Halâ varız… Buradayız… Bir yere gitmiyoruz!

Hülya Onur

Bayram değil;

19 Mayıs = 353 bin Pontuslunun soykırıma uğratılmasının, yarım milyona yakınının kendi topraklarından sürgün edildiği tarihin  başlangıcıdır.

19 Mayıs , 100 yıldan fazladır ‘Gençlik ve Spor Bayramı ‘ olarak aktarıldı, anlatıldı, kutlandı… Atatürk’ün taka-tuka denilen ama aslında zamanına göre gayet konforlu olan Bandırma gemisiyle  Samsun’a çıktığı da… Ama bu çıkışın asıl nedeni hep gizlendi. Adına Kurtuluş Savaşı denilen ama bir yanıyla paylaşım savaşı, diğer yanıyla bizim gibi ülkelerde azınlıklara, farklı milliyetten ve inançlardan olanlara karşı gerçekleştirilen temizleme, yok etme, asimileye uğratma, kısacası soykırım politikasıyla bu kesimleri tarih sayfalarından silmeyi de hedefleyen tarihi  bir utanç sayfasıydı da…İlk başlangıç noktası da Samsun olarak belirlenir ve sonraki yıllarda Dersim ‘e kadar da ulaşır.

Çocukluğumun ve gençlik yıllarımın geçtiği Samsun’ da tarihi anlatan fazla bir kalıntıya rastlamak gelinen süreçte ne yazık ki fazla mümkün değil. Zaten faşizmin bir hedefi de kendinden olmayanlara ait olanları da talan edip, yok etmek, karartmak değil mi? Çocukluğumun kilisesinin çevresi artık duvarlarla çevrili, istenildiği zaman girilebilen inanç yeri artık kapısı kapalı durumda. Faşizm kendinden olmayanlara öteki davrandığı yetmiyor gibi, her türlü saldırı araçlarıyla bu mekanları da hedefine koymuş, kaç rahibi katlettirmişti. Farklı inançlara mensup insanların ibadetlerini yaptıkları mekanlar hala tehdit altında.

Samsun bir liman şehriydi,aynı zamanda sanayisi de olan, Çarşamba ve Bafra’dan geçen Kızılırmak ve Yeşilırmak nehirlerinden kaynaklı tarımcılık ve hayvancılığı da gelişmiş büyük bir şehir. Hâlâ da öyle…Önde gelen varlıklılar arasında Pontus Rumları,  Ermeniler de vardır. Sadece Samsun ve çevre ilçelerinde değil, Giresun, Ordu, Sinop gibi şehirlerde,illa da Trabzon’da küçümsenmeyecek oranda Rumlar, Ermeniler, Helen Pontoslular yaşamaktadır.

Anneannemle Subaşı ‘na doğru ihtiyaçlarımızı almaya doğru indiğimizde o zaman etrafı duvarla çevrili olmayan kilisenin kapısının merdivenleri dinlence yerimiz olurdu. Tam hatırlayamıyorum kim olduğunu ama bazen o hoş şivesiyle konuşan bir amca içerden çıkar, ya kahve ya çay ama hava sıcaksa hala tadını başka bir yerde alamadığım limonatayla gelir yanımıza çökerdi. Konuşurlardı anneannemle. Anneannem Sarışaban’dan bahseder ,Yunanistan’da doğduğu- büyüdüğü ve ne kadar özlediğini dile getirdiği cümleler kurardı. Bazen uzun sessizlikleri olur, iç dünyalarına dönerdi her ikisi de. Birisi sürgünden gizlenerek kurtulmuş ama tüm yakınları ya öldürülmüş ya sürgün edilmiş, vatanında hiç kimsesiz adı ‘Rum dölü’ diye anılan tarih, diğer yanda doğduğu topraklardan bir avuç toprak almasına dahi izin verilmeden Yunanistan’dan Türkiye’ye sürgün edilen ve daha dört yaşındayken sürgünün ağır koşullarına dayanamayıp, Samsun’a geldiklerinin ikinci gününde kaybedilen oğulun acısı ve memleket hasretiyle anneannem.

Bir kesim vahşi ve barbarca bir başka ülkeye sürgün edilirken, oradakilerde bu tarafa sürgüne yollanır. Mübadele adı altında işlenen halklara karşı bu  suçun gölgesi hala arkada kalanlar üzerinde acıtırcasına dururken, devletler yaptıklarıyla yüzleşmek bir tarafa kırımlarına değişik şekillerde devam ediyorlar.

Bu ülkede Ermeni, Rum, Roman, Kürt, Alevi, Hristiyan, Musevi vb. olmak hala suç sayılıyor.

Dolayısıyla  ‘tek bayrak, tek devlet, tek dil, tek din’ faşist yaklaşımının sonucu olarak tüm farklılıklara yönelik Atatürk ‘ün talimatıyla kırım ve sürgünlere start verilen 19 Mayıs’la, bu kesimlere yönelik baskı, zulüm, ötekileştirme ve ölüm daha da meşrulaştırılmış, 1923 yılında sözde ilan edilen Cumhuriyetin  Anayasası ile de ‘Türküm,doğruyum,çalışkanım…’ ırkçılığı resen yerleştirilmiş olur.

Topal Osman, Pontoslulara insan hafızalasının alamayacağı şekil ve düzeyde zulümlerine başlar talimatı aldıktan sonra.

Kadınlara tecavüz, ‘güzel’ bulduklarını sermaye yapma,  ailelerini katlettikleri çocukları para karşılığında zengin zümreye ‘evlatlık ‘ adı altında satma…vb zalimlikleri ve barbarlıkları o kadar yayılır ki, sıranın kendisine geleceğini düşünen Atatürk onu öldürtmek zorunda kalır işi bitince.

Nice kadınların feryatlarına tanıktır Karadeniz…Nice anaları yavrularından,  yavruları ailelerinden koparılmışlara da…1921’lerde Mustafa Suphi ve yoldaşları boğularak katledilirken, Maria Suphi’nin akibetinin de, 1919’da sayısı  bilinmeyen çok sayıda  kadınlara yaşatılanlarla benzer olacak, öfke saçan dalgalarıyla bu barbarlığa tanıklık edecektir Karadeniz…Adeta; Pontosluların kanlarıyla kızıldeniz olur Karadeniz. Ve o zulümlerden bu yana;

Onun için hep hırçın…

Onun için hep kara…

Onun için hep asidir Karadeniz…

Dile kolay…Eş zamanlı 353 bin Pontoslu kırımdan geçirilmiş, yarım milyona yakını Yunanistan’a  sürgüne gönderilmiş ya da farklı ülkelere gitmek zorunda kalmış, çoğu da sürgün yollarının zulmüne dayanamayıp yaşama veda etmişlerdir.

Kendi doğup- büyüdükleri vatanlarını terketmek zorunda bırakılan Pontoslulardan geriye yok denecek kadar insan bir şekilde gizlenerek,Bafralı Partizan  Eleni gibi ölümüne ve tek başına savaşmayı yeğleyerek ya da türklüğü ve sünniliği seçmiş gibi yaparak,çok az sayıda da olsa komşuları tarafından saklanarak yaşama tutunmaya çalışmışlardır.

Bugün dilleri dahi yok olmayla karşı karşıya kalmış olan Pontoslular ve öteki milliyete mensup halklar mozaiğinin yok edilme fikriyatı adım adım hayata geçirilmiş, 37-38 yıllarına gelindiğinde bu defa soykırım Kürtlere uygulanmaya başlanmıştır…

Bu ülkede kadın, çocuk, azınlık milliyetten, farklı inanç gruplarına ve farklı cinsel yönelime, cinsiyet kimliğine ait ve sahip olmak zor.

Hep yüreğin ağzında dolaşmak durumuyla karşı karşıyasındır…

Hepimizin tarihinde bu zulüm,sürgünler bir şekilde dokunmuştur yüreklere…acıtmış, kanatmış,  yarası derinlere iz bırakmıştır bir şekilde.  Kimimiz üzerinde durmamış, hayat devam ediyor diyerek, yaşama devam etmiş, kimileri o acıtan ve kanatan yarayı pansuman etmek için Türklüğe ve islama sarılmış,  kimileri de o acıyı hala bugüne kadar iliklerinde yaşayarak yüzleşme mücadelesi yürütmeye çalışmaktadır.

Tarihini bilmeyen ve tarihinden  öğrenmeyen her daim aynı acıları yaşamaya mahkumdur bu sistemde. 1915’te örgütlü karşı duruş, dayanışma bilinci olsaydı 1919’lar yaşatılmazdı bu kadar belki. 1919-23 ‘lerde örgütlü bilinç ve dayanışma değişik milliyetlerden  halkların ortak mücadelesi örülebilseydi Ağrı-Zilan,Koçgiri, Dersim ‘i ve sonraki kırımlar yaşatılmazdı bu coğrafyalarda.

Yüzleşmek sistemle mücadeleyle de olur,olacak.

Hesap sorma, tarih bilincini kuşanmayla olacak…

Kırım ve katliamlara dur diyebilmek, demokrasi ve devrim mücadelesini geniş yığınlarla günün gereklerine uygun şekilde ve birlikte ilmek ilmek örerek gerçekleşecek.

Kapitalist sistem krizinin faturasını  her geçen gün işçi ve emekçilere en çok da kadınlara kesmeye devam ediyor. Baskı, sömürü çarkı en çok kadınlar üzerinden ayakta tutuluyor. Savaşlarda,kırımlarda,katliamlarda  olduğu gibi rutin  toplumsal döngü içinde yeniden ve yeniden üretim süreçlerinde kapitalizm gerek kamusal ve gerekse de ‘özel’ alanda en çok kadın emeğine ihtiyaç duyuyor ama en çok da kadın emeğini görünmez kılıyor. Dolayısıyla kadın üzerinden  ve kadınsız gerçekleştirilmeye çalışılan hiç bir hareketlilik başarıya ulaşamayacaktır.

Bafra’nın Eleni Çavuş’u herkes sürgüne gönderilirken, Bafra’nın dağlarında sadece ülkesini terk etmek istemediğinden mücadeleyi seçmemişti.

Başta binbir emekle yetiştirdiği emeği, oğlu Mustafa Kemal’in talimatları doğrultusuna kırımlara imza atan Topal Osman çetesi tarafından katledilmesinden ve tüm katledilenlerin kanlarının yerde kalmaması ve ama doğduğu topraklarda yarattığı değerlere, emeğine sahip çıkmak için de dağları seçmiş, düşmana korku salmıştı. Bu sistem kendi Eleni Çavuşlarını zulmü sürdüğü müddetçe yaratacaktır. Önemli olan bu tek ve parçalı güçlerin,  birlikte kolektif gücünü  harekete geçirebilmektir.

Tarihte hiç bir baskı ve zulüm ebedi olmamıştır,olmayacaktır da. Bugün milyonlarca insan mezarsız bu ülkede..daha da ötesi kendinden olmayanların mezarları tahrip ediliyor,  İbrahim Gökçek ‘te, Aysel Tuğluk ‘un annesinde olduğu gibi, ‘Çıkartıp yakacağız ‘ diyenleri sahiplenen,barış elçisi Aysel Doğan ‘ın cenazesine saldıran, ölülerimizden dahi korkan bir sistematik var. Kırımlarda küçücük çocuklara dahi tecavüz eden zihniyet, bugün yönettikleri devlet mekânizmalarındalar  ve yaptıkları yasalarla çocuklara ömür boyu tecavüzü yasal hale getirmeye çalışıyorlar. Her  gün onlarca kadın  tecavüze uğruyor, katlediliyor,  bu sistem tecavüzcüye af yasasını yasal hale getirme derdinde. Daha dün kadınların faşizmin batağında bir nebze de olsa dayanacağı hukuki güvence olan ve kadınların bedeller ödeme pahasına elde ettikleri İstanbul Sözleşmesi RTE’nin talimatıyla iptal edilmeye çalışıldı.

Ve daha bir çok sistemsel sorun var ki, ‘Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiç birimiz ‘ doğrusuna sarılmaktan başka çıkar yol bırakmıyor.

Ve bu doğruya sahip çıkıldığında, dünden bugüne gerçekleşen tüm kırım, katliam,her türlü zulüm ve baskı, sömürünün bertaraf edilemesi,yüzleşmenin gerçekleşmesi zor olmayacaktır.

Yeter ki, BİRLİKTE  GÜÇLÜYÜZ doğrusunun gereklerini yerine getirmesini bilelim.

Dünden bugüne zulmün tüm çarklarıyla saldırmasına ve yaşattığı onca toplumsal kırımlara, katliamlara rağmen, bir adım dahi geriye gitmeden,  Mayıs’ a kızıllığını, öfkesini,  dayanışmasını  verenlere ve bedenlerini bedel olarak ödeyenlere  de SELAM OLSUN diyoruz…

Sonuç itibarıyla:

Yarın günlerden 19 Mayıs, 1919 Pontus Soykırımı

Bayram değil , Pontos Rumlarının katledilmesinin başlangıç tarihi, kara gün, Rum, Helen ve Pontos coğrafyasındaki değişik milliyet ve İslam dinine mensup olmayan, değişik inançlardan halkların yas günüdür…

Özellikle Pontos,  Kapadokya, İyonya ve Doğu Trakya’ da yaşayan Rumlara karşı gerçekleştirilen bu etnik ‘temizlik’ saldırganlığı tehcir-sürgün, katliam, ölüm yürüyüşü şeklinde 1924 yılları sonuna kadar devam ettirildi.

353 bin olan bu sayı artarak, 450 bin ile 700 bin arasında insan bu süreç içinde katledildi…

Bugün hala kanayan yara olan Pontos Rum soykırımı dillendirilmeyen, üzerine gidilmeyen, unutturulmaya çalışılan bir tarih haline getirilmeyle karşı karşıyadır. Dili dahi unutulmaya yüz tutmuş diller arasındadır.

Tüm soykırımları ve katliamları lanetlediğimiz gibi Eleni Çavuş şahsında Pontos Rum soykırımında yitirilen insanları saygıyla anarken, dün  Rumlara karşı insanlık suçu işleyenlerin ardıllarının,bugünün  Kemalist diktatörlüğün temsilcilerinin olduğunun altını çizerek bir kez daha lanetliyoruz.

Unutmadan; 18 Mayıs’ta İbrahim’i ananlar, Nisan ayında Ermeni soykırımını kınayanlar, 19 Mayıs’ta Topal Osman’a Rumları kırması için talimat veren Mustafa Kemal’i ‘saygıyla’ yad edenler, insanlık tarihine bilerek ya da farkında olmadan ihanet ediyorlar demektir. Daha dün ‘Fenerbahçeli bir dost’ başlıklı bir Twitt atarak, 19 Mayıs ‘ı bayram değil, kendilerinin yas günü olduğunu söyleyen -savunan Yunanlı kemençe ustası sanatçı Mattheos Tsahouridis’i  hedef gösterip, şampiyonluk kutlamasında sahne almasının iptal edilmesine neden olan Ümit Özdağ faşisti aslında T.C. devletinin fikriyatını dile getiriyordu. Dünden bugüne yüzleşmede, ırkçılıkta, militarist yaklaşımda değişimin olmadığını bir kez daha gösteriyordu.

18 Mayıs 1973’te Diyarbakır zindanlarında direnişin simgesi ve değişik milliyetkerden  Türkiye halklarının meşalesi olmuş, faşizm tarafından katledilmiş İbrahim Kaypakkaya ‘nın da belirttiği gibi Kemalizm = FAŞİZMdir ve tarihi kırımlarla doludur. Onun temsilcisi Atatürk ise bu kırımlarda bir fiil icraatı ve imzası olan insanlık düşmanı faşisttir. Öğrencisi Hitler, iktidar olduktan sonra kendisinden oldukça fazla faydalandığı için, başta Yahudiler olmak üzere milyonlarca insanı gaz odalarında katletmiş, kamplarda ölüme göndermiştir. Unutulabilir mi? Asla.

UNUTMAYACAĞIZ…!

AFFETMEYECEĞİZ…!

19 Mayıs bir bayram değil, Pontoslulara bir fiil Mustafa Kemal ‘in talimatıyla uygulatılmış kırımın başlangıç tarihidir,kara bir gün, Pontosluların yas günüdür.

Pontoslular yasta  belki ama Karadeniz gibi hırçın ve isyanda da…yüreklerinde ve yumruklarının içinde sakladıkları öfkeleri elbet bir gün faşizmin beynine boca edilir. Ah bir de onlara ulaşılabilse,o öfkeleri derli toplu ve özgür bir dünya yaratma mücadelesinin parçası olmasına daha fazla önem verilse,68 kuşağı ve sonrasında görüldüğü gibi nice değerli devrimciler çıkar, çıkıyor da…Bu vesileyle Haki Karer’lere,Ayfer Celep’lere, Kemal Pir’lere, Cihan Alptekin’lere de selam olsun diyelim…

Faşizm topyekün saldırıyorsa biz de hangi coğrafyada, hangi inanç ve milliyete mensup olduğuna bakmadan direniş ve örgütlenme hakkını kullanmak zorundayız !

Öz örgütlenmeler varsa,özsavunma o kadar güçlü olur. Bu güç varsa direniş olur, direniş varsa umut da var demektir! Umudu büyütmek lazım…

https://avrupademokrat.com/hala-variz-buradayiz-bir-yere-gitmiyoruz-hulya-onur/ 

Leave a Reply

Your email address will not be published.