6-7 Eylül Pogromu

NUBAR OZANYAN

Uluslararası literatüre ‘İstanbul Pogromu’ olarak geçen ‘6-7 Eylül olayları’, diğerleri gibi katliamcı bir devletin kanlı ve kirli projelerinden biriydi. Daha sonraları kesin bir şekilde açığa çıkacağı gibi Genelkurmay Başkanlığı bünyesinde ABD’nin gizli servisi CIA ve NATO iş birliği ile kurulan Özel Harp Dairesi’nce bizzat komuta edilip yönlendirilen bu projenin amacı, başta Rumlar olmak üzere Ermeni ve Yahudilerin tüm varlıklarına el konularak mülksüzleştirilmeleri ve  Türkiye’nin sadece Türklerin olduğunun ilanından başka bir şey değildir.

Bu pogrom hakkında çok şey yazılıp söylenebilir. Şimdiye kadar çokça yazılıp çizildi. Filmler yapıldı o geceyi anlatan, kitaplar yazıldı, şiirler, şarkılar. Tıpkı “Büyük Felaket” gibi.  Tıpkı Pontus, Dêrsim ve sayısız Kürt-Alevi katliamları gibi. “Öteki” olanlara karşı düşmanlığın, nefretin ve şiddetin örgütlenerek yukarıdan aşağıya, çoluk çocuk herkese benimsettirilip kabul ettirilmesi ve acımasızca uygulatılmasından başka bir şey değildir bu 6-7 Eylül olayları. Türk olmayan halklara ve inançlara, son kalan azınlıklara yönelik bir korku, bir sindirme ve göç ettirme hareketidir. Öyle bir korku, öyle bir kaygı salınmalıydı ki beyinlere, nesiller boyu hiç unutulmadan hafızalara kazınmalı ve o anı yaşayanlar, arkalarına bakmadan bırakıp gitmeliydiler doğup büyüdükleri ata topraklarını. İstedikleri de oldu. Hiç utanmadan, yüzü hiç kızarmadan yıllar sonra “Muhteşem Örgütlenme” olarak niteledi Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu. Yönettiği bu yakıp yıkma, yağma, yıldırma, mülksüzleştirip göç ettirme planıyla övündü. Bununla da yetinmedi, amacına ulaştığını söyledi bu Özel Harp Dairesi’nce planlanan pogromun.

Önce bombası hazırlandı

Pogrom, Rusça “yıkım, şiddet eylemi” demektir. İlk defa geçtiğimiz yüzyılın başında, Rus İmparatorluğu’ndaki Yahudilere karşı düzenlenen örgütlü saldırılar için kullanılan bu kelime, dinsel, etnik veya siyasi bir gruba karşı yapılan planlı ve kitlesel kıyım ve katliamlar için kullanılageldi. Bu tür katliamlar da akşamdan sabaha durduk yere ‘haydi başlıyoruz’ diyerek yapılamaz. Elbette bir alt yapı, bir ön hazırlık, bir kamuoyu ve  onayı gerekir. Bunun da en kolay yolu provakasyon ve yalan haber yaymadır. Bizde bu provakasyonun en kestirme yolu, üç tanedir. Başı bozuk orduların, bindirilmiş kıtaların “en hassas” oldukları, kaşımaya en elverişli yaralardır bunlar ve zamana, yere ve ihtiyaca göre üçünden biri, başarı garantisiyle hemen giriverir devreye: Cami, Türk Bayrağı ya da Atatürk’ün doğduğu ev. Tek başlarına da değil tabii, ya yakılmaları, ya yıkılmaları ya da bu olayda olduğu gibi bombalanma yalan haberiyle birlikte sokulmaları gerekir devreye. 6-7 Eylül Pogromu’nda okun sivri ucu Rumlara yönelik olduğu için en kullanışlı olarak Atatürk’ün Selanik’te doğmuş olduğu ev seçiliyor. Maliyeti en ucuz, en gözlerden uzak ve bir o kadar da hassas bir yere yönelik bir eylem. En elverişli saat de herkesin heyecanla beklediği saat ’13 Ajansı’ seçiliyor. Kıbrıs’ta devam etmekte olan olaylar nedeniyle gergin olan sinirlere gerçekten de bomba etkisi yapacak bir bombalama haberi: “Atamızın Selanik’teki evi bombalandı bugün!”

Sonra fitil ateşlendi

Artık gerisini dinlemeye bile gerek yoktu! Gazetelerin akşam başlıkları dünden hazır, sokaklarda gazete satıcılarının sesi: Yazıyor, yazıyor Atamızın evinin bombalandığını yazıyor. Yazıyor yazıyor koynumuzda yılan beslediğimizi yazıyor.

Böylece günlerdir Kıbrıs nedeniyle patlamaya hazır hale getirilen kör milliyetçi duyguların şahlanması için beklenen kıvılcım çakılmış oluyordu. Gerisi tam bir ‘Kristal Gece’ oldu.

Yıllarca komşu olanlar bir anda “yok edilmesi gereken hain, düşman, pis Rum” olarak görülmeye  başlayıvermişti. Devlet yetkililerinin, siyasetin, medyanın dili artık nefret, tehdit ve provakasyon saçıyordu. Rumların adresleri çoktan belirlenip ileride tıpkı Maraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta Alevilerin evlerinde göreceğimiz gibi işaretlerle donatılmıştı. Sonra düğmeye basılarak akşam saatlerinde ilk taşlar atılmaya başlandı gayrimüslümlerin iş yerlerine… Taşların yerini, kalaslar, tel makasları, kaynak makinaları aldı kısa sürede. Demir parmaklıklar kesildi, tel örgüler aşılarak yakıp yıkmanın, yağma ve talanın önündeki tüm engeller kaldırıldı. Yakılmadık hiçbir sinagog kalmadı o gün. Kiliseler, mezarlıklar, teker teker yakılıp yıkıldı. İzmit ve Adapazarı’ndan kamyonlarla şehre taşınanlarla koca kalabalık, şehrin sokaklarında terör estirdi.

Kırılan sadece camlar değildi o Kristal Gece’de. Yağma, sadece mala, mülke ve insan değerlerine yönelmedi, aynı zamanda halkların birlikte yaşama hafızası da yağmalanıp yok edildi. Başta Rum halkı olmak üzere tüm azınlıklar, yaşamları boyunca unutamayacakları bir korku ve tedirginlik içinde bekleşti o gece. En çok da çocuk ve kadınlar için bu korku dolu bekleyişin adı oldu ‘Türk’ ismi.

Provokatörlere ödül

Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu, öylesine bu pogromu “Muhteşem” olarak niteleyip amacın hasıl olduğunu söylememişti. En net göstergelerinden biridir bu provokasyonun uygulayıcılarından olan Oktay Engin’in o günden sonra önünün açılması. O zamanlar devlet bursu ile Selanik’te Hukuk eğitimi görmektedir Oktay Engin. Olaydan sonra Yunanistan’da tutuklandı. 9 ay sonra tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldığında doğrudan Türkiye’ye kaçırıldı. Sonra da İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi ikinci sınıfa kaydı yapıldı. Okul bitimi, kaymakamlık, ardından Emniyet Genel Müdürlüğü Siyasi İşler Müdürlüğü. Hem de kimin davetiyle biliyor musunuz? 6-7 Eylül olayları sırasında, en çok katliam ve yağmanın yapıldığı Beyoğlu Kaymakamı olan ve daha sonraları Emniyet Genel Müdürlüğü de yapacak olan Hayrettin Nakiboğlu’nun nazik davetiyle.

Yağmadan fazlası yaşandı

Bazı tarihçi ve sosyologların belirttiğine göre; yağma ve talana 2 milyona yakın Türk katıldı. Pogromun kitleselliğini gösteren devasa bir sayıdır, çünkü yağma, yakma, vurma ve talan sadece İstanbul ve İzmir’le sınırlı kalmadı. Rumların, Ermeni ve Süryanilerin yaşadığı en küçük yerleşim birimine kadar yayıldı, kara bir kabus olarak çöktü. 73 kilise, 8 ayazma, 2 manastır, 5 bin 538 ev ve işyeri, 26 okul, yüzlerce mezar, sinagog yakılıp yok edildi; onlarca kişi katledildi; kadınlara tecavüz edildi. Pogrumun, yağma ve talan dışındaki sonuçları pek fazla konuşulmuyor. Özellikle de kadınlara ve çocuklara yönelik iğrenç suçlar, bilinçli bir şekilde dile getirilmiyor. Sanki sadece Beyoğlu’ndaki yağma görüntüsüyle sınırlıymış gibi bir algı yaratılıyor. Oysa İstanbul ve İzmir dışındaki yerlerde de fazlasıyla yaşandı bu yakma, yıkma, yağma ve tecavüzler.

Şehir dışından getirilen bindirilmiş kıtaların, çapul ordusunun, ırza, mala, cana çökmesi neyse de, daha düne kadar kahvesini içtiği komşuların gözlerinin içine bakarak saldıranlara ne demeli? Ne ad vermeli? İnsanın içini en çok onlar acıtmıştır. Elbette karşı çıkıp komşularını korumaya çalışan Türk komşular da vardı o dönemde ama önemli bölümü kirli propogandadan etkilenip bu suça ortak oldu.

Elbette Demokrat Parti yönetimi, Emniyet Teşkilatı, Kıbrıs Türktür Cemiyeti başta olmak üzere çeşitli faşist öğrenci dernek ve örgütleri, sarı sendika yöneticileri de bu saldırıların ortaklarındandır. Öyle yoğun, öyle büyüktür ki korku tohumları; Pogrom öncesi süreçte 100 bin olan Rum nüfusu, bugün 2 bin civarındadır.

‘Türkiye Türklerindir’ projesi

6-7 Eylül Pogromu, “Homojen Türkiye” yaratma projesidir. Ekonomik olarak sermaye ve zenginliğin Türkleştirilmesidir.   Bunu da yağma, yıkma, tecavüz, korku ve zorla göç ettirmeyle gerçekleştirmenin adıdır. Bu, bir operasyondur; etnik ve dinsel olarak bir temizleme harekatıdır. Türk-Müslüman komprador burjuvazinin kendini Rumlar üzerinden yeniden örgütleme ve tahkim etme operasyonudur.

Türkiye Cumhuriyeti, yazılı hukuk önünde eşitliği savunurken gündelik yaşamda ve pratikte Türk kimliğinin, devletin yurttaşlık anlayışının temeli haline getirilme pratikleriyle doludur. 1942 Varlık Vergisi ve ardından 6-7 Eylül 1955 Pogromu, süreklilik arz eden toprakların ve sermayenin Türkleştirilmesi politikasının ürünüdür. Bu örgütlü saldırıyı, yalnızca nefret dolu ırkçı bir saldırı olarak okumamak gerekiyor. Türk olmayan mülkiyete, yüzyıllar boyunca yaratılan zenginliğe, tarihe ve birlikte yaşama kültürüne saldırıdır.

Şu iyi görülmeli ki; Rum ve Ermeni halkın bitmeyen acıları başka bir halkın ganimeti değildir ve asla olmamalıdır. Esasen hiçbir halk, diğer bir halkın ganimeti değildir; düşman değil, olsa olsa kardeş olur halklar. Nasıl ki yuva yıkanların yuvası olmaz deniliyorsa çeşitli dillerde başka bir halkı yerinden yurdundan edenlerin de kendi yurtları asla adalet ve özgürlük yüzü görmez.

O gün orada, kırılan camların arkasında kalanların, yıkılan duvarların altında kalanlar sadece Rumlar değildi, aynı zamanda bu topraklarda tarih boyunca yan yana yaşamış sayısız mazlumun adalet çığlıklarıydı. Hep bir ağızdan “Sigmoni” dersek ulaşır mı sesimiz onlara?

https://www.ozgurpolitika.com/haberi-6-7-eylul-pogromu-213610

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

Hoş Geldiniz

Batı Ermenistan ve Batı Ermenileri’yle ilgili bilgi alış verişi gerçekleştirme merkezinin internet sitesi.
Bu adresten bize ulaşabilirsiniz:

Son gönderiler

Sosyal Medya

Takvim

September 2026
M T W T F S S
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
282930