4 Mayıs 1937, Dersim Tertelesi’nin başladığı tarih: Dersim ‘Son Kale’ olarak görülüyordu

Bugün Dersim Tertelesi’nin 85. yıl dönümü. En az 70 bin insan öldürüldü, on binlerce insan yerinden yurdundan sürüldü. Aradan 85 yıl geçmesine rağmen yaşananların etkileri devam ediyor.

Esra Çiftçi

Dersimliler için 4 Mayıs 1937 önemli bir tarihtir. Çünkü TBMM’de 4 Mayıs 1937’de toplanan Bakanlar Kurulu “1937 yılında yapılan Tunceli Tenkil Harekâtına Dair Bakanlar Kurulu Kararı” aldı. Bu karar Dersim Tertelesi’nin resmi başlangıç tarihi oldu.

4 Mayıs 1937 yılında alınan Bakanlar Kurulu kararıyla, Dersim coğrafyasında tarihte eşi görülmemiş bir katliama imza atıldı. Katliamda en az 70 bin insan öldürüldü, on binlerce insan ise yerinden yurdundan sürüldü.

Bugün Dersim Tertelesi’nin 85. Yıl dönümü. Aradan 85 yıl geçmesine rağmen katliamın etkileri hala devam ediyor. Bakanlar Kurulu bu kararı almakla neyi amaçladı? 4 Mayıs neden soykırım günü olarak kabul ediliyor? Dersim 37-38 katliamı nelere, hangi sonuçlara yol açtı? +Gerçek olarak tüm bu soruları tarihçi, araştırmacı, akademisyen ve yazarlara sorduk.

“RESMİ TARİHÇİLERİN İDDİA ETTİĞİNİN AKSİNE, DERSİM DEVLETİN GİREMEDİĞİ BİR COĞRAFYA DEĞİLDİ”

+Gerçek’e konuşan, Tarihçi-Yazar Ayşe Hür, “Önce şunun altını çizelim: 2014 yılında Radikal’de yayımlanan ‘Dersim hakkında kuyruklu yalanlar’ başlıklı yazımda ayrıntılı olarak anlattığım gibi, resmi tarihçilerin iddia ettiğinin aksine, Dersim devletin giremediği bir coğrafya değildi. Dersimli eşkıyalık yapıyorsa yoksulluktandı ama Dersimli o tarihte ordu veya Adana vilayeti ne kadar veriyorsa o kadar da devlete vergi veriyordu, asker de” diyerek söze başlıyor.

Hür, Dersimli Kemalistlerin, “Devrim Kanunlar’ına (Türkçe eğitime, kıyafet kanunlarına, laikliğe) karşı olmadığını aksine bunlara “muti” (bağlı, sadık) olduklarını buna örnek olarak da ilk fötr şapka giyenlerden birinin Seyit Rıza olduğunu belirtiyor. Dersim’de kesinlikle bir isyan olmadığını, sadece devletin Dersim’i zapt-u rapt altına alma harekâtına karşı bir öz savunma olduğunu söyleyen Hür, sözlerini şöyle sürdürüyor,

“Bunlar olmasaydı bile devletin Dersim’e topuyla, tüfeğiyle, mitralyözüyle bombasıyla, İhsan Sabri Çağlayangil’in itiraf ettiği gibi mağaralara doldurup zehirli gazla öldürmesi mi gerekirdi? Resmi raporlara göre bile 13.806 insanı öldürüp, bir o kadarını da ülkenin dört bir yanına savurması mı gerekirdi? Devletin Dersim’den aslında ne istediğini devletin kendi ifadeleriyle özetleyebiliriz. 1925’te Şark Islahat Planı’nı hazırlarken Ankara “vazifemiz, Türk vatanı içinde bulunanları mutlaka Türk yapmaktır. Türklüğe ve Türkçülüğe muhalefet edecek unsurları kesip atacağız. Vatana, hizmet edeceklerde arayacağımız nitelikler her şeyden evvel o adamın Türk ve Türkçü olmasıdır. Dersimli okşanmakla kazanılmaz. Silahlı kuvvetlerin müdahalesi Dersimliye daha çok tesir yapar ve ıslahın esasını teşkil eder. Dersim evvela koloni gibi nazarı itibara alınmalı. Türk camiası içinde Kürtlük eritilmeli, ondan sonra ve tedricen öz Türk hukukuna mazhar kılınmalıdır” demişti”

“1937’DEKİ TÜRK-SÜNNİ DEVLET AKLININ OSMANLI’DAN BERİ UYGULADIĞI KLASİK BASTIRMA EYLEMİNE BENZİYOR”

Hür, Dersimlilerin Ankara’nın gözünde etnik ve dinsel olarak hem Kürt hem Kızılbaş hem Ermeni dostu, asırlardır ihmal edilmiş sosyo-ekonomik yapısıyla Cumhuriyet’in hızlı modernleşme projesine uyum sağlayamadığı ya da bunu yaparken büyük emek ve para harcanması gereken “vahşi”, “ilkel” bir coğrafyanın insanları olduğunu ifade ediyor. İttihatçılığın bir devamı olarak Kemalistlerin tipik sosyal Darwinciler olarak bu tür sorunları “habis ur”, “tümör” gibi tıbbi terimlerle ifade ettiklerini söyleyen Hür şöyle devam ediyor,

“Bu sorunu böyle tabir edince de tedaviyi de “kesip atmak”, “söküp atmak” gibi tıbbi terimlerle ifade etmeleri doğal olmalı. Dersim işte bu yaklaşımın test alanı olarak seçilmişti. Anadolu’nun ortasında, dağlarla çevrili olduğu için dış etkiye ve yardıma kapalı, Ankara’nın kafasındaki “tedaviyi” rahatça uygulayacağı “küçük” bir laboratuvar. Bu laboratuvardan edinilecek deneyimlerin başka bölgelerdeki “Türkleştirme” ameliyeleri için bir tecrübe olacağı düşünülmüş olmalı. Nitekim ilk öngörüleri haklı çıktı. Devlet Dersim’i zapturapt altına almak için en sert tedbirleri almaya kalktığında, Seyit Rıza’nın etrafında kenetlenen altı aşiret öz savunma için harekete geçti ancak Dersimli aşiretlerin çoğunluğu onlara destek vermedi. Hatta bazı aşiret reisleri devletin yanında yer aldı”

Bölge dışındaki Alevi ve Sünni-Şafii Kürtlerden sembolik adımlar dışında ciddi bir destek gelmediğini ve Dersimlilerin Seyit Rıza önderliğindeki öz savunmasının kolayca ezildiğini söyleyen Hür, ardından “kanserin metastaz yaptığı” düşünülen bölgelerde ikinci aşamaya geçildiğini, 1937 ve 1938’in iki ayrı safahat olduğunu belirtiyor. 1937’deki Türk-Sünni devlet aklının Osmanlı’dan beri uyguladığı klasik bastırma eylemine benzediğini söyleyen Hür, 1938’de Ermeni, Süryani ve Pontus soykırımında şahit olunan etnik temizlik harekatlarının benzerinin uygulandığını ifade ediyor ve sözlerini şöyle bitiriyor:

“Peki bunca kan döküldükten sonra bilanço nedir derseniz, nereden baktığınıza göre değişir elbette. Ama genel bir tablo çizmek gerekirse, bütün uzlaşma çabalarına rağmen ne Dersimli devletin gözüne girebildi ne devlet kullandığı korkunç yöntemlere rağmen Dersim’i Türkleştirebildi ne Dersimli kendi öz kimliğini güçlendirebildi ve öz taleplerini ifade edebildi ne de Kürt siyasal hareketinin parçası olabildi. Bugün Dersim’de yaşananlar hakkında sadece 4 Mayıs’lardan 4 Mayıs’lara konuşuyorsak bunun nedenleri üzerinde daha çok düşünmemiz gerekir”

“DERSİM ‘SON KALE’ OLARAK GÖRÜLÜYORDU”

+Gerçek’e konuşan yazar Hüseyin Ayrılmaz ise Dersim’in Osmanlı İmparatorluğu’ndan Cumhuriyet Türkiye’sine çözümlenmeyen bir sorun olarak kaldığını, kurulacak yeni Cumhuriyetin halklara bir yenilik ve tanınma hakkı vaat ettiğini ama bunu yerine getirmediğini söylüyor. Kürt halkının temsilcilerinin bir umutla savaşa katılıp yeni kurulan devletin kurucu kadroları arasında yer aldığını söyleyen Ayrılmaz, çünkü kurulmakta olan yeni devletin, Kürtlerin ve Türklerin ortak devleti olacağını, fakat Lozan’dan sonra verilen sözlerin unutulduğunu, itiraz edenlere de ya sürgün ya da darağacının reva görüldüğünü ifade ediyor ve sözlerini şöyle sürdürüyor,

“Kürt halkı bu aldatılmışlığı kabul etmedi. Koçgiri’de dillendirilen statü edinme isteği başta Şeyh Said, Ağrı ve Zilan olmak üzere birçok yerde devam etti. Ama Kürtlerin tüm hak, hukuk mücadeleleri “isyan” olarak görülüp şiddetle bastırıldı. Osmanlı’dan bu yana otonom varlığını sürdüren Dersim ise “son kale” olarak görüldüğü için katliamın en şiddetlisine maruz kaldı. 4 Mayıs 1937 tarihinde alınan Bakanlar Kurulu kararıyla bu “son kale de” dünyada eşi benzeri az bulunan bir soykırım yapıldı. Yakın tarihimize “38 Katliamı” olarak geçen Dersim Tertelesi, yüzyıllar boyunca bağımsız yaşamış bir halkın, bu statüsünü koruma çabasından başka bir şey değildir ama bu insani talebe katliam ve sürgünle cevap verildi”

“İNKAR VE ASİMİLASYON TÜM BOYUTLARIYLA DEVAM EDİYOR”

1938’den bu yana devralınan inkârcı ve imhacı geleneğin bugün de yeni politik versiyonları ile uygulandığını söyleyen Ayrılmaz, aradan 85 yıl geçmesine rağmen inkâr ve asimilasyonun tüm boyutlarıyla devam ettiğini belirtiyor. Mevcut sistemin hala dünün referansları üzerinden yol aldığını, Kürt halkının talepleri söz konusu olduğunda Ankara partilerinin anında ulusal zırha büründüklerini söyleyen Ayrılmaz yapılması gerekenleri şöyle sıralıyor:

“1937-38 yıllarında Dersim’de bir soykırım yapıldığı resmen tanınsın ve toplumsal barışımız için gerekli yüzleşme yapılsın.

Dersim Soykırımı’nda ne kadar insanın katledildiği resmen açıklansın.

Katliamdan sonra, başta evlatlık verilen çocuklar olmak üzere sürgün edilen tüm insanların akıbeti açıklansın.

Başta Seyit Rıza ve oğlu olmak üzere idam edilenlerin mezar yerleri açıklansın.

Halkımıza soykırımı hatırlatan “Tunceli” isminin yerine coğrafyanın kadim adı olan “Dersim’in kullanılması için yasal düzenleme yapılsın”

“AMAÇ DERSİM’İN TÜRKLÜĞE KAZANDIRILMASI”

+Gerçek’e konuşan tarihçi-akademisyen Zeynep Türkyılmaz, 4 Mayıs Bakanlar Kurulu kararıyla Dersim’de yerleşim yerlerinin tahribinden, insanların topraklarından göç ettirilmesine kadar, Dersim’in Türklüğe tekrar kazandırılması ve asırlardır sürdüğü iddia edilen Dersim sorununun kökten bir çözüm sağlayacak mekanizmaların devreye sokulması kararının alındığını söylüyor. Cumhuriyet kadroları açısından bu kararın öncesinde Dersim meselesinin etnografik iktisadi ve sosyo-kültürel olarak çalışılan bir süreç olduğunu ifade eden Türkyılmaz sözlerine şöyle devam ediyor,

“1925’ten itibaren değişik Kürt kesimleri sorun olarak tanımlanmaya başlanıyor. Ancak etnografik olarak Dersim’e her zaman ayrı bir ilgi var. Cumhuriyet eliti açısından Dersim’in en rahatsız edici tarafı yeni ulus devleti için tahayyül ettiği makbul kimlik kategorilerinin sınırlarını zorlamasıydı. Bu dönemde hazırlanan raporlarda bu gerilimi çok net görüyorsunuz, Dersimliler Kızılbaşlık, Ermenilik, Kürtlük ve Türklük arasına sıkışmış bir ara kategori olarak tanımlanıyor. Aslında Osmanlı dönemi raporlarında da Dersim’i benzer şekilde ara bir kategori olarak tanımlayan ifadeler var ancak Osmanlı döneminde bu ‘sorun’ var olan meselelerden sadece birisi ve fiziksel olarak da ideolojik olarak da ‘çözümü’ sağlayacak mekanizmaları mevcut değil. Cumhuriyet döneminde ise yeni siyasal oluşum açısından varoluşsal bir sorun olarak algılanıyor”

“1938’DE 1937 İLE KIYASLANMAYACAK BİR YIKIM YAŞANDI”

1937 kararlarının ve bunların uygulanmasında başvurulan hava bombardımanı, zehirli gaz, toplu katliamlar ve çocukların ailelerinden alınması gibi mekanizmaların şiddeti ve yol açtığı yıkımın son 10 yıl içinde toplumsal alanda yoğunlukla konuşulduğunu söyleyen Türkyılmaz, ancak yaşanan acılarla yüzleşip, siyasi olarak sorumluluk alma ve tazmin etme yoluna gidilmediği gibi siyaseten araçsallaştırılıp, günlük ihtiyaca göre yeniden dönüşüme girdiğine dikkat çekiyor.

Kararın 37’de alınmasına rağmen “Tertele” olarak adlandırılan soykırımsal şiddete referans olarak sürekli 38’in verildiğini çünkü 38’de 37 ile kıyaslanmayacak bir yıkım yaşandığını belirten Türkyılmaz, bugüne kadar yaşanan şiddetin detayları ile anlatıldığını ama sonrasının pek de anlatılmadığının altını çizerek sözlerini şöyle sürdürüyor,

“Oluşturulan yasak mıntıkalardan zorunlu göçe tabi tutulan 1915’ten kurtulabilmiş Ermenilerin de içlerinde bulunduğu Dersim ahalisi 1947 yılına kadar ‘batıda’ sürgüne tabi tutuldu. Bu süre boyunca bulundukları yerlerde hep şüpheli, hareketleri kontrol edilmesi gereken doğulu Kürtler olarak yaşamanın zorluğunun yanı sıra vatandaş olarak da başka bir kanuna maruz bırakıldılar. 47’den sonra ‘normalleşme’ ile birlikte belki de ilk defa yaşadıkları şiddeti anlamlandırmaya ve ortaya çıkan travmayla mücadele etmeye çalışan, bir yandan da tekrarını önlemek için kendilerine pozisyon ve stratejiler bulmaya çalışan bir toplum görüyoruz. Örneğin Dersim’deki eğitim meselesini hem devletin medenileştirme hem de Dersimlilerin hayatta kalma stratejilerinden bağımsız düşünmek mümkün değil. Ancak bütün bu çabalar hem siyaseten kendini Dersimli tanımlayanların hem de Tuncelili olarak görenlerin devlet açısından tehlikeli ve makbul olmayan vatandaş olarak damgalanıp, ayrımcılığa maruz bırakıldığı gerçeğini değiştirmedi”

“TUNCELİ ASİMİLASYON PROGRAMINININ BİR PARÇASI OLARAK DEVLETİN DERSİM’E VERDİĞİ ZORAKİ BİR ADDIR”

+Gerçek’e konuşan Yazar Munzur Çem, bu konu üzerinde düşünürken soykırımı Türkiye Cumhuriyeti devletinin herhangi bir tarihte, herhangi bir yöreye karşı izlediği tekil olaylar şeklinde algılamamak gerektiğini söylüyor. Türk devletinin kurulduğu günden itibaren izlediği Kürt politikasının, ana hatları itibariyle bir soykırım politikası olduğunu söyleyen Çem, 1926 Şark Islahat Planı’nın, devlete ait soykırım politikasının en dolaysız belgesi olduğunu belirtiyor. Dersim’in ise bu planın hayata geçirilmesinde her zaman özel bir yere sahip olduğunu söyleyen Çem, Dersim’i imha planının 1926 yılında kararlaştırıldığını, Genelkurmay belgelerinde de yer almakta olduğunu, 4 Mayıs’ın soykırım günü olarak kabul edilmesinin, soykırım için düğmeye basma anlamına gelen Bakanlar Kurulu Kararı’nın alındığı gün olması olduğunu ifade ediyor ve sözlerini şöyle sürdürüyor,

“O gün Bakanlar Kurulu devlet başkanı Mustafa Kemal ile Genelkurmay başkanı Fevzi Çakmak’ın da katılımıyla toplanmış ve askeri hareketi başlatma kararı almıştır. 1937-1938’de Türk ordusu Dersim’i yakıp yıkarak bir harabeye çevirdi, on binlerce insan katletti, on binlercesini ise sürgüne gönderdi. Dersim’de oldukça geniş bölgeler yerleşime kapalı alanlar haline getirildi. (Memnu Mıntıka) Devlet, 1938’den sonra sadece sürgüne gönderilen Dersimlilere değil, yaşamını Dersim’de sürdürenlere karşı da çok tahripkâr bir asimilasyon programı hayata geçirdi. Tunceli, asimilasyon programının bir parçası olarak devletin Dersim’e verdiği zoraki bir addır. Dersim ise bu yöre halkının dil, kültür, kimlik, inanç ve bağımsız yaşama isteminin sembolüdür.”

Çem, “Bu dava genç Tunceli’nin Dersim hakkında açtığı davadır” sözünün İstiklal Mahkemesi savcısının 1937’deki yargılama sırasında söylediği bir söz olduğunu, bu sözün devletin Dersim halkına karşı izlediği sindirme ve yok etme projesinin fotoğrafı olduğunu belirtiyor ve son olarak “Tunceli devlete, Dersim ise onun halkına ait birbirlerine karşı iki addır” diyor.


Artı Gerçek

Leave a Reply

Your email address will not be published.