‘Dönmeler dönmeliklerini unutsa bile devlet asla unutmuyor’

Sabiha ve Zekeriya Sertel’in 1900’lerin başından Zekeriya Sertel’in 1980’deki vefatına kadar süren döneme ilişkin yaşadıkları, tanıklıkları, Osmanlı’dan Cumhuriyete geçişte yaşanan kopuş ve süreklilik tartışmaları açısından bize ne söylüyor? Özellikle insan hakları, özgürlükler demokrasi arayışı açısından Sertellerin hayatı, günümüzde Türkiye’de aynı mücadeleyi veren kesimler açısından pek de iyimser bir tablo ortaya çıkarmıyor gibi görünüyor. Ne dersiniz?  

Sorunuzun ilk bölümü, yani Osmanlı’dan cumhuriyete geçiş dönemi, kitapta tanıklıklar ve olgular temelinde yer alıyor. O olguları ve tanıklıkları okuyanlar kendi bakış açılarına uygun sonuçlar çıkarabilir diye düşünüyorum. Bana göre, Osmanlı’dan cumhuriyete geçişte temel sorun, çok milletli bir imparatorluktan tek milletli bir ulusa geçilmeye çalışılmasıydı.

2. Abdülhamit istibdadı altında herkesin ezildiği ve kimsenin geleceği tahayyül edemediği o yıllarda İttihat ve Terakki’nin Selânik’te başlattığı ‘ihtilâl’ sonucunda yapılan serbest seçimler ve kurulan yeni parlamento her milliyetten Osmanlı tebası arasında büyük heyecan ve umut yaratmıştı. İhtilâlin ardından Selânikli Müslümanlar, Yahudiler, Dönmeler, Rumlar, Bulgarlar gece yarısına kadar İttihat ve Terakki’nin kırmızı-beyaz şeritleri ve ‘Çok yaşa Kanun-i Esasi’, ‘Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik ve Adalet’ yazılı pankartlarla sokakları doldurmuştu. Öylesine coşkulu bir dönemdi ki, 1909 yılında patlak veren 31 Mart Vakası’na müdahale etmesi için Selânik’ten yola çıkan Hareket Ordusu’nda, aralarında işçi lideri sosyalist Avram Eliezer Benaroya’nın da yer aldığı Selânik Yahudilerinin gönüllü taburu, Bulgar gönüllü taburu gibi İttihat ve Terakki’nin özgürlük rüzgârına kapılmış Balkan halkları da yer alıyordu. Bugünden bakıp o günleri yargılamak haksızlık elbette ama duygularım doğru yanıtın işte oralarda bir yerde olduğunu ve yine oralarda bir yerde kaybedildiğini söylüyor bana…

Serteller’e gelince onlar tanık oldukları her dönemde ve toprakları üzerinde soluk aldıkları her ülke ve rejimde tek bir şey için mücadele etmek zorunda kaldı: Demokrasi ve insan hakları… Bu mücadelenin temel amaç ve hedefleri; Osmanlı’nın yıkılış sürecinin Selânik ve İstanbul’unda, 1920’lerin Amerika Birleşik Devletleri’nde, Cumhuriyet Ankara’sında, Macar Emekçi Partisi’nin Budapeşte’sinde, Almanya Sosyalist Birlik Partisi’nin Leipzig’inde ve Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin Moskova’sında maalesef hiç değişmedi ve amaç asla hâsıl olamadı. Türkiye’de ve dünyanın büyük bölümünde bu mücadele sürüp gidiyor.

Aslında en demokratmış gibi görünen ülkelerde bile ırkçı bir şahsiyetin popüler söylemlerle halk kitlelerini ardına takıp kolayca iktidara ulaşabildiği ve iktidar nimetlerini suiistimal edip diktatörleştiği sıkça görülüyor.
Yine de Çetin Altan’ın dediği gibi, “Enseyi karartmamak” lâzım. Bu, asırlardır süren bir mücadele ve görünen o ki hiç bitmeyecek. Serteller en zorlu ve olanaksız koşullarda bile mücadeleden geri kalmadı. Bu da dünyaya benzer pencerelerden bakanlar için değerli bir motivasyon.

Kitabın önsözünde Sabiha ve Zekeriya Sertel için, “Meslek yaşamlarının her döneminde baskıcı iktidarlar ve güç odaklarıyla mücadele ettiler. Muhalif olmak onlar için vazgeçilmez bir yaşam biçimiydi” diyorsunuz. Ancak sizin de kitabın ilerleyen bölümlerinde belirttiğiniz gibi, Serteller 1915 sonu ya da 1916 başlarında evlendiklerinde İttihat Terakki liderleri Talat Paşa ve Doktor Nazım nikâh şahitliklerini yapıyorlardı. O dönemde Sabiha 20-21, Zekeriya ise 25-26 yaşlarındaydılar. Düşünce olarak İttihat ve Terakki’nin etkisi altında olabilirler. Ancak yıllar sonra Bakü’de kaleme aldıkları anılarında da Ermenilerden ve 1915’te yaşananlardan hiç söz etmediler. Bunu neye bağlıyorsunuz? Bu suskunluğun nedeni ne olabilir?

Selânik döneminde Sabiha henüz yeni yetmeydi, Zekeriya ise Ziya Gökalp’ten ve onun ulusçu fikirlerinden çok etkilenen bir delikanlıydı. 1915-1916’da Osmanlı’nın yok oluşunun farkındaydılar ama çok gençtiler ve ‘Dönme Sabiha’ ile ‘Müslüman Zekeriya’nın evliliğini ‘Dönmelik kastını’ yıkacağı umuduyla alabildiğine destekleyen İttihat ve Terakki’ye direnecek halleri yoktu.

1950’de canlarını kurtarmak için yurtdışına çıkıncaya değin yazdıkları kitaplarda, çıkardıkları dergi ve gazetelerde Ermeni Soykırımı hakkında yazılmış bir yazılarına ben rastlamadım. Yurtdışında; Türkiye Komünist Partisi ile iç içe geçen Macaristan, Çekoslovakya, Doğu Almanya, Sovyetler Birliği ve Azerbaycan yıllarında da bu konuda herhangi bir yazı yazdıklarını sanmıyorum. O ülkelerde geçen TKP’li dönemlerini hep gizlediler zaten. Otobiyografilerinde, o yıllarda hep Avusturya’da yaşadıklarını öne sürdüler. Çünkü bir gün Türkiye’ye dönebilme umudunu içlerinden hiç eksiltmediler. 1915’e belki de o yüzden hiç değinmediler.

Korhan Atay
Korhan Atay

Ancak şöyle tuhaf bir gerçek de var. TKP’nin önde gelen isimlerinden olan ve Serteller’le yurtdışındaki radyo maceralarında birlikte çalışan Dr. Hayk Açıkgöz’ün ‘Anadolulu Bir Ermeni Komünistin Anıları’ kitabında da, Vartan İhmalyan’ın ‘Bir Yaşam Öyküsü’ kitabında da ‘1915’ neredeyse birkaç cümleden ibarettir. Zekeriya hiçbir zaman komünist olmadı ama Vartan, Hayk ve Sabiha 1915 felaketinin de ancak devrimden sonra ele alınabileceğini düşünmüş olabilirler mi acaba?

Varlık Vergisi döneminde Sabiha Sertel’in abisi Celal Derviş Deriş de İttihat Terakki kökenli olmasına ve Cumhuriyetin kurucuları arasında yer almasına rağmen ‘Dönme’ bir aileden geldiği için oldukça yüklü bir Varlık Vergisi ödemek zorunda kalıyor. Ancak buna rağmen Sabiha Sertel, dönemin siyasi iktidarına karşı sert eleştiriler yazıyor olsa da Varlık Vergisi hakkında hiçbir şey yazmıyor. Bunu nasıl yorumluyorsunuz?

Kitapta da değindiğim gibi, Dönmeler dönmeliklerini unutsa bile devlet asla unutmuyor. ‘Gayrimüslim’ diyerek ötekileştirdikleri Ermeni, Rum, Süryani ve Yahudilere, Dönmeleri de eklemişlerdi. Öyle ki, Celal Derviş Deriş gibi Selânik Mevlevihanesi’nin yüksek mertebeye ulaşmış dervişlerinden Derviş Ali soyundan gelen, Cumhuriyetin kurucuları arasında yer alan bir kişinin bile akıbeti değişmiyordu. Müslüman kapitalistler yaratmak adına zengin-yoksul demeden tüm ‘gayrimüslimlerin ve dönmelerin’ mallarına el konuldu.

Sosyalist Sabiha, başlangıçta bu verginin din ve köken ayırt edilmeksiniz tüm zenginlere adil koşullarla uygulanacağını sandı ve ezilen yoksul kitleler adına doğru bir davranış olarak değerlendirdi. Ancak gerçeğin böyle olmadığı kısa sürede ortaya çıkınca bu uygulamayı çok eleştirdi. Eleştirdi ama, yıllar sonra yazdığı anılarında… O günlerde bir şey yazmadı, yazamadı zira yayın organı hemen kapatılır kendisi de hapsi boylardı.

Başka konuları yazmaktan korkmadı da neden bundan korktu diye de sorulabilir tabii… Varlık Vergisi’nin, tarihe karıştığı sanılsa da İttihat ve Terakki’nin uzantısı bir proje yani bir derin devlet operasyonu olduğunu fark ettiği için olabilir mi?

Türkiye basın tarihinin utanç sayfalarından biri olan Tan Matbaası baskınının mağduru olmalarının yanı sıra Serteller’in gazetecilik ve basın kuruluşu sahibi oldukları hemen her dönemde ciddi bir baskıya maruz kaldıkları kitabınızda ayrıntılı bir şekilde anlatılıyor. Bir gazeteci yazar olarak günümüzde Türkiye’de basının içinde bulunduğu durumu Serteller’in yaşadıklarıyla karşılaştırdığınızda ne söylemek istersiniz?

İlk bakışta “Bir arpa boyu yol almamışız” diye düşünülebilir. Ama tek tek olaylara baktığımızda bazı önemli farklılıklar var: Meselâ 1919’da Sabiha ile çıkardığı ‘Büyük Mecmua’ dergisiyle İstanbul’un işgaline karşı “Gizli cemiyet kurduğu” iddia edilip Bekirağa Bölüğü denilen meşhur zindana atılan Zekeriya, kendisini bir anda kocaman koğuşlarda özgürce siyasi tartışmalar yapan bir grup aydın arasında bulmuştu. Hatta Sabiha koğuşa gelip derginin yayın haklarını ondan devralmıştı. 1925 yılında, Cevat Şakir, Serteller’in ‘Resimli Perşembe’ dergisindeki bir yazısı yüzünden Zekeriya’yla birlikte Ankara İstiklâl Mahkeme’sinde idam talebiyle yargılandı. Hücre koşullarını düzeltmek için Zekeriya bir arkadaşından rica edip koğuşa iki karyola getirtebilmişti. 1931 yılında Son Posta gazetesindeki bir haber yüzünden Zekeriya ve Selim Ragıp Emeç’in konuldukları Sultanahmet Cezaevi’nde müstakil bir odaları hatta bir çalışma odaları vardı. Dışardan konuk kabul edebiliyor ve yemeklerini Mısır Çarşısı’ndaki ünlü Pandeli lokantasından getirtiyorlardı.

1940’lı yıllarda Tan gazetesi sık sık kapatılıyor veya toplatılıyordu. Sabiha’nın yazı yazması ise hiçbir yasada olmamasına rağmen İçişleri Bakanlığı emriyle engellenmişti. Bir gün İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, Sabiha’yı çağırdı ve “Bu fikirleri bırak, senin Polis Müdürlüğü’ndeki dosyaların tavana ulaştı. Sen memleketin kıymetli bir yazarısın… Seni mebus yaparız. Fikirlerinden daha iyi faydalanırız” dedi. Sabiha ise bakana “Bana inançlarımı mebuslukla değişmemi mi teklif ediyorsunuz? Teşekkür ederim. Allahaısmarladık” dedi ama yolu çevrilip dövülmedi, hakkında dava açılmadı, hapse atılmadı.

Geçmiş dönemin en kötü tarafı şuydu: İstiklâl Mahkemeleri’nde gazeteciler de yargılanıp idam edilebiliyordu. Artık gazeteciler mahkeme kararıyla idam edilemiyor, mahkeme kararı olmaksızın sokakta vurulup öldürülebiliyor ya da aracına bomba konabiliyor.

http://www.agos.com.tr/tr/yazi/25378/donmeler-donmeliklerini-unutsa-bile-devlet-asla-unutmuyor 

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *