Sandıktaki Hatıralar: Ohannes Aram Kondayan’ın Ölüm Yolculuğu Anıları

Sait Çetinoğlu

Tehcir çocuğu Ohannes Aram Kondayan’ın özyaşam öyküsü olarak kaleme aldığı ve yıllarca sandıkta kalan hikayelerinin öğrencileri ve hizmet sunduğu okulu tarafından gün ışığına çıkarılması, sadece bir vefa örneği değil aynı zamanda Ermeni toplumunun tehcir öncesi yaşamına, tehcir adı altındaki ölüm yolcuğuna çıkarılmasına ve Soykırımdan canını tesadüfen kurtaranların Soykırım sonrası ulus devlet içerisindeki yaşamına birinci elden tanıklığı içermesi bakımından önemli bir belgedir.[1]

Kondayan’ın 1905’te Bardizag’da başlayan yaşamı tehcir konvoylarından geçerek, 2002 yılında Virginia’da sonlanan yaşamına dair kısa notlarını ancak 1970 yılında yerleştiği ABD’de kaleme alma cesaretini gösterebilmesi, söylenmesi ne acıdır ki, Ermeni toplumunun ulus-devlet içerisindeki suskun yaşamını ifade etmektedir.

Bardizag yaşamı, içinde hep bir sıcak anı olduğunu kaydeder: “Köy hayatı, şimdi artık olmayan sevgili insan suretlerine dair yürek ısıtan bir anıydı. İçimde hep gizli bir acı ve özlem saklı kaldı”. Bardizag yaşamı ile ilgili sözleri özlem yüklüdür: “Ovacık yakınlarındaki çiftlikte yaşam, çiftlik çalışanları, komşularımız ve akrabalarımızla birlikte buraları terk etmek zorunda bırakıldığımız 1915 tarihine kadar sürdü. Bu tarihten sonraysa sadece hayatta kalanların anımsadığı bir hatıra oldu.”

Dedesi Aram’dan söz ederken kullandığı sözler Bardizag’ın kütür düzeyini ve kültürel iklimini resmeder: “Kendine ait kütüphanesiyle çocuklarına da kitap sevgisi ve bilgi aşıladı. Köyde bir ilkokul açılmasını sağladı. İstanbul’dan genç bir kız getirerek çocuklarına Fransızca öğretti. Sonraki yıllarda annem bu dönemde ezberlediği birkaç şiiri hatırlardı. Ben de her seferinde onun mükemmel bir Paris aksanıyla ezberlediği bu şiirleri okuyuşuna hayranlıkla şaşmadan edemezdim.”

Kondayan kendisi için bir şey söylemese de Levon Dayısına değinirken söylediği sözler yaşatılan/yaşanılan travmaya ışık tutmaktadır: “Levon Dayı’mın Türk yetkililerce sürgüne yollandığı Şam’da 1915 tarihinde geçici olarak İslam dinine dönmeye mecbur edildiğinde neler yaşamış olduğunu kimse bilemez” sözleri hayatta kalabilmek için inanç sistemi yıkılan insanları travmasının boyutunu özetlemektedir. Bir diğer çarpıcı örnek Srpazan’dır: “Srpazan’a gelince… Halkıyla birlikte tehcir yollarına sürüldü, Suriye çölüne doğru zorla çıkarıldıkları yürüyüşte binlerce insanın ıstırabına ve ölümüne tanıklık etti. Bu muhterem insan Halep’in pazar yerlerinde boynuna asılmış tahta bir tepsiye dizili malları satarken görüldü. Eline geçen her kuruşu Deyrizor’a gitmekte olanların soluklandığı kısacık molalarda ellerine tutuşturdu. Srpazan kurtuldu ve geri döndü. Savaştan kısa bir süre sonra annem kendisini birkaç kere ziyaret etti. Her ziyarette Ermeni cemaatinin lideri ve arkadaşları sıfatıyla çok yakından tanıdığı annemin babası, amcası ve erkek kardeşlerinden bahsederdi. Geçmişe takılı kalmıştı, şimdiki zamana ait olan güncel olaylarla ilgisini kesmişti.” Şimdiki zamanın dayattığı o büyük kayıp ve değişim, Srpazan’ı hakiki ve ebedi olanı görebildiği geçmişe doğru yola çıkarmıştı.

Çocukluğunun geçtiği ve bugün tek bir Ermeninin yaşamadığı Bardizag’ın insanlarını memleketim Bardizag öyküsünde şu sözlerle anar: “Bardizag halkı kompleks ve önyargıların uzağında, doğası gereği bilgiye, aydınlanmaya açık insanlardan oluşuyordu”. Kondayan, Bardizag halkının doğayla ilişkisini anlatırken verdiği Sarı Ağa örneği çok şey anlatmaktadır: “Ulu tanrım, sana üzüm bağımı değil ruhumu veriyorum.” Geride kalanlar her şeye rağmen dik durmaya çalışıp acılarını göğüslemeye çalışırlar: “I. Dünya Savaşı’ndan sonra Dr. Cerrahyan İstanbul’daki Ermeni Hastanesi’nin kadrolu doktoru oldu. Babam ölüm döşeğindeyken de yanındaydı. Her ikisi de memleketlerinden sürülmüş, köklerinden koparılmış, İzmit’teki ev ve mülklerini arkalarında bırakarak büyük şehre sığınmak zorunda kalmışlardı. Doktor hep cesur ve başı dik bir insan oldu. Asla kayıplarının ardından ağlayıp sızlanmadı, asla yaşamının son yıllarında kaderine dönüşen felaketlerin üzerinde durmadı. Karısı ölmüş, tek oğlu gitmişken yalnız başına sonuna kadar yaşamın gerektirdiklerini yerine getirdi.”

Tehcir adı altındaki ölüm yolculuğuna çıkarken herkes şaşkındır. Kandoyan, boyun eğmişliği kabullenmeyi anlatır: “İzmit’ten çıktığımız tehcir, felaket havasındaydı. Buna maruz kalanlar için üstesinden gelinebilecek bir yanı yoktu. Yapabildikleri tek şey başlarını eğmek, katlanmak ve yapabildikleri en iyi şekilde günü atlatmaktı.”

Daha yolun başında tehcir yolcuları neye uğradıklarını şaşırmışlardır. “Merkezdeki demiryolu istasyonuna varınca bir yük vagonuna atladık. İçerde dilini yutmuş ve şaşkın bir halde denk ve bohçaların üzerine ilişmiş Adapazarlı ailelere rastladık… Yaşlı erkek ve kadınlardan oluşan bu insanların birçoğu daha önce hiç İzmit’e gitmemişti ve şimdi de neden bu istasyonda olduklarını, ne yapmaları gerektiğini bilmez bir haldeydiler.” İstasyonda karşılaştıkları savaşa gönderilmek üzere toplanarak cepheye sevk edilen Arap kökenli Osmanlı askerlerinin davranışlarına şaşırır ve korkarken, yıllar sonra anılarını kaleme alırken onların da bir felaketin içinde olduklarından, kendilerinden daha talihsizlere karşı bu hareketi yaptıklarını kaydederek onları anlamaya çalışır. “İstasyonda trenin yola çıkmasını beklerken Anadolu’dan başka bir tren geldi ve bizimkinin karşı istikametinde durdu. O yük vagonu uzun esmer suratlı genç adamlarla doluydu. Ortadoğu’nun bir yerlerinden gelme, hepsi de Osmanlı İmparatorluğu’nun tabası ve Türk ordusuna katılmak için toplanmış Araplardı. Bizim kim olduğumuzu bilir görünüyorlardı ve hükümetin bize yönelik planlarını kendilerine göre yorumluyorlardı. Bizi görür görmez içlerinden bir kısmı ayağa kalkarak birbirlerinin omzuna dayadıkları kollarıyla bir halka yaptı ve dans etmeye başladı. Bir yandan dans ederken içlerinden biri ya da diğeri yanındaki insanın omzundan elini çekip bir yandan dansın ritmini takip ederek boynunda parmağını ileri geri oynatıyor ve nasıl boğazlanacağımızın taklidini yapıyordu. Bu hissiz, acayip gösteri beni derinden yaraladı, ağır bir şekilde ruhuma çöktü. O zamanlar bu insanların bir yığın talihsiz yaratık olduğunu, orduya katılmaya zorlandıkları için zaten kendilerinin de çok mutsuz olduğunu ve kendilerinden daha talihsiz birilerini görünce de bir çeşit teselli bulduklarını bilmiyordum. Bizden nefret etmek için bir sebepleri yoktu ve zevklerinin vahşeti özellikle çok asap bozucuydu; çünkü bize yabancıların, dışlananların bile diğerlerinin eziyetine eziyet katmayı isteyecek denli insanlıktan çıkabileceklerini göstermişti.” Hiçbir insani duyguya sığmayan ve açıklaması olmayan insanlık dışı bir muameleyle karşı karşıya kalmaları akıllarını dondurmuştur. “Kurbanı olduğumuz insaniyetsizliğe dair o gizli farkındalık, o bastırılmış duygular aklımızı donuklaştırmıştı.” Yinede bunu bir korunma aracı olduğunu düşünür. “Ruhun donması bir kendini koruma aracı.”

İçinde bulundukları ,yada içine düşürüldükleri felaketin anlatılmaz olduğu kadar anlaşılmaz ve açıklanmazdır da, Kandoyan maruz kaldıkları felaketin akılalmaz boyutlarını şu cümlelerle ifade eder: “Atılacak hiçbir demirin yetmeyeceği denli derin sulara taşındığımızı, üzerimizde asılı duran felâketin serinkanlı bir değerlendirme ile geçiştirilemeyecek denli muazzam olduğunu biliyordum.”

Kandoyan kendilerine yapılan iyilikleri de unutmaz bozkırdaki sürgün kampında kendilerine yardımcı olan jandarmayı yıllar geçse de hatırındadır ve askerin davranışına evrensel bir değer yükler. “Oğlan büyüyüp de yetişkin bir erkek olduğunda bu jandarma kendisi için iyi kalpli bir insandan çok daha fazlasını ifade etmeye başladı. Tehcir yıllarından sağ kurtulacak denli şanslı olmuş, sonrasında ise bu tehcirden daha az acılı ya da ümit kırıcı sayılamayacak başka deneyimlerden geçmişti. Ama tüm bunların ortasında her zaman Anadolu ovalarındaki bu sıradan, okuma yazması olmayan, silahlı muhafızı insanlığın, daha derin bir maneviyatın, daha kalıcı insani niteliklerin simgesi olarak aklına getirebiliyordu. Bu adam, tek bir insanın çilesinde ve adanmışlığında bütün ruhların akrabalığını hissetmişti. Aileye sağladığı su, bir inanç eylemiydi, kendi ruhunun özgürlüğünde keşfettiği şeyin evrenselliğine olan inanç.”

Savaşın sona ermesiyle çilelerinin bitmesini beklerler, ancak durum eskisi gibi değildir ve hiç olmayacaktır. ”Savaş sona erdi. Müttefiklerin zaferi üzerine tehcir edilenlerden sağ kalanlar evlerine geri döndü. Yeni bir barış ve istikrar döneminin eşiğinde olduklarını sandılar. Ancak müttefik işgal kuvvetlerinin ülkeden çıkarılmasından sonra Mustafa Kemal’in önderliğinde kurulan ulus-devletin sloganı Türkiye Türkler içindir oldu. Gayrimüslim azınlıklar için hoşgörü ya azdı ya hiç yoktu.” Yeni bir sancılı süreç başlayacaktır.

Okul müdürlerinin dilinden kayıpları ifade ederken Kandoyan’ın kullandığı kelimeler halkına bir vasiyet gibidir: “[B]izim gibi neyi kaybetmek üzere olduğunu hisseden ve bilen insanlar için bu süreç derin bir acı sebebidir. Dil ve edebiyat evrensele, hakikat diye bildiğimiz şeye, insan deneyimi içinde kalıcı olan şeye açılan kapılardır. Değer verdiğimiz ve sevdiğimiz bir şeyden vazgeçmek zorunda bırakıldığımızda en azından kaybımızın büyüklüğünü fark etmeliyiz. Bunu idrak etmek ne kadar acı verici olsa da bizim insanlığımızı korumamızı da bu idrak sağlar.”                  

[1] Ohannes Aram Kondayan, Sandıktaki Hatıralar, Çocukluk, Tehcir, İstanbul, çev. Karin Karakaşlı, Boğaziçi Ün. Yayınları, 2013

Akunq.net          

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *