Selimpaşa’nın azizesi Paraskevi’nin hayatına yolculuk

Sıradan bir günde, sıradan bir saatte yolum hiç aşina olmadığım sokaklara düştü. Sokaklar sanki bana çok tanıdık ama bir o kadar da yabancıydı. Selimpaşa’nın sokaklarını gezerken kendimi ya Heybeli Ada’da hissettim ya Bozcaada’da. “Buralardan Rumlar geçmiş” dedim. Kesin Rumlar… Rumlar, ama şimdi gitmişler. Sokaklarda hiç Rum yok. “Yazık” dedim içimden, gençliğim geldi aklıma, arkadaşlarım Yorgo, Eleni, Kosta, ne güzel gülerdik beraber. Madam Katina bana çörek verirdi, en çok onun çöreğini severdim… Özledim.

Bu duygularla sokaklarda ilerlerken arkadaşım ve ben bir kafeye oturduk. Ben ona içimdekileri anlatırken, gözüm kafenin içerisindeki eski bir fotoğrafa takıldı. Fotoğraf, eski bir Selimpaşa fotoğrafıydı. Dikkatlice incelerken, kendimi kafenin sahibi olan Selçuk Bey’e sorular sormaya başlarken buldum. Biraz sonra masama geçtiğimde, Selçuk Bey yanımıza geldi, “Bu kitap benden size hatıra olsun” deyip masaya ‘Azizenin Duası’ kitabını bıraktı. Ben de o kitabın üstüne kalbimi…

İnsanın gitmesi veya ölmesi, yok olması anlamına gelmiyor bana kalırsa. Ardında onu hatırlayan, seven birilerinin olması, onu anması önemli. Selçuk Kıroğlu ile, Selimpaşa’da yaşamış Azize Paraskevi’nin hayatından yola çıkarak kaleme aldığı kitabı vesilesiyle söyleştik.

‘Azizenin Duası’ romanınız, aynı zamanda ilk kitabınız. Rum bir azize hakkında bir roman yazmaya nasıl karar verdiniz?

Silivri, Selimpaşa’da doğdum. Burada babamdan yadigâr 36 yıllık bir restoranın işletmecisiyim. Aynı zamanda senaryo ve kitap yazarıyım. Selimpaşa’da doğmuş ve yaşayan biri olarak, yaşadığım yerin tarihini araştırdığımda Azize’nin bilinen hikâyesi ilgimi çekti ve hikâyem böyle başladı diyebilirim. Bizden önce burada yaşayan ilk hemşerilerimizin bıraktıkları mimari yapılar, eski sokaklar insana bir hikâyenin içindeymiş hissi veriyor zaten. Hikâyeyi görmenin aynı kültürden gelmekle ilgili olduğunu düşünmüyorum, mesele doğru ‘bakmak’ ile ilgili bence.

Kitabınız yarı kurmaca, yarı gerçeklere dayanıyor. Dolayısıyla tarihler arası yolculuk yaparken bir maceradan diğerine sürükleniyoruz. Bu kadar gerçek bilgilerin içinde kurmacanın neresi olduğu bile çoğu zaman anlaşılmıyor. Hayaliniz ve azizenin yaşantısı bütünmüş gibi ilerliyor. Bunu başarmak için muazzam bir araştırma yapmışsınız. ‘Azizenin Duası’ kitabı nasıl ortaya çıktı?

Azize’yle ilgili ulaşabildiğimiz bilgiler çok fazla değil aslında. Çok eski dönemlerde yaşadığı için sınırlı kaynaklara sahibiz. Özetle bilgi verecek olursam, Azize’nin hastalara ve düşkünlere yardım ettiği, yani şifacı bir yanı olduğunu biliyoruz. Döneminde denizcilerin uğrak yolu olan Epivates’e, bugünkü adıyla Selimpaşa’ya gelen denizcilerin dualarında da ismi geçermiş. Benim ilgimi çeken kısmı Azize’nin buradan ayrılıp Kudüs’e gitmesi ve eve dönmesine 13 km kala ömrünün son bulması. Evine kavuşamadan ölmesi bana biraz trajik geldi doğrusu. Acaba neden dönmüş olabilir diye düşünürken bu hikâye ortaya çıktı. Yani yolculuğu doğru ama ayrıntılar kurgu.

Bize Azize Paraskevi hakkında bildiklerinizi anlatır mısınız?

Hosia (Azize) Paraskevi 910-930 yılları arasında, yani 10. yüzyılın ikinci yarsında Bizans Trakyası’nda yaşamış ve Epivates’de doğmuş. Ailesi iyi bilinen ve saygın bir aileymiş. Büyük kardeşi Evtimos, Maydos (Eceabat) metropolitiymiş ve ölümünden sonra ona da aziz payesi verilmiş. Azize Paraskevi, rahibe olduktan sonra Kudüs’e gitmiş. Daha sonra İstanbul’a geçmiş, oradan da Epivates’e dönerken bugünkü adı ile Kallikrateia’da (Mimarsinan) 27 yaşındayken yaşamını yitirmiş ve burada toprağa verilmiş.

Silivri’deki rivayete göre Paraskevi daha 10 yaşındayken İsa’nın sesini duymuş ve kendini dine adamaya karar vermiş. Yine rivayete göre sıklıkla dilenci kılığına girer ve varlığını yoksullarla paylaşırmış. Ailesini kaybettikten sonra evini terk edip beş yılını İstanbul’daki yıkık Meryem Ana Kilisesi’nde geçirmiş. İstanbul’dan sonra Kutsal Topraklara gitmiş, Kudüs’ü ziyaret etmiş ve Ürdün çölünde uzun yıllar yaşamış. Ölümün yaklaştığını sezdiğinde İstanbul üzerinden Selimpaşa’ya dönmüş ve iki yıl sonra da, 27 yaşında ölmüş. Akrabaları olmadığından şehir surları dışına yabancı ve kimsesiz olarak gömülmüştür.

Uzun yıllar unutulan mezarının yakınlarına bir denizci gömüldüğünde, Paraskevi, çariçe elbiseleri içerisinde ve İsa’nın askerleri eşliğindeki yerli İsevi’ye ‘görünmüş’ ve buradan alınmasını rica etmiş. Kemikleri Kalikratia’daki ‘Aziz Apostollar’ kilisesine taşınmış.

Aziz Paraskevi’nin bedeni 1238 yılında Bulgar Kralı II. Ivan Asen tarafından Bulgaristan’ın Tırnova şehrine getirtilmiş. Orada Azize Paraskevi adına yapılan kilisede uzun bir süre kalmış. 1389’da bedeni Sırbistan, Belgrad’a nakledilmiş. 1397’de Bayazıt tarafından Sırp kralı Stefan Lazareviç’e verilen kemikler 1521 yılına kadar Belgrad’da kalmış. 1521’de Kanuni Sultan Süleyman döneminde bedeni İstanbul’a getirilmiş ve Patrikhane’ye verilmiş. Daha sonra bedeni 1641 yılında Moldova Prensi Ioan Lupi için bir hediye olarak Romanya’da bulunan Iaşi şehrindeki Metropolitan Katedrali’ne bağışlanmış. 1641 yılından bu yana Azize Paraskevi’nin kemikleri halen orada muhafaza ediliyor.

Günümüzde Bozcaada ve hemen hemen tüm balkan ülkelerinde Azize Paraskevi’nin adını taşıyan pek çok küçük manastır, şapel ve kilise bulunuyor.

14 Ekim Hosia Paraskevi’nin anma günü. Özellikle bu tarihte dünyanın dört bir yanından insanlar Romanya’nın Iaşi kentindeki Metropolitan Katedrali’ne akın ederler ve günler öncesi kilise önünde sıraya girip Hosia Parakevi’nin tabutuna dokunmak için beklerler.

Gezgin hayatı, Paraskevi ile ilgili bir kültün doğmasına yol açmış. Hayatı, adı bilinmeyen bir yazar tarafından zamanında kaleme alınmış olsa da, kanunlara uygun olmadığı için İstanbul Patriği IV. Muzalon tarafından din adamı Vasilius’a yeniden yazdırılmış. Bu yazmanın orijinali kayıptır.

Silivri’deki Hosia Paraskevi Kilisesi hakkında bilginiz var mı? Şu anda yerinde bir park bulunan kilisenin, Azize’nin doğduğu yerin üstüne kurulduğu rivayet ediliyor. Mimari olarak görkemli bir yapısı olan kilise maalesef bugüne kadar korunamamış. Dönemin siyasal ve dini görüş ayrılıkları ve kişisel çıkarlar yüzünden yıkılmış. Bugün bölgemizde olsa, turizme fazlasıyla katkıda bulunacağını düşünüyorum.

Kitabınızda yer alan Azize Paraskevi’nin 10-11 yüzyılda Selimpaşa’da yaşadığı bilgisine ulaşırken, III. yüzyılda Bozcaada’da yaşamış Azize Paraskevi hakkında da bilgiye ulaştınız mı?

Azizeler isimlerini doğduğu günden aldığı için karıştırılabiliyor tabii. Bizler de araştırdığımızda onun hikâyesi de ilgimi çekmişti. Biraz da olsa bilgim var. Büyük bir aşk hikâyesinin olduğunu hatırlıyorum. Belki bundan sonra bir aşk romanı yazarım, kim bilir.

Kitabınızda ‘Epivates’ kelimesini bolca kullanıyorsunuz? Araştırmalarınızdan ulaştığınız Epivates’i biraz anlatır mısınız?

Türkçe anlamı ‘yolcular’ olan Epivates, denizciler için bir uğrak liman köyüymüş. Karadeniz’den Akdeniz’e veya tam tersi güzergaha geçen gemiler buraya uğrar, mola verirmiş. Şaraphaneleri, üzüm bağları ile bilinen bir Rum köyüymüş. Roma İmparatorluğu yıkılmaya yüz tuttuktan sonra başkentini İstanbul’a taşımaya karar verince, Epivates önemli bir durak noktası haline gelmiş. Hatta başkente giden bazı Romalılar bu bölgede kalmaya karar vermiş.

Bugünkü Selimpaşa’da ve çevresinde Epivates’ten kalıntı olarak neler var?

Eski şaraphaneler, okullar, cami olarak kullanılan kilise ve birkaç eski eve rastlamak mümkün. Tabii bunların bazıları ne yazık ki harabe halinde.

Selimpaşa, yıkılan Azize Paraskevi kilisesinden hariç bir de Aziz George Kilisesine ev sahipliği yapar. Hatta bazı internet sitelerinde bu iki kilise çok sık birbiriyle karıştırılır. Aziz George (Aya Yorgi) Milattan Sonra üçüncü yüzyılda İmparator Diocletianus zamanında yaşamış bir Roma askeriymiş. Trakya’da önemli bir azizmiş. 1817 yılındaki büyük yangına kadara Epivates’de dört kilise varmış: Aziz Theodoroi, Meryem Ana, Azize Paraskevi, Aziz George kiliseleri.

Kiliselerin inşa tarihleri bilinmiyor. Epivates’de 1817 yılının Ağustos ayındaki büyük yangında tahrip olduktan sonra, 1818 yılında Moldova Prensi’nin desteğiyle bugünkü Romanya’nın Iaşi şehrindeki Metropolitan Katedrali’nden, Azize Paraskevi Kilisesi’ne olduğu gibi Aziz George Kilisesi’ne de maddi yardım sağlanarak onarıldı.

Selimpaşa tarihi için kurulmuş bir dernek

Selimpaşa Epivates Bigados Tarihi Kültürel Sosyal Eğitim ve Araştırma Derneği’nin kurucusu Serbay Koçoğlu’yla hem Selimpaşa hem de dernek faaliyetleri üzerine konuştuk.

Selçuk Bey’le kitabı hakkında konuştuğumuzda, birçok fotoğrafa ve bilgiye sizden ulaştığını öğrendim. Siz Selimpaşa doğumlu musunuz? Eğer değilseniz, Selimpaşa sizin için neden bu kadar değerli?

Yunanistan’ın Selanik vilayetinden 1923 yılında göçmen bir ailenin üçüncü kuşak mübadil torunuyum. Selimpaşa’da doğdum ve halen burada yaşıyorum. Lisans eğitimimi Eskişehir Anadolu Üniversitesi İşletme Fakültesi’nde tamamladım. Yüksek Lisans eğitimim İstanbul Rumeli Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Ekonomi bölümünde halen devam ediyor.

Biyometrik yüz okuma ve profil tanımlama, beden dili, mikro ifadeler, kurumsal bellek ve zaman yönetimi, eğiticinin eğitimi, takım çalışması ve temel dinamikler üzerine birçok ileri derecede eğitimler aldım.

Halen Osmanlı ve Bizans Döneminde İstanbul Silivri bölgesinde yaşamış Müslüman ve Ortodoks toplumlarının, eğitim kurumları, vakıfları, ibadethaneleri ve sivil mimari yapılarına ait tarihi, kültürel ve sosyolojik araştırmalar yapıyorum.

2016’da Selimpaşa Epivates Bigados Tarihi Kültürel Sosyal Eğitim ve Araştırma Derneği’ni kurdunuz ve halen derneğin başkanlığını yapıyorsunuz. Derneğin kuruluş hikâyesini anlatır mısınız?

Yaklaşık 10 yılı aşkın süredir bir hobi ve merak ile başladığım doğduğum ve yaşadığım topraklar üzerindeki geçmişte var olan olan uygarlıkların ve toplumların dünden bugüne olarak nitelendirdiğimiz yaşanmışlıklarını ve hikâyelerini hep merak etmişimdir. Daha sonarki yıllarda yaptığım bu bireysel araştırmaların bir yerden sonra bana yetersiz geldiğini anladım. Çünkü yetmiyordu, daha geçmişe gitmem gerektiğini gördüm. Hatta daha bilgiye ve belgeye dayalı araştırmalar yapmam gerektiği kanısına vardım. Artık araştırmalarım için bazı kapıları çalarken kurumsal bir kimliğimin olması gerektiğine inandım. Bununla beraber benim gibi Silivri-Selimpaşa’da doğmuş ve yaşayan, hatta bu işe her şeyleriyle gönül verecek arkadaşlarıma bu durumu anlattım. Sağ olsunlar, onlar da beni bu derneğin kurulması aşamasında yalnız bırakmayıp, bana destek oldular.

Beraberinde, Ocak 2016’da derneği kurduk. Derneğimizi kurarken özellikle Selimpaşa, Epivates ve Bigados isimlerini kullandık. Epivates, bölgenin Bizans döneminde kullanılan ismi ve kelime karşılığı ‘yolcular’ anlamına geliyor. Bigados ise Osmanlı döneminde kullanılmış; sulak yer, suyu bol anlamı taşıyor. Selimpaşa ise bölgenin Cumhuriyet dönemindeki, yani bugünkü adı; Osmanlı padişahlarından Sultan II. Mahmut’un vezirliğini yapmış, önemli bir şahsiyet olan Selim Paşa’dan geliyor.

Aslında buradaki temel amaç Selimpaşa’da elde ettiğimiz tarihi ve kültürel değerleri gelecek nesillere daha profesyonel olarak aktarmak adına yaptığımız çalışmalar ve bunlara daha sonraki kuşakların sahip çıkmasıdır.

Derneğinizin kaç üyesi bulunuyor? Ne gibi faaliyetlerde bulunuyorsunuz?

Öncelikle derneğimizi diğer yöre dernekleriyle ayıran ince bir çizgi var: Eğitim ve araştırma derneği olmamız. Bu nedenle de çok fazla üyemiz yok, yaklaşık 50 kişi derneğe üye. Buradaki amaç projeler yapabileceğimiz, bıkmadan, usanmadan kendi hayatlarından fedakârlıklar yapabilen arkadaşlar ile yol yürüyebilmek.

Derneğin kurulduğu binanın muhteşem bir mimarisi var, gördüğümde “Hiç olmazsa bu sağlam kalmış” dedim. Üzüntüyle taşındığını duydum. Bunun sebebi nedir?

Gördüğünüz dernek binamızda alt kat kagir yığma taştan oluşan, üst katlarda ahşap ağırlıklı, teras balkonu ve kendine has bir bahçesi olan 19. yüzyıl Rum sivil mimarisi örneğiydi. Mülkiyeti Silivri Belediyesi’ne ait bu binayı 2016 kiralamıştık. Ta ki belediyenin 2021 yılının Şubat ayında Aile Çalışma Sosyal Bakanlığı’na bu dernek binamızla birlikte Selimpaşa’daki restore edilen bu tarz binaları bedelsiz tahsis etmesine kadar. Hal böyle olunca, biz de çıkarttılar, çıkmak zorunda kaldık. Tahsis edilmesindeki amaç binanın, yardıma ve desteğe ihtiyaç olan kadın, çocuk ve yaşlılar için sosyal yardım merkezi olarak kullanılmasıydı. Oysa bina, dokuz aydır sadece bir tabela konularak, içi boş bir vaziyette kaderine terk edilmiş durumda bekliyor. Burada bizleri üzen Silivri, Selimpaşa’ya son beş yılda kattıklarımızın göz ardı edilmesi. Bu sebeple bu binadan taşınarak daha küçük bir ofis tarzı bir binaya yerleştik.

Son olarak Selçuk Bey’in kitabındaki fotoğrafların çoğu sizin özel arşivinizden. Bu fotoğraflara nasıl ulaştınız? Kişisel arşivinizi bizimle paylaşır mısınız? Arşiviniz sadece fotoğraflardan mı oluşuyor, yoksa ikonlar veya başka materyalleriniz de var mı?

Doğrudur, kendime ait son 10 yılda oluşturduğum bir fotoğraf arşivim var. Selimpaşa’da yaşayan ve tanınan biri olduğum için ev ev dolaşıp her kapıyı çalma şansım oldu. Fotoğrafların çoğuna da bu şekilde ulaştım. Evlerine misafir olduğum insanların, yaptığım çalışmalara destek olmaları göz ardı edilemez. Kimileri bir fotoğraf albümünü verip bunun dijital kopyasını oluşturmama yardımcı oldular, kimileri büyüklerinden kalma bir eşya, obje ve benzeri dokümanlar vererek yardımcı olmaya çalıştılar.

Fotoğraf arşivimin haricinde özellikle Selimpaşa’ya ait yurt içi ve yurt dışından temin ettiğim belgeler, tablolar, kitaplar ve buna benzer birçok kaynakça elimde mevcut.

Azizeye duam

Adına yapılmış bu mabet ki, bugün yıkılıp yok olmuş, yüreğimi acıtmakta. Senden arzum şudur ki, madem üzerine çocuk parkı yapılmış, gelen her çocuğun içine sevgi, barış ve dostluğu ek. Çocuğun dini, milleti, ırkı ne olursa olsun senin kutsandığın bu toprak üzerinde sadece çocukların sevinç kahkahaları yükselsin. (Lusyen Kopar)

http://www.agos.com.tr/tr/yazi/26307/selimpasanin-azizesi-paraskevinin-hayatina-yolculuk 

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *