Ermeni Soykırımı’na Arap Coğrafyasından Bakmak

Dilek Işık 

Ermeni Soykırımı’nın, bir akademik çalışma sahası olarak izdüşümü, soykırım terimini irdeleme boyutunu çoktan aştı ve soykırımın iç ve dış dayanaklarını temellendirme noktasına geldi. Yaşanan felaketin failleri, kurbanları, süresi, işleyişi, sebep ve sonuçları üzerine yapılan araştırmalar; günbegün irdeleme alanlarını genişleterek farklı odak noktaları belirlemeye olanak sağladı. İletişim Yayınları’ndan çıkan, Emre Can Dağlıoğlu’nun derlediği Arapların 1915’i ise bu meseleyi coğrafya unsurunu merkeze alarak inceleyen faal bir çalışma.

Arapların 1915’i, soykırımın aktif mecrası olarak görülen İstanbul ve Anadolu’nun dışına çıkarak Arap coğrafyasında olup biteni, coğrafyanın ev sahiplerinin bakış açısına dayanarak analiz ediyor. Dört bölüme ayrılan ve on makaleden oluşan kitapta, Ermeni Soykırımı’nın Arap dünyasındaki yankıları sosyokültürel, politik, cinsiyet çalışmaları gibi belirli yönlerden sunulurken gazete ve hatıratlar aracılığıyla da elde edilen çıkarımlar somutlaştırılıyor. Yiğit Akın da kitaba yazdığı önsözde, çalışmanın özgünlüğünü, çeşitliliğini, coğrafi ve zamansal çerçevede düşünmeye davetini ve de sonraki araştırmalara bir çağrı olma niteliklerini vurguluyor.

Birinci bölüm, Hamit Bozarslan’ın “İttihatçılık, Arap Vilayetlerini ve Kürdistan’ı Seviyor Muydu?” ana başlıklı makalesinden ibaret. Bozarslan, Osmanlı ve Arap ilişkisinin tarihçesini inceliyor ve bu ilişkinin bilinmedik boyutunu gün yüzüne çıkararak, arada yüzyıllardır süregelen sıkı bir dostluğun bulunduğu tahayyülünü yok ediyor. Makalenin dayanağını oluşturan “İttihatçıların ‘vatan’ tasavvurunda Arap âleminin, hatta Kürdistan’ın önemli bir yer tutmadığı” hipotezi İttihatçıların vazgeçmediği Turan projesi bağlamında ele alınıyor. İttihatçılara göre, özünde Osmanlı’nın bir imparatorluk mertebesine erişmesinde etkili olan Arap ve Kürt vilayetleri, çoktan ele geçirilmiş “boş arazi” konumundaydılar ve Orta Asya ve Kafkasya bölgesi kadar önem arz etmiyorlardı. Bozarslan “İttihatçılık neden güneye yönelmedi?” sorusunu da bu bağlamda inceliyor ve onların asıl odak noktasını oluşturan bölgenin Turan projesi kapsamına giren coğrafya olduğunu yineliyor. Bu çıkarım, Ermenilerin, Arapların, hatta Kürtlerin gözden çıkarıldığını; Türklük kimliği altında diğer etnik topluluklara uygulandığı verilerle sunulan sistematik şiddetin varlığını kanıtlıyor. Öte yandan, bu zihniyetin vatan ve Türklük algılarının beraberinde Ermenilere karşı oluşan bir “aşağılık kompleksi” olgusunu soykırım temasının ana unsuru olarak hesaba katılıyor. Konuya bu açıdan bakmak, küçümsenmeyecek bir polemik değeri taşıyor kuşkusuz. Ermeni Soykırımı yörüngesine yeni bir soluk getiren bu çalışmaya iddialı bir başlangıç.

Kitabın ikinci bölümü Nora Arissian’ın “Arapça Gazetelerde Ermeni Soykırımı”, Emre Can Dağlıoğlu’nun “Korku Propagandası: Ermeni Soykırımını Bir Bedevi Asilzadesinin Kaleminden Okumak” ve Samuel Dolbee’nin “İmparatorluğun Sonundaki Çöl: Ermeni Soykırımının Çevre Tarihi” başlıklı makalelerinden meydana geliyor. Arissian, soykırımın Araplar ve Arap coğrafyası üzerindeki etkilerini gazete haberleri aracılığıyla somutlaştırırken, yaşanan felaketin trajik ama bir o kadar da gerçekçi boyutlarını algılayabilme olanağı sağlıyor. Arapça gazetelerde soykırım kelimesine eşdeğer güçlü sıfatların kullanımına değinerek, soykırımın Arap camiasının tansiyonunu yükselten, toplumda korku uyandıran bir trajedi olduğunu vurguluyor. Dağlıoğlu ise Bedevi asilzadesi Faiz el Ğüseyn’in Madabih fi Erminya [Ermenistan’daki Katliamlar] eseri aracılığıyla soykırıma tanıklıkların oluşturduğu dinamizmi açığa çıkarıyor. Faiz’in yazdığı metin, 1915-16’da özellikle Diyarbakır’da şâhit olduğu Ermeni katliamlarını ihtiva ediyor. Faiz, temelde metnini “Ermenilerin mutlak kurban, Türklerinse barbar katil olduğu” ana fikrine dayandırıyor. Dağlıoğlu ise bu fikri besleyen etkenin geçmişten gelen Osmanlı-Arap ilişkileri doğrultusunda canlandığı kanısıyla, metni daha açık ve anlaşılır bir hâle getirebilmek amacıyla Şerifi propagandayı inceliyor. Aradaki İslami birliğin de onarmaya yetmediği incinmiş bu bağ, Bozarslan’ın da değindiği Turancılık çabasının etkileri kapsamında inceleniyor: Faiz’in İttihatçıların beslendiği aşırı milliyetçiliği soykırımın gerekçesi olarak ele almasının Şerifi propaganda analitiğiyle de uyuştuğu görülüyor. Buna bağlı olarak, iki makalenin de değindiği noktalarda oluşan bu çok yönlü paralellik, vardıkları kanıları pekiştiriyor. Bölümün son makalesinde Dolbee, odağı tekrar coğrafi konuma getirerek “çöl” kavramını Ermenilerin tehcir sonrası ölüm kalım savaşı verdiği simgesel bir inceleme noktası olarak irdeliyor. Dolbee, Ermenilerin gönderildiği Cezire’nin coğrafi tahlilini sunarken, onlar için zor da olsa bir yaşam alanı hâline gelen çöllerle arasında sembolik bir bağ kuruyor. Ulus-coğrafya arasındaki bu bağla, ıssız ve boş çöllerin keyfiyeti Ermenilere verilen değerden azade görülmüyor. Böylece Ermenilerin çöl şartlarında hayatta kalsa bile asimilasyon ve köleleştirme politikalarıyla baş başa kalışı temellendiriliyor.

Üçüncü bölümde yer alan Anna Aleksanyan’ın “Soykırım Süresince Araplarla Zorla Evlendirilen Ermeni Kadınların Özgürleştirilmesi Meselesi” adlı makalesi, soykırım özelinde kadın çalışmaları ve cinsiyet araştırmalarına yeni bir soluk kazandırırken, kadınların maruz kaldığı asimilasyon ve köleleştirilme meselesine değiniyor. Araplaştırılan Ermeni kadınların birçoğunun soykırım sonrası yaşamını kökleri ve evinden uzakta geçirmesi, bunun sonucunda dönme cesareti gösteremeyecek ölçüde asimile oluşları inceleniyor. Halbuki soykırıma maruz kalmış bir milletin yeniden doğuşunun mucizesi kadınlar ve çocuklarında saklı. Kitapta, Ermeniliğe karşı yürütülen bu olumsuz çabaların ardından, elde kalan derme çatma yuvaya dönme cesaretine sahip olan kadınların motivasyonu değerlendirilmemesi, bir eksiklik olarak göze çarpıyor. Fakat bu durum, kadın çalışmalarına, farklı bir perspektiften bu konuya yönelme konusunda esin kaynağı oluşturuyor. Narine Margaryan’ın “Emir Faysal Bin Hüseyin’in 1918-1928’de Ermeni Mültecilere Dair Siyaseti”, Keith David Watenpaugh’un “Cihan Harbi’ni Hatırlamak: Alegori, Yurttaşlık Erdemi ve Muhafazakâr Tepki” ve Victoria Abrahamyan’ın “Harici Vatandaşlar: Fransız Mandası Suriyesi’nde Kimlik Etiketleme ve Kimlik Söylemi (1920-1932)” adlı makaleleri bölümün devamında yer alıyor. Margaryan, Suriye’de Emir Faysal yönetimi sırasında yürütülen Arap-Ermeni ilişkilerini inceliyor. Watenpaugh yine Faysal dönemi Suriyesi yörüngesinde Tabbakh ve Ğazzi’nin tarihsel çalışmaları üzerinden tarihyazımına katkıda bulunuyor. Buraya kadar yapılan çıkarımlar ışığında, Arap-Ermeni ilişkilerinin daima müspet ve yapıcı bir seviyede ilerlediği varsayımı yapılabilir. Ancak Abrahamyan ise konuya tamamen farklı bir perspektiften yaklaşıyor ve bu ilişkiyi Fransız mandası altındaki Suriye’de zuhur eden milliyetçilik akımı üzerinden değerlendiriyor. Böylece farklı dinamikler odağında gelişen ilişkinin ters ve olumsuz bir yüzü de okura nakledilmiş oluyor. Çoğunlukla yapıcı bir irtibatın yansıtıldığı makalelerden müstakil bir biçimde, ilişkinin kopma noktasına geldiği belirli olayların aktarımına dair noksanlık bir nevi giderilmiş oluyor.

Kitabın son ve dördüncü bölümünde Şule Can’ın “Musa Dağı Ermeni Direnişi, 1939 Göçü ve Araplar” makalesi ve Rashid Khalidi’nin “Birinci Dünya Savaşı’nın İyileşmeyen Yaraları: Ermenistan, Kürdistan ve Filistin” adlı makalesi yer alıyor. Can, Musa Dağı Direnişi’nden 1939’a değin uzanan süreçte Ermenilerin yaşadığı umarsızlık anları ve geliştirilmeye çalışan savunma stratejilerini, Arap Alevilerin ettiği tanıklıklar aracılığıyla kayda geçiriyor ve soykırım literatürüne çarpıcı bir katkıda bulunuyor. Son olarak Khalidi, Birinci Dünya Savaşı sonrası Orta Doğu’da güdülen siyasal politikaların Filistin, Kürt ve Ermeni halklarına yaşattığı ulusal travmalar üzerinde duruyor ve bu halklar arasında milli bağımsızlık trajedisi bağlamı üzerinden bir okuma yöntemi sunuyor.

Arapların 1915’i, Ermeni Soykırımı’nı alışılagelmiş Türk ve Ermeni perspektiflerini bir kenara koyarak, Arapların gözünden inceliyor ve analiz edilecek yeni bir alternatif saha yaratıyor. Bu yeni bakış açısı, soykırımı belirli bir zaman dilimi ve coğrafya içinde meydana gelmiş olaylar sürüsü olarak ele almak yerine, başta politik ve coğrafi olmak üzere diğer unsurlar üzerinden irdeleyerek, soykırım kavramını yeniden üretiyor ve biçimlendiriyor. Bunu yaparken Arapları olumlu ya da olumsuz yönde bir niteleme veya etiketleme amacı gütmüyor, yalnızca mesele çeşitli açılardan okura sunuluyor ve okurun kendine has bir değerlendirme yapması arzu ediliyor. Bu alanda bir ilk olma mertebesi kitabı belirli unsurları incelemede kimi açıdan toy bırakabilir, ancak bu sahayı ve de keşfedilmemiş diğer alanları araştırmada esin kaynağı olması açısından bu kitap bir meydan okuma.

* Bu yazı, ilk olarak Toplumsal Tarih dergisinin Mart 2022 tarihli sayısında yayınlanmıştır.

https://nehna.org/ermeni-soykirimina-arap-cografyasindan-bakmak/

 

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *