Cihan Harbi patlak verdiğinde, Harbiye Nazırı Enver Paşa, Nişantaşı’ndaki evine davet ettiği Cemal Paşa’dan hem Mısır seferini icra hem de Suriye ve Filistin’deki asayişi temin etmesini istemişti. Teklif karşısında şaşıran ama teklifi memnuniyetle kabul eden Cemal Paşa 18 Kasım 1914 tarihli emirle, Bahriye Nazırlığı uhdesinde kalmak şartıyla IV. Ordu Kumandanlığı ile Suriye, Filistin, Hicaz ve Kilikya Genel Valiliği’ne tayin edildi.
Dönemin tanıklarından Ali İhsan (Sabis) Paşa’ya göre bu atama İTC içindeki Enver-Cemal çekişmesinin bir sonucuydu ve esas olarak Cemal Paşa’yı İstanbul’dan uzaklaştırmak için yapılmıştı. Halbuki Cemal Paşa daha savaş başlamadan önce, İstanbul’daki Fransız Elçisi Maurice Bompard’a, “Mısır benim Alsas-Loren’imdir” demiş ve savaşa girildiği takdirde Mısır’ı almakla uğraşacağını söylemişti. Yani ortada bir çekişme olsa bile, Suriye görevi Cemal Paşa’nın hedefleri açısından çok isabetliydi.
Cemal Paşa, Şam’a giderken geçtiği Konya-Pozantı-Tarsus-Adana-İskenderun-Halep’te halk tarafından coşkuyla karşılanmış, Arap şairleri Cemal Paşa için kasideler, şiirler okumuştu. İki haftalık bir yolculuktan sonra 8 Aralık 1915 günü Şam’a varan Cemal Paşa, burada adeta taç giyen krallar gibi görkemli bir törenle karşılanmış ve karargâhını Damaskus Palas Oteli’nde kurmuştu.

Emir Subayı Falih Rıfkı’ya (Atay) göre, Cemal Paşa’nın cuma selamlıkları aynen Padişah Mehmed V. Reşad’ınkilerle yarışıyordu: “Dördüncü Ordu Karargâhı’na gidiş, hele Şam’dan sonra, artık bir mabede çıkılıyor gibi baş döndürür. Bir terör havası vardır. Ses daha pestir ve Cemal ismi Tevrat’tan, İncil’den alınma mukaddes bir ada benzer.”
Benzer ifadeler başka kaynaklarda da vardı. Kimine göre Cemal Paşa “Suriye ve Arabistan’ın taçsız kralı”, kimine göre “bölgenin mahvına sebep olan bir zalim”, kimine göre “her şeye yetkili bir lord” idi. Cemal Paşa’nın ilan edilmemiş “krallığında” Araplara ve Hıristiyanlara yönelik sert politikaları nispeten bilindiği halde Yahudilere yönelik politikaları, Yahudi kolektif belleğinde bile pek iz bırakmamıştır. Konuyu bilenlerin çoğu da sadece Cemal Paşa’nın 1917’de Gazze ve Yafa’da uyguladığı tehciri bilir. Halbuki Cemal Paşa Filistin’e geldiği andan itibaren bölgedeki Yahudileri taciz, takip ve tehcir etmeye başlamıştır.

“Kara Perşembe”
Cemal Paşa daha bölgeye ulaşmadan önce Emniyet Umum Müdürlüğü’nün levazım ve lojistik işlerle ilgili 8. Şubesi’nde çalışan polis memuru Bahaaddin’i Yahudi şehri Yafa’ya Mutasarrıf olarak atamıştı. Osmanlı İmparatorluğu, Cihan Harbine girdikten sonra kapitülasyonları kaldırmış ve düşman devletlerin (özellikle Rusya’nın) vatandaşlarını “düşman yabancılar” ilan etmişti. Bu karara istinaden 19 Kasım’da Rusya’dan Filistin’e göç eden Yahudilerin sınır dışına çıkarılması emredildi. Uluslararası güçlerin devreye girmesiyle “eğer Osmanlı tabiyetine toplu halde (en bloc) geçerlerse Rus Yahudilerini kovmayacağını” açıklayınca sadece Yafa’da 5 bin Yahudi “can havliyle” vatandaşlık başvurusunda bulunmuştu. Binlerce kişi telaşla bu iş için açılan bürolara koşmuş, sokaklarda uzun kuyruklar oluşmuştu. Cemal Paşa’nın planı, başlangıçta vatandaşlık almayanları iç bölgeler sürmekti. Talat Paşa’nın “bu, Musevi alemini aleyhimize çevirir” demesine rağmen iç bölgeler fikrinden de vazgeçerek 17 Aralık 1914 gününden itibaren 4 bin ila 7 bin arası “yabancı” Yahudi’yi “kovma” operasyonunu başlatmıştı. Yahudi tarih yazımına “Kara Perşembe” olarak geçmişti bu olay.
Bahaaddin’in zalimlikleri ve terfii
ABD Sefareti’nin yatıştırıcı raporlarına rağmen Almanya’nın İstanbul Sefiri Wangenheim’in Talat Paşa’nın huzuruna çıkıp diplomatik nezaket sınırlarını aşan bir şekilde neler olup bittiğini sorması üzerine Talat Paşa “Cemal Paşa ile mutabık olarak” Yahudilerin kovulmasına son verildiğini, daha önceki beş yıl ikamet şartı aranmadan 10 gün içinde vatandaşlık için başvuranların (40 frank da ücret ödemeleri lazımdı) kesinlikle sınırdışı edilmeyeceği garantisini vermişti. Talat Paşa iyi niyetinin “nişanesi” olarak Yafa Mutasarrıfı Bahaaddin’i görevinden almıştı. Halbuki Bahaaddin, bundan böyle Cemal Paşa’nın yardımcısı olarak daha da geniş bir alanda “görev yapmaya” (!) başlamıştı.

Devletin en üst düzeyde verdiği söze rağmen Cemal Paşa vatandaşlık başvurusu için tanınan 10 günlük süreye dahi uymadan “yabancı Yahudileri” tehcire devam etti. Fuat Dündar’dan öğrendiğimize göre sürülen 2700 kişinin ilk partisi 1.600 kişi idi, bunların da 600’ü Mısır’ın Port Said ve İskenderiye limanlarına sığınmışlardı. Mısır’a ulaşan Yahudiler Daily Mail ve Chicago Daily News gibi Amerikan gazetelerine verdikleri demeçlere bakılırsa, Arap kökenli polislerin Yafa’daki Yahudilere sadece el çantalarını yanlarına alıp kendilerini takip etmelerini emretmişler, ardından İtalyan bandıralı bir vapura zorla bindirmişlerdi. Bu nakil sırasında yerel Müslüman halk ve polis tarafından saldırıya uğramışlar ve gemiye varana kadar para ve mücevher gibi varlıkları çalınmıştı. Geminin aşırı yüklenmesinden dolayı da birkaçı denize düşüp kaybolmuştu. Eski Yafa Mutasarrıfı Bahaaddin ve yardımcısı Hasan’ın bu süreçteki tavırları o kadar acımasızdı ki, sonunda Talat Paşa Almanya Sefiri Wangenheim ve ABD Sefiri Morgenthau’nun talebi üzerine Bahaadden’i İstanbul’a çağırmak zorunda kalacaktı. İttihatçıların bu “değerli” (!) elemanının yeni görevi EUM’un yabancılar ve “azınlıklar”la ilgili 4. Şubesi’nin müdürlüğüdür! Yani terfi etmiştir…
Cemal Paşa’nın planı: “Kökünden çözmek”
Konunun uluslararası camianın ilgili alanına girmesi üzerine Cemal Paşa neden Yahudilerin tehcirine son verilmemesi gerektiğini Talat Paşa’ya Kudüs’ten yolladığı 15 Mart 1915 tarihli telgrafında (sadeleştirilmiş dille) şöyle özetleyecektir:
“Bunlar [Siyonist Hareket üyeleri] Arz-ı Filistin [Filistin toprakları] için ciddi bir felakettir. … Bağımsızlıklarını bir dini mahkeme kurulmasına kadar genişlettiler. Kanaatimce, en kısa sürede bir mevzuata ihtiyaç vardır ve bu mevzuat şunları içermelidir:
- Bundan böyle, Osmanlı vatandaşlığını kabul etseler bile, hiçbir Yahudi göçmenin Filistin’e yerleşmesine izin verilmeyecektir.
- Sadece Yahudilerin yerleştiği bir koloni asla kurulmayacak ve bundan sonra koloni olarak adlandırılmayan mevcut koloniler, uygun isimlerin Devlet tarafından belirlenmesi koşuluyla köy olarak adlandırılacaktır.
- Yabancı uyruklu kişilerin ve vekillerinin, bu köylerin meselelerine ve bu köylülerin kişisel sorunlarına müdahale etmelerine izin verilmeyecektir.
- Yahudi göçmenleri Filistin’e getirip yerleştirmek amacıyla kurulan tüm siyasi, sosyal ve ekonomik dernekler lağvedilmiştir. Bu derneklere üye olan yabancıların Filistin’de ikamet etmelerine izin verilmeyecek ve böyle gizli bir dernek kuranlar Memalik-i Osmaniye’den [Osmanlı Devleti] sürülecektir.
- Yahudi göçmenleri Osmanlı anavatanına yerleştirmek amacıyla kurulan hayırsever toplulukların Filistin’de memur çalıştırma yetkisi olmayacaktır. Bunu gizlice yapanlar Osmanlı vatanından sürgün edilecektir.
- Filistin dışında Osmanlı ülkesinin başka bölgelerine hicret etmek isteyen Yahudilere kolaylıklar sağlanacaktır.

Osmanlı Yahudilerinin tahliyesi başlıyor
Dikkat edilirse daha önce Osmanlı tabiyetinde olmayan (“düşman yabancı”) Yahudilerin ülke dışına çıkarılması söz konusuydu. Artık hedef, Osmanlı tabiyetinde olan Yahudiler idi. Talat Paşa 8 Nisan 1915 tarihinde Cemal Paşa’ya Emniyet Umum Müdürlüğü (EUM) antetli kağıtla çok acil notlu bir telgraf çekti. Buna göre Kudüs, Akka ve Nablus livalarıyla Sayda, Sur ve Merciyun kazalarına Yahudilerin yerleşmeleri engellenmeli, Osmanlı tebaası olanlar dahil Yahudilerin emlak ve arazi edinmeleri kesinlikle yasaklanmalıydı. Beyrut, Kudüs ve Yafa’daki yabancı Yahudilere Osmanlı vatandaşlığına başvurmak için mayıs ayına kadar süre verilecek, bu sürenin sonunda Yahudi karyeleri zabıta tarafından tek tek kontrol edilecek, Osmanlı tebaasına başvurmayanlardan düşman ülke tebaası olanların derhal Filistin’den ihraç edilmesine, düşman tebaası olmayanların ise gözaltına alınması emredilecekti. Bu arada posta idaresi gözetim altına alınmış, mektupların üstündeki dile, pula, kaşeye çeşitli yasaklar konmuştu.
4 Mayıs 1915’te EUM, Beyrut ve Kudüs yetkililerinden Siyonistler hakkında teferruatlı bilgi ve fotoğraf istedi. Filistin Yahudi Ajansı’nın Berlin doğumlu temsilcisi Lichtheim, Talat Paşa’ya Filistin’deki 100 bin Yahudi’nin yarısının yaşlı olduğunu ve İttihatçıların sandığı gibi bir tehlike arz etmediğini yazdı, “Zaten fazla olsalardı da Arap nüfus içinde azınlık olarak kalacakları için Osmanlı devletine zorunlu olarak bağlı olacaklardır”diyordu.
Urfa, Çorum seçenekleri konuşuluyor
Ancak Cemal Paşa’nın durmaya niyeti yoktu. 24 Haziran 1915 tarihli İttihad-ı Osmanigazetesinde yer alan talimatnameye göre Osmanlı vatandaşlığını kabul etmeyen “din ve millet düşmanı Yahudiler” Urfa’ya sürülecekti. Talat bir süre sonra Kudüs ve Beyrut valilik ve mutasarrıflıklarına Yahudilerin Urfa’ya sürülmesinin gerekli olmadığını, Filistin dışına çıkarılmalarının, Beyrut ve Şam’a sürülmelerinin yeterli olduğunu yazdı.
Ağustos ayında Yafa, Hayfa, Kudüs ve Beyrut’ta ikamet eden 1140 “yabancı uyruklu” Yahudi’nin diğer ülkeler tarafından kabul edilmemeleri halinde iç bölgelere sürülecekleri belli olmuştu. 25 Ağustos’ta Talat Paşa yine fikir değiştirdi ve Cemal Paşa’ya gizli bir şifre ile Osmanlı’ya düşman duygular besleyen yabancı ülke tebaası Yahudileri Çorum’a sürmelerini, Osmanlı tebaasını yeni kabul edenlerin Filistin merkezi dışında herhangi bir yere sürülmelerini yazdı.
Bunlar olurken İstanbul’da Sultan V. Mehmed Reşat, Prens Yusuf İzzeddin, Enver Paşa, Talat Paşa ve Hariciye Vekili Halil (Menteşe) ile İTC (önce Selanik, 1914’ten itibaren) İstanbul Mebusu Emanuel Karasu toplanmış ve Polonyalı Yahudilerin Anadolu ve Ermeni bölgelerine göçü üzerine konuşmuşlardı.
Eylül 1915’in sonuna gelindiğinde, “yabancı” Yahudiler için vatandaşlık süreci tamamlanmıştı. Osmanlı vatandaşlığını kabul etmeyenler veya başvuruları Osmanlı Hükümeti tarafından reddedilenler 20 Eylül’de Filistin’den sürgün edildi. Ekim ayında Halil (Menteşe) Bey Türkiye’nin yeterince Yahudisinin olduğunu ve artık fazlasını istemediğini açıkladı. 1915 sonuna gelindiğinde 11.300 Yahudi yani bölgedeki Yahudi nüfusun 1/8’i Filistin’den çıkarılmıştı. Osmanlı tabiyetine geçen Yahudi sayısı ise 20 bin idi. Bu merkezde büyük “başarı” olarak sevince neden oldu.
Filistin’in Türkleştirilmesi başka bahara
1916 yılının başında Talat Paşa ve Cemal Paşa, Yahudilerden boşalan yerlere kimlerin yerleştirileceği üzerine düşündüler. Cemal Paşa bölgenin “Türkleştirilmesi” için iyi bir fırsat olduğunu söylerken, Talat Paşa önceliğin Ermenilerden boşalan yerlerin “Türkleştirilmesi/Müslümanlaştırılması” olduğunu söylüyordu. Ancak “eldeki Türk ve Müslüman nüfusun son derece sınırlı olduğu anlaşılınca Talat Paşa 3 Ağustos 1916 tarihli şifre ile Halep’ten ötesinin (Kürt ve) Türklerin iskanında öncelikli bölge olmadığını kesin bir dille belirtti, öncelik Anadolu’da boşalan yerlerdeydi. Böylece Cemal Paşa’nın Filistin’i Türkleştirme/Müslümanlaştırma projesi akim kaldı.

Siyonist liderlerin sürgünü
Cemal Paşa, değişik tarihlerde değişik kaynaklara göre 12 (bazı kaynaklara göre 30) Siyonist lideri de Filistin’den sürmüştü. Bunlardan Albert Antebi Kudüs’teki Yahudi cemaatinin önemli bir temsilcisi, Alliance Israélite Universelle’in temsilcisiydi. Cemal Paşa’nın danışmanı sıfatıyla Filistin Yahudi cemaati ile Osmanlı yönetimiyle ilişkilerde arabulucu rolü oynamıştı. Bizzat Cemal Paşa tarafından sorguya çekilmiş, sorgu sonunda Cemal Paşa dahi Antebi’nin masum olduğuna inanmıştı. Yine de Antebi’yi, metnini kendi adamlarına yazdırdığı bir bildiriyi Kudüs Yahudilerince çıkarılan Haachdut adlı gazetede yayımlamaya mecbur edecekti. 25 Ocak 1915’te basılan ama dağıtımı yapılmayan metinde “Ne yazık ki Eretz Israil Yahudileri Siyonisttirler, yani Türkiye’nin düşmanıdırlar. Kimin evinde Siyonist dokümanı bulunursa ölüm cezasına çarptırılacaktır” ifadeleri vardı.
Geleceğin İsrail Başbakanı David Ben-Gurion ve geleceğin İsrail Cumhurbaşkanı Yitzhak Ben-Zvi de Mart 1915’te tutuklandılar, sorgulandılar ve Osmanlı topraklarından sürüldüler, Mısır’a gittiler. (Bu iki şahsiyetin hikayesini ayrı bir yazıda ele alacağım.) 1915 Ağustos ortasında, Siyonist kolonilerin önde gelen liderleri Dr. Mossinsohn, Aronotiz, Haham Fishmann, Ridnik, Fein ve Yafa’daki İbrani Lisesi müdürü Dr. Bogratoschof Filistin’i terk etmek zorunda kaldılar.
Siyonist büronun yöneticisi Dr. Arthur Ruppin’in sınır dışı edilmesi ise çok ses getirecekti. Çünkü Ruppin Alman vatandaşıydı ve Amerika’daki Yahudi çevrelerinde iyi bir üne sahipti. Bu nedenle, Filistin’deki varlığı, Filistin’deki Siyonist örgütlerin devamı için kilit bir öneme sahipti. Cemal Paşa, Ruppin’i ilk olarak Nisan 1915’te Filistin’den çıkarmaya çalıştı. İstanbul’daki Alman Büyükelçisi’nden, Şam Konsolosu aracılığıyla, söz konusu Siyonist liderin geri çağrılmasını talep etti. Ancak, Alman Hükümeti’nin müdahalesiyle ayrılışı engellendi. Ekim 1915’te talebini yeniledi. Ancak, Alman Büyükelçisi Ruppin’in geri çağrılmasına yine karşı çıktı. Cemal Paşa, Ruppin’in görevini bir Osmanlı vatandaşına devretmesi şartıyla kalmasına izin verdi. Bunun üzerine, Avusturya vatandaşlığına sahip bir diğer Siyonist lider Dr. Jacob Thon, Osmanlı vatandaşlığına başvurmak ve Filistin’deki Alman Yahudilerinin başkanlığını devralmak zorunda kaldı. 11 Eylül 1916’da Cemal Paşa, Dr. Ruppin’i makamına çağırdı ve kendisinden kibar ama kesin bir dille 10 gün içinde Filistin’i terk etmesini istedi. Cemal Paşa’nın bazı imaları üzerine Filistin’deki Siyonist örgüte zarar vermemek için, Cemal Paşa’nın kararını itirazsız kabul eden Ruppin Almanya’ya gönderilmeyip İstanbul’da tutuldu. Böylece faaliyetleri güya kontrol edilecekti ama Ruppin İstanbul’dan Yishuv’a (Filistin Yahudi cemaatine) para ve yardım organizasyonu sürdürdü.
Ruppin’den kurtulduktan sonra Cemal Paşa, halefi Dr. Thon ve yardımcısı David Yellin’i Filistin’den uzaklaştırmanın yollarını aradı. Yellin ve Thon, Ruppin’in sürgününden sonra Filistin’deki Siyonist faaliyetlerin örgütlenmesinden sorumluydu. 30 Ocak 1917’de Cemal Paşa, Yellin’i ailesiyle birlikte Şam’a çağırdı ve daha sonra 4 Şubat’ta Thon’un Şam’da görünmesini emretti. Ancak bu sefer Cemal kararını geri çekti ve bu iki lideri Filistin’den kovma fikrinden vazgeçti. Bu eylemleriyle Cemal, Siyonist faaliyetleri bir ölçüde kontrol altına almayı başarmış ve Siyonizm konusundaki endişeleri, Filistin’e yönelik İngiliz askeri tehdidi ortaya çıkana kadar sakin bir aşamaya girmişti.

Sene 1917, Gazze ve Yafa’nın boşaltılması
Dönüm noktası 25/26 Mart 1917 gecesi İngilizlerin Gazze-Birüssebi hattında mevzilenen Osmanlı birliklerine saldırması (Birinci Gazze Savaşı) oldu. 4. Ordu Komutanlığı, güya “sırf esbab-ı askeriyeden dolayı yani muhtemel bir düşman taarruzuna karşı bir müdafaa hattı icra etmek ve gayri muhariplerin zarardar olmasına meydan vermemek maksadıyla”, “Osmanlı veya yabancı ayrımı yapılmaksızın Gazze ve Yafa’nın harp alanındaki mahallelerinde yaşayan tüm Müslüman, Hıristiyan ve Yahudi sakinlerinin” yerlerinden çıkarılıp Gazze ve Yafa’nın “harp alanı olmayan” köylerine yerleştirilmelerine karar verdi. “Güya” dedim çünkü Cemal Paşa’yı “kalben tam bir Müslüman ve Türk vatanperveri” olarak nitelendiren Osmanlı 4. Ordusunda görevli Alman komutan Kress von Kressenstein’a (Kress Paşa) göre o askeri gerekçelerin arkasıda “gizli politik hedefler” vardır. Kressentein, tahliyenin aksine zaafiyet getireceğini düşünmekteydi. “Bu miktardaki nüfusun transferi acılı sonuçlar doğurabilirdi. Ermeni trajedisi tekrarlanabilirdi. Yerleşik durumda bile iaşe sorunu ciddi bir sorundu. Nasıl tüm sevkiyat boyunca onları besleyebiliriz? Sevkiyat nedeniyle, binlerce insan hastalık ve salgınlardan ölebilir ve hatta Osmanlı askeri güçleri bile bundan etkilenebilirdi.”
Ancak Cemal Paşa ve (İstanbul’daki diğer paşalar) bunlara kulak asmadı ve Gazze, 28 Mart’ta tahliye edilerek kontrolü askeri makamlara devredildi. Gazze’deki Yahudi nüfusunun azlığı, konuyu uluslararası gündeme taşımadı. Ancak Yahudilerin Yafa ve Kudüs’te yoğunlaşması, o dönemde dünyanın dört bir yanındaki Yahudi çevrelerinde, bu şehirlerin tahliyesinin hedefleri konusunda büyük bir endişeye yol açtı. Yafa’daki Alman Konsolosu bu kararın gerisinde “Türklerin Yahudileri yok etme amacı yatmakta” diye yazdı. Kress Paşa da İstanbul’daki Alman büyükelçiliğini uyardığını ve Enver Paşa’nın duruma müdahale ederek Cemal Paşa’yı tahliyeden vazgeçirdiğini belirtiyordu.

“Antisemit değilim, antisiyonistim”
Tehciri durdurması için kendisini Kudüs’teki karargahında ziyaret eden heyete “Antisemit değilim ama antisiyonistim” (bazı kaynaklarda “Yahudi dostuyum, Siyonizm düşmanıyım” şeklinde geçiyor bu ifade ancak ilki doğru) diyen Cemal Paşa hakikaten de Yafa’nın boşaltma tarihi dokuz gün geriye attı, ayrıca Alman ve Yahudi çiftçileri bunun dışında tutacağını söyledi. Yafa, 9 Nisan’da Kudüs Mutasarrıfı Münir Bey’in nezaretinde tahliye edildi. Dâhiliye Nezareti, 12 Nisan 1917 tarihinde Kudüs Mutasarrıflığı’na gönderdiği telgrafta tahliye edilenlerin nerelerde iskân edildiği, bunlar hakkında uygulanan iaşe, nakil, sıhhiye ve konaklama işlemleri hakkında ayrıntılı bilgi istediğinde Cemal Paşa, Yafa’dan tahliye edilen hiçbir ahalinin iadesinin mümkün dolmadığını vurgulayarak “bazı mülahazat-ı askeriye yeni köylerin tahliyesini bile icap ettirmektedir” bilgisini verecekti.
Osmanlı arşiv belgelerine göre, Gazze’den tahliye edilenlerin sayısı çok azı Yahudi olmak üzere 30 bin civarındaydı. Yafa’dan ise 7 bini Yahudi olmak üzere 40 bin kişi tahliye edilmişti. (Isaiah Friedman’a göre ise Yafa’dan 9 bin Yahudi “ihraç” edilmişti.) Stanford J. Shaw’a göre, tahliye edilen Yahudilerin yarısı komşu Yahudi yerleşim merkezleri Petah Tikva ve Kfar Saba’ya geçti. Bir kısmı, Galile’deki özellikle Taberiye ve Safed’te köklü Yahudi cemaatlerine sığındı. Diğer bir kısmı, Kudüs ve Şam’a geçti. Cemal bununla yetinmedi, Kudüs’teki tüm konsolosları toplayarak onlara kendi tebaası olan Yahudileri de şehirden çıkarmaya zorladı.

Almanlar techir hakkında ne düşünüyor?
Almanya’nın Kudüs Konsolosu Brode, Siyonizm’e sempati duymasına ve “Yahudi kolonizasyonu Almanya için muazzam ticari potansiyel taşıyor”, “Siyonizm, Rusya’daki Yahudileri Batı’ya değil Filistin’e yönlendirerek ‘Yahudi sorununu’ çözmeye yardımcı olur”, “Siyonizm, ‘Şark Kanı’nın Almanya’ya aşırı nüfuzunu önleyecektir” şeklindeki görüşlerine rağmen Cemal’in tahliye eyleminin esas olarak askeri kaygılardan kaynaklandığını düşünüyordu. Ona göre Birinci Gazze Savaşı’yla birlikte tahliyenin askeri açıdan faydalıydı. Gazze tahliye edilmeseydi, İngiliz kuşatması şehir sakinleri arasında paniğe yol açacak ve bu da askerler arasında olumsuz bir etki yaratacaktı. Dahası, Yafa halkı İngilizlere sempati duyuyordu. Bu nedenle, bir savaş durumunda, şehrin yerel halkı tarafından “düşman” adına casusluk faaliyetlerinde bulunulabilirdi. Kudüs ziyaretinden sonra Alman General Falkenhayn da tahliyenin askeri nedenlerle gerçekleştirildiğine ikna olmuştu. Kudüs Konsolosu ve Falkenhayn’ın tam tersine, İstanbul’daki Alman Büyükelçisi, askeri durumun Cemal Paşa’nın siyasi hedeflerine katkıda bulunduğu ve bu nedenle tahliyenin ilk nedeninin siyasi olduğu görüşünde ısrar ediyordu.
Avrupa basınında büyük tepki
Cemal Paşa’nın Yahudi tehciri 1917 yılının mayıs ayı boyunca Avrupa ve ABD gazetelerinde büyük haber oldu. Fransız L’agence Havas, Yafa ve Gazze’den tahliye edilenlerin yalnızca Yahudiler olduğu, kendilerine ulaşım imkânı sağlanmadığı ve evsiz bırakıldığı iddia ediliyordu. Göçmenlerin özel eşyaları ve Hristiyan mabetleri yağmalanmıştı. İngiliz gazetesi The Times yollarda “aç susuz” kalan binlerce Yahudiye dikkat çekti. The Manchester Guardian Cemal Paşa’nın soğukkanlı bir şekilde Yahudileri açlıkla, susuzlukla ve salgın hastalıklarla imha ettiğini ileri sürdü. Britanya’da The Daily Telegraph ve The Morning Post; Fransa’da Le Temps İtalya’da Corriere della Sera, Il Cittadino ve L’unita Cattolica; İsviçre’de La Tribune de Genevre gazetesi Kudüs’te Hıristiyanlara ait kilise, manastır ve diğer kutsal mekânların Jöntürk Hükümeti memurları tarafından yağmalandığını, değerli mal ve eşyaların başka mahallere nakledildiğini, tahliye edilen Yahudilerin evlerinin Türkler tarafından tamamen tahrip edildiği ve yağmalandığını, yağmalamaya karşı direnen Yahudilerin idam edildiğini yazıyordu. İdam sayısı 1000’e çıkaran gazeteler bile vardı.
NİLİ casusluk örgütü bahanesi
Lahey Matbuat Bürosu tarafından yayımlanan ve sonradan Gazette de Lausanne’nin 17 Aralık 1917 tarihli nüshasında “Türk despotu” Cemal Paşa’nın gittikçe hastalıklı hale gelen antisemit uygulamalarla Türk-Yahudi dostluğunu baltaladığını ileri sürülüyordu. Gazeteye göre Cemal Paşa, Filistin’de yaşayan bütün Yahudileri birer casus ve hain olarak görüyor, Yahudileri takip ettiriyor ve Türk askerini Yahudilere karşı kışkırtmaktan çekinmiyordu. Türk istihbaratının yakaladığı NİLİ casuslarına da değinen gazete, örgüt liderlerinden Sarah Aaronsohn ve Reuven Schwartz’ın soruşturmada maruz kaldıkları işkenceden dolayı intihar ettiğini ve Sarah’ın babası Efrahim Aaronsohn’un da aklını yitirdiğini yazıyordu. Osmanlı istihbarat örgütüne göre Botanik bilimci Aaron Aaronsohn’un liderliğinde Hayfa’da kurulan NİLİ casusluk örgütü 23 üst düzey üye ve yaşları 24-27 arasında değişen yüzlerce gönüllü gençten oluşmaktaydı. Aaron, 1916 yılında Osmanlı Devleti’nin Ortadoğu cephelerine ait savunma planlarını çalarak İngilizlere sığınmış, ardından İngilizlerin Mısır’daki istihbarat teşkilatının Yahudi bürosunun başına getirilmişti. Aaron’un firarının ardından NİLİ’nin Filistin’deki faaliyetlerini kardeşi Sarah Aaronsohn üstlenmişti. Yossef Lishansky ve Naaman Belkind gibi uluslararası ölçekte faaliyet gösteren casusların da NİLİ bünyesinde faaliyet gösterdiği düşünülüyordu. Hakikaten de Lozan gazetesinin haberindeki gibi Sarah Aronsohn, soruşturma sırasında intihar etmişti.

Karşı propaganda atağı
Cemal Paşa bu yayınları Filistin’deki Yahudi ve Hristiyan ruhanileri, Avrupa’daki Yahudi münevverleri seferber ederek tekzip etme yoluna gitti. Örneğin Dr. Thon, 13 Siyonist gazeteye iddiaları yalanlayan telgraflar gönderdi. Kudüs Hahambaşısı Danon Efendi, başta İstanbul’da bulunan Hahambaşı Haim Nahum Efendi olmak üzere Viyana, Budapeşte, Frankfurt ve Roterdam’da bulunan kişi ve gazetelere çektiği telgrafta Yahudilere yönelik kötü muamele iddialarının doğru olmadığını yazdı. Haim Nahum Efendi, Alman gazetesi Frankfurter Zeitung’a bir röportaj verdi, Osmanlı Hükümeti’nin mültecilerin masrafları için 100 bin lira tahsisat ayırdığını söyledi. (Haim Nahum Efendi hakkında geniş bilgi için: https://www.avlaremoz.com/olumunun-65-yildonumunde-ittihatcilarin-ve-kemalistlerin-hahambasisi-haim-nahum-ayse-hur/)
Muhtemelen Haim Nahum Efendi’nin aracılığıyla Avrupa’daki Yahudi çevreleri de “tekzip” furyasına katıldı. Alman ve Flemenk Filistin Dostları Cemiyeti Kudüs Murahhası Mösyö Horoviç, Baron Rotschild’in vekili Amerikalı Yahudi Beril, Yafa Ziraat Mektebi Müdürü Mösyö Zadsi, Rishon Le-Zion kolonisinin müdürü gibi etkili kişiler Avrupa’daki ve ABD’deki çeşitli şahıslara, kurumlara ve merkezlerde mektuplar yazarak, telgraflar göndererek, Yahudilerin kötü muameleye uğradığı iddialarının doğru olmadığını belirttiler. İttihat Terakki hükümeti de Filistin’deki tahliye alanlarının Yahudi gazetecilerine açık olduğunu, eğer isterlerse gelip kendi gözlemlerini yapabileceklerini duyurdu. Bu bağlamda Dr. Finkelt, Haham Dr. Horoviç, Dr. Alfons Sonitsky ve Dr. Saki Rozenblot adlı dört tanınmış Yahudi doktorun incelemeler yapmak üzere olay mahalline gönderileceği açıklandı. Hariciye Nezareti, Cemal Paşa’ya gönderdiği bir telgrafta gazetecilerin Filistin’e askeri trenle seyahat edecekleri bilgisini vererek kendilerine her türlü kolaylığın gösterilmesini istedi. Ama bu ziyaret gerçekleşmedi. Bunun yerine Almanların tavsiyesi üzerine muhtemelen Gazette de Fos (veya benzer bir Fransızca/Almanca gazete) yazarı Dr. Beka Filistin’e davet edildi. Dr. Beka’nın bölgeye gittiği anlaşılıyor ama bir rapor hazırlayıp hazırlamadığını bilmiyoruz.

Yeni bir Siyonist takibatı
Talat Paşa, 16 Haziran 1917’de Cemal Paşa’nın Yafa’dan tahliye edilen Yahudilerin ve diğer ahalinin geri dönmelerine müsaade edilmesi hususunda fikrini sorduğunda Cemal Paşa, askeri nedenleri gerekçe göstererek Yahudilerin geri dönüşlerine sıcak bakmadığını açıkladı. Dahası 12 Temmuz’da kıyı bölgelerindeki Yahudilerin iç bölgelere sürülmesine karar verdi. Hatta tek tek Yahudi ailelerin bile peşine düştüğü oldu. 1917’nin Ekim ayında Zikhron Ya’akov adlı Yahudi kolonisi Osmanlı birlikleri tarafından kuşatıldı, sakinleri şiddete maruz bırakıldı. Ardından yeni bir Siyonist takibatı başladı. Yüzlerce kişi önce Petah Tikva, Kfar Saba, Hayfa ve Taberiye gibi merkezlerde toplandı, sonra Ürdün ırmağının doğu yakasına ve Kuzey Suriye’ye nakledildi. Lishansky ve Belkind gibi iki önemli Siyonist lider idam edilirken, bir grup Osmanlı tebaası ve yabancı tebaalı Yahudi iç bölgelere sürüldü. Tarihçi Freidmann’a göre Cemal Paşa o günlerde tüm Yahudileri “Siyonizmin ajanı” olarak görüyordu. Yani “antisemitizm ile antisiyonizm” arasındaki makas neredeyse kapanmıştı.
Tehcirin insani bilançosu
Yerlerinden çıkarılanlar, başlangıçta kalabalık şehirlerden yiyecek kaynağı bol olan kolonilere gönderildikleri için kısa süreliğine de olsa rahat yaşadılar. Ne var ki sonradan imparatorluğu kasıp kavuran açlık ve kıtlık salgını onları da etkiledi. Osmanlı Hükümeti’nin uluslararası baskılar sayesinde “göstermelik” çabalarına rağmen, 1918 yılı boyunca çok sayıda Yahudi açlıktan ve salgın hastalıktan öldü. Tehcir sonrası defin kayıtlarına göre Kfar Saba’da 224, Taberiye’de 321, Safed’de 104, Şam’da 75, Hayfa’da 15 Yahudi gömülmüştü. Defin kayıtlarına dayalı olarak ölüm sayısı 1.500 olarak hesaplandı. Yani tehcir edilen her aile en az bir üyesini kaybetmişti. İttihatçıların Yahudi Tehciri 9 Aralık 1917’de Kudüs’ün İtilaf Devletleri’nin eline geçmesiyle fiilen sona erdi. Geriye kalanlar ancak Osmanlı birliklerinin 19-25 Eylül 1918 tarihleri arasındaki Megiddo (veya Nablus) Muharebesi’nde yenilip Filistin’i tamamen terk etmesinden sonra geriye dönebildi…

Ermenilerin “şanslı” kaderdaşı
Cemal Paşa “Yahudi politikalarını” elbette İttihat ve Terakki’nin diğer paşalarıyla birlikte şekillendirmişti. Bu politikalar, 8 Nisan 1915 tarihinde, (Maraş) Zeytun Ermenilerinden ilk kafile Müslümanların yoğunlukta olduğu Konya Ovası’ndaki Sultaniye ve Karapınar’a tehciriyle fiilen başlayan, 24 Nisan 1915 günü İstanbul’da yaşayan Ermeni entelektüellerinin, kanaat önderlerinin, siyasi liderlerinin Ayaş ve Çankırı’ya sürülmesiyle sembolik olarak başlayan, nihayet 27 Mayıs 1915 tarihinde “Geçici Tehcir Kararnamesi” ile resmen başlayan “Ermeni Tehciri” ile aynı mantığı izliyordu. Nasıl ki Osmanlı ülkesindeki tüm Ermeniler, kadın-erkek, yaşlı-genç, politik-apolitik, Gregoryan-Protestan-Katolik, savaş bölgesinde yaşayan-dışında yaşayan demeden, Osmanlı meclislerinde yıllarca Ermeni halkının meşru temsilcileri olarak yer alan Taşnak ve Hınçak partilerinin, az sayıdaki radikal unsurlarının, çoğu Şark vilayetlerinde, çoğu etkisiz, çoğu “şuyuu vukuundan büyük” çetecilik faaliyetlerini bahane edilerek Suriye’nin Der Zor çöllerine doğru kanlı bir yolculuğa çıkarılmışlarsa, Filistin’de yaşayan Yahudiler (ki o dönemde 100 bin ila 120 bin arasında bir nüfusa sahip oldukları biliniyor), önce “yabancı” denilerek sonra Siyonist olmakla itham edilerek, nihayet savaş bölgesinde hem zarar verecekler, hem zarar görecekler denilerek yaşam alanlarından zorla çıkarılacaklar, bazısı Filistin’in iç bölgelerine, bazısı komşu devletlere, bazısı Anadolu topraklarına sürülecekler, bazısı da Avrupa, ABD, Güney Amerika gibi çok uzak ülkelere sığınmak zorunda kalacaklardı. Tek fark, Osmanlı Ermenilerin tehciri, 1948 Soykırım Sözleşmesi’nde tarif edilen türden “Soykırım” ile bitmişken, Osmanlı Yahudilerin tehciri 1500 can kaybıyla bitecek, sağ kalanların savaştan sonra eski yerlerine dönmeleri mümkün olacaktı.
Bilmem ilginç bulacak mısınız, Cemal Paşa, bizzat kaleme aldığı ve 1922’de basılan Hatırat’ında örneğin David Ben-Gurion, Yitzhak Ben-Zvi’yi tevkif ettirdiğini, bazı “zararlı” unsurları İstanbul’a veya hudut dışı ettiğini, kolonizasyon faaliyetlerini engellediğine değinirken, merkezle yazışmalarında bol bol kullandığı Sion, Siyonizm, Siyonist terimlerini hiç kullanmamıştı. Aynı şekilde 1915 ve 1917’deki kitlesel tehcirden de söz etmemişti. Dolayısıyla üç yıl boyunca Filistinli Yahudilere verdiği ızdırap ile ilgili olarak herhangi bir gerekçe, pişmanlık, savunma veya özür duymadık kendisinden. Sanki bu yazıda anlatılanlar onun için hiç yaşanmamıştı. Hahambaşı Haim Nahum Efendi ise 1919’da şöyle diyecekti: “Yürüttüğüm politika sayesinde Türkiye ve Filistin Yahudilerinin Ermeni ve Rumlarla aynı kaderi paylaşmasını engelledim.”
Özet Kaynakça: Fuat Dündar, Modern Türkiye’nin Şifresi, İttihat ve Terakki’nin Etnisite Mühendisliği (1913-1918), İletişim Yayınları, 2008, Isiah Freidman, Germany, Turkey and Zionism, 1897-1918, Oxford Clarendon Press, 1977; Ben-Bassat, Yuval and Eyal Ginio, Late Ottoman Palestine: The Period of Young Turk Rule, London, I.B. Tauris, 2011; Jerusalem in world war I : the Palestine diary of a European diplomat / Conde de Ballobar, ed.: Eduardo Manzano Moreno, Roberto Mazza, London, I. B. Tauris, 2011, M. Talha Çiçek, Cemal Pasha’s Governorate in Syria, 1914-1917, Sabancı Üniversitesi’nde 2012 yılında kabul edilmiş doktora tezi, Nevzat Artuç, Cemal Paşa, Askeri ve Siyasi Hayatı, TTK Yayınları, 2008.
https://www.avlaremoz.com/tarih-1915-1917-yer-filistin-olay-cemal-pasanin-yahudi-tehciri-ayse-hur





Leave a Reply