Bediüzzaman ve Hamidiye Alayları

Muhammed Salar

Tabii; Abdülhamid gibi İttihatçıların da Nursi’nin tavsiyelerine kulak kapadığı, Hamidiye Sistemine dair icraatlarından anlaşılıyor.

İkinci Meşrutiyet ilan edilmiş, Sultan Abdülhamid ise henüz alaşağı edilmemişti. İttihatçı kadroların Hamidiye Sisteminden hoşnut olmadıklarının farkında olan Nursi’nin, 19 Kasım 1908 tarihinde İttihat ve Terakki’nin yayın organı Şura-yı Ümmet Gazetesi’ne yazdığı bir makalesi var.

Hamidiye Alayları’na Dair Beyanat-ı Hakikat başlıklı bu makalesinde Nursi;

“Hamidiye denilen asakir-i milliye-i Kürdî intizam ister, lağvı kabul etmez. Zira intizam, zararı def ve büyük menfaatını temin edecektir.” (İctimai Dersler, Makale-1)

Diyerek, “Asakir-i milliye-i Kürdî” yani “Kürd milli askerleri” olarak isimlendirdiği alayların tasfiyesinden değil, elden geçirilip ıslah edilmesinden, reorganizasyonundan yana olduğunu ilan etmiştir.

Bediüzzaman’ın bu tespit ve yaklaşımını eleştirenlerden Fırat Aydınkaya;

Hamidiye’nin Kürt millî askerleri olamayacaklarını aksine, alayların devlet sisteminin içine alınmış, devletin çıkarları için örgütlendirilen Kürt aşiretlerinin askerleri olduğunu iddia eder. (Bediüzzaman’ın Hançeri, s.161,162. Avesta basın-yayın)

Hâlbuki; Robert Olson ve T. Maria O’shea gibi araştırmacıların da tespit ettiği üzere Kürdler; Bedirhan Beg İsyanının bastırılmasını müteakip ilk kez bu derece yüksek düzeyde silahlı bir güce sahip olurlar. 1894’ten 1914 yılına dek 50 bin gibi yüksek bir askeri güce sadece Hamidiye Alayları sayesinde ulaşabilen bu örgütlü Kürt gücü dönemin kimi Osmanlı bürokratlarını ve kimi yabancı gezginlerini de ürkütmüştür.

Şimdi; bu askerlere bir tarif gerektiğinde, vatanları Kürdistan, dilleri Kürdçe olan, kendilerini Kürd kimliği ile tanıyıp tanıtan bu 50 binlik gibi büyük bir Kürd gücüne Kürd millî askerleri demeyip de ne diyeceksiniz..?

Aydınkaya yine Nursi’nin Hamidiye’yi süslü cümlelerle savunup alayları, Kürd hayatını tesis eden bir kurum olarak gördüğünü, bu betimlemenin ise toplumsal ve tarihî gerçeklere uymadığını yazar.

Söz konusu makalede geçen cümleleri dikkatle okuduğumuzda Seîdê Kurdî’nin;

“Hem de o maden-i hamiyet ve mazhar-ı şecaat olan hayat-ı Kürdîyeyi tesis eden ittihadın temeli ve büyük rabıtası Hamidiye Alaylarıdır…” Diyerek gayret, yiğitlik ve cesaretin madeni olarak nitelediği Kürd hayatını tesis eden etken olarak Hamidiye Alaylarını değil, belki başka yazılarında da ifade ettiği üzere ittihad yani birlik faktörünü dikkatlere sunduğunu anlarız. Diğer bir tabirle Nursi’ye göre; Kürdlerin aortu alaylar değil, birliktir.

Alaylar ise; Kürdlerin varlık ve yaşam sebebi olan bu ittihadın yani Kürd Birliğinin temeli, büyük bir bağı olabilecek veya en azından böyle bir potansiyelin taşıyıcısı konumunda, reformdan geçirilmesi gereken önemli bir kurumdur.

Aydınkaya’yı böyle bir yoruma sevk eden etkenin bir noktalama işaretinin yani makalenin orijinalinde geçmeyen bir virgülün alıntıladığı metinde yanlış yerde kullanılmasından kaynaklandığı görülüyor. (Cilasun da bu metni kullanmıştır.)

Çünkü; sözü edilen cümlede geçen “tesis eden” ile “ittihad” kelimeleri arasında bir noktalama işareti olan virgül yoktur. Okuyucunun nazarını Kürd toplumu için yaşamsal değerde olan ittihat yani birlik gerçeğinden alıp Hamidiye Alaylarına vermeye sebep olan bu virgülün sonradan kimin tarafından ve niçin konulduğu ayrıca düşündürücüdür..!

Tabii; Nursi’nin Hamidiye Alaylarını niçin ittihadı yani birliği sağlayan büyük bir bağ olarak gördüğü de sorgulanmalıdır.

Ne var ki bu tespitinde de Nursi yalnız değildir.

Öncelikle; 7 alaylı Haydaran, 5’er alaylı Hasenan ve Milî gibi büyük aşiretlerin yanında küçük aşiretlerin de itibar, güç gibi avantajlardan faydalanmak için alaylar kurma ve birleşme çabasına girdikleri tespit edilmiştir.

Alaylarda aşiret içi birlik ve dayanışma muhafaza edilmiştir. (Macdowell David)

Bu sistem, Sünni Kürdler arasında dayanışmayı geliştirip Kürd millîyetçiliğine etki etmiştir. (Robert Olson)

Kürd aşiretleri kendilerine özel bir statü kazandıran Hamidiye sistemine intibak etmek için adeta yarışıyor, avantajlı durumdan geri kalmamak için yeni yeni alaylar kurmak için rekabet halindeydiler. (Bayram Kodaman)

1847’den beri parçalanmış olarak yaşayan Kürt aşiretleri 1890’ların sonlarına doğru daha önce aralarında herhangi bir bağ olmadığı halde birleşme eğilimleri göstermeleri ve Hamidiye sayesinde güçlenerek eski emirliklerin etkin olduğu alanlarda hakimiyet kurmaları endişe kaynağı olmuştur. (Robert Olson, Kürt Milliyetçiliğini Kaynakları. Stephan Ralph Duguid’ten aktaran Nihat Karademir, Sultan Abdülhamid ve Kürtler, Nûbihar yy.)

Aydınkaya’nın daha da ileri giderek Cilasun’un, Hamidiye Alaylarının Ermenilere verdiği ciddi zararlar üzerinden Nursi için dillendirdiği absürt bir ithama (Bediüzzaman Efsanesi, s.185. ty.) katıldığı görülüyor.

Asıl sorunun; “Molla Said’in Kürt kitlelerine reva gördüğü, Osmanlı devleti için başka milletleri boğazlama mesleğinin” devamını dilemesi olduğunu…

(age. s.161, 162, 163 Avesta basın-yayın)

Hâlbuki; Bediüzzaman’ın sözkonusu makalesinden bu yargıya varmak en azından zorlama bir yorumdur.

Çünkü; bu makalede Bediüzzaman’ın Hamidiye Alaylarına dair yaklaşımı ne tam bir karşıtlık ne de tam bir olumlama içerir. Bilâkis aksaklık ve zararları ile beraber ciddi faydalara gebe olabilen bir sistemin ıslah edilerek zararlarının minimize, yararlarının da maksimize edilmesinden yanadır. Zaten gerek bu makalenin devamında ve gerekse diğer bir yazısında bu Kürd gücünün içeriye karşı değil ancak dışarının saldırılarına karşı kullanılması gerektiğiini belirtmiştir. Bununla beraber Kürdistan’da Hamidiye’nin karıştığı kötülüklerin de farkında olarak,

“Kabahat, hükümet-i zalimenindir!” Diyerek talan, ğasp, soygun, tecavüz ve katl gibi kötülüklerin, Kürdlerin kemal sıfatı olan cesaret ve askerlikten kaynaklanmayacağını belki; dönemin Kürd sosyolojisinin kronik rahatsızlıkları olan cehalet, aşiretçilik, göçebelik, asayişsizlik, disiplinsizlik ve eğitimsizlik gibi faktörlerin zorunlu bir sonucu olarak okunabileceğini ve nihayetinde de suçun Kürdistan’ı uzun yıllar boyu eğitim ve sanayiden mahrum bırakarak cehalet ve yoksulluğa mahkûm bırakan Meşrutiyet öncesi dönemin despot iktidarına ve onun etnik ve mezhepsel çatışmaları körükleyebilen, toplumsal sorunları tedavi etmekten yoksun merkeziyetçi siyasetine verilmesi gerektiğini vurgular.

Nursi; Kürdlerde ciddi bir dayanışma, uyanış ve heyecan oluşturan Hamidiye Alaylarının ilga edilerek değil, belki ‘Kürd çocukları için medeniyet cennetine açılan pencereler’ olarak gördüğü Aşiret Mekteplerinin çoğaltılıp niteliksel olarak güçlendirilmeleriyle söz konusu kötülüklerin tedavi edilebileceği üzerinde durur…

Alayları olmayan komşu aşiretlerin de alaylara asker olarak kaydedilmesi gerektiğini ifâde ederek güç dengesini gözetmeye çalışırken kontrolsüz ve dengesiz bir gücün taşkınlıklara sebep olabileceğini hesaba katarak ısrarla eğitim ve öğretimin yaşamsal önemine dikkat çekmiştir.

Bu makalesinden tam iki yıl sonra ise despot hükümetin eksik ve(ya) yanlış bir reçete olarak sunduğu Hamidiliği bu defa daha da sert bir tonda eleştirmiştir Bediüzzaman;

“… Yahud; eşkiyalık ve husumet derdiyle mültehab (iltihaplı) bulunan o vücuda, iltihabı tezyid eden (arttıran) “hamidîlik” icra etmek… ve ilâ âhirihi. Acaba tedavi mi, yoksa tesmim (zehirlendirme) midir? Melekü’l-mevte (ölüm meleği) yardım etmektir.” (Münazarat)

Burada Nursi hükümete; birbirine düşmanlık besleyen kavgalı ya da eşkıyalık yapan kimi aşiretleri Hamidiye Sistemi ile silahlandırıp güçlendirmekle var olan sosyal sorunların derinleşip büyüyeceği uyarısında bulunuyor…

Özellikle; 1894’te Sason’da özerklik için mücadele eden Ermeni komitacılarla Kürtler arasında gerçekleşen saldırılar, Osmanlı Birlikleri ve Hamidiye Alayları tarafından kanlı bir şekilde bastırılmıştı.

Kürdlerin haklarına dair Osmanlı’ya tek bir cümle etmeyen Ermeniler, Ruslar ve İngilizler alayların tasfiyesinden yanaydılar.

İttihatçıların politikası ise zikzaklı idi.

Kürd Teavün ve Terakki Cemiyeti üyeleri alayların dağıtılmasına karşıydılar.

Bediüzzaman ise 93 Harbi’nin ağır yıkımlarını tadan ve başkentin ihmaliyle perişan olan Kürd coğrafyasını modern eğitimle diriltmek, sosyolojisini kalkındırıp ilerletmek idealindeydi.

Tabii; Abdülhamid gibi İttihatçıların da Nursi’nin tavsiyelerine kulak kapadığı, Hamidiye Sistemine dair icraatlarından anlaşılıyor. Tutuklamalarla, rütbe indirmelerle, yeni tüzüklerle, yanlış reçetelerle Hamidilik sisteminin gittikçe büyüyen bir problem hâline geldiğini söylemek mümkündür.

Hamidiye sistemi Kürt aşiret reislerine, en azından kendi çocuklarını, modern okullarda okutma fırsatı sunmuştu. Nursi ise Kürd toplumunda gelişen bu askeriye sınıfını bilinçlendirip kontrol edecek bir ilmiye sınıfına ihtiyaç olduğunun bilincindeydi. Alaylara eşlik edecek, din ve fen bilimlerinin birlikte okutulacağı modern okullar-medreselerin yaygınlaştırılmasıyla Kürdistan’ın değişim ve dönüşüm geçirip maddi-manevi kalkınmasını hedefliyordu.

1908’in Aralık Ayı’nda ise Nursi; Kürd Teavün ve Terakki Gazetesine yazdığı diğer iki makalesinde konuya daha da açıklık getirmiştir;

Modern fen bilimlerini Kürdistan’a Aşiret Mektepleri aracılığıyla sokmanın gayret ve çabası içerisinde olduğunu gördüğümüz Seîdê Kurdî’ye göre Kürdler dünya saadetine ancak fen bilimleri ile ulaşabilecekler ve bunun o dönem için kullanışlı bir yöntemi de cesaretlerini okşayan askerlik kapısı ile alaylar üzerinden aşiret mekteplerini Kürdistanda yaygın hale getirmek; bu medrese ve okullarda din ilimeri ile fen bilimlerinin birlikte okutulmasını sağlamaktır. Ayrıca; bu mekteplerde ve medreselerde eğitimin Kürd alimler tarafından yapılacağı ve öğrencilerin geçimlerinin devlet tarafından sağanması da şarttır.

Kürd alim ve medreselerinin Kürdçe’yi yüzyıllar boyu diri tuttuğu gerçeğini de hatırladığımızda Bediüzzaman’ın Kürdçe’yi bu projeyle modern okullara sokma stratejisi güttüğü de söylenebilir.

https://artigercek.com/yazarlar/muhammed-salar/bediuzzaman-ve-hamidiye-alaylari 

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *