Diyarbakır Barosu başkanı: Kürtlerin de rolü var; Ermeni soykırımıyla yüzleşmeliyiz

BANU TUNA

@banutuna

Avukat Nahit Eren 11 Nisan’da Diyarbakır Barosu’nun yeni başkanı seçildi. Yeni yönetim de öncekiler gibi gibi 24 Nisan’da ‘Ermeni soykırımı’yla yüzleşme çağrısı yapılan bir açıklama yayınladı. 26 Nisan’da baro yönetimi hakkında açıklamayla ilgili soruşturma açıldı. Davaya dönüşürse, Nahit Eren aynı gerekçeyle yargılanan üçüncü Diyarbakır Barosu başkanı olacak.

Eren’le 24 Nisan, İkizdere ve Sur’un TOKİ’leşmesi üzerine konuştuk.

Diyarbakır Barosu, uzun yıllardır meslek kuruluşu olmanın ötesinde bir savunuculuk görevi üstleniyor ve bu bir gelenek. Bu geleneğin temelinde ne var?

Kentin önemli bir etkisi var. Diyarbakır Barosu’nun pozisyonu, son 40 yıldır süren çatışmalı süreç nedeniyle ülkenin diğer barolarıyla karşılaştırıldığında sadece bir meslek örgütü olmanın ötesine geçiyor. Çünkü bölgede yaygın ve sürekli hak ihlalleri yaşanıyor, buna bağlı olarak cezasızlık politikası gelişiyor. Baronun gücü ve emeği de bu alandan besleniyor. Yıllardır hak ihlallerine karşı pozisyon alıyoruz, hukuk mücadelesi veriyoruz. Evet, Avukatlık Kanunu baroları kamu kurumu niteliğinde bir meslek örgütü olarak tanımlıyor. Ancak sadece biz değil, Türkiye’deki bütün barolar aslında sadece meslek sorunlarına çözüm üretmekle ilgilenmiyor. Çünkü Avukatlık Kanunu barolara aynı zamanda bir sivil toplum örgütü olmak, hukukun üstünlüğünü, insan haklarını savunmak görevi ve sorumluluğu da yüklüyor. Bu bir meslek örgütü için çok istisnai bir durum. Diyarbakır Barosu yıllardır bu sorumluluğu yerine getirmek için bedeller ödeyerek çalışıyor. Bizim farkımız bu.

Rize Barosu’ndan farklı bir yerde durduğunuz kesin…

Evet, gördüyseniz İkizdere ile ilgili 62 baronun çağrısına karşı bir bildiri yayımlayarak bizleri terörist ilan etmişler ama alıştık biz bunlara.

Toplumdaki yarılma barolar arasında da yaşanıyor. İktidara yakın olanlar ve olmayanlar olarak… Nasıl değerlendiriyorsunuz?

İktidar kendi politikaları açısından rahatsızlık hissettiğinden baroların bu alandan uzaklaşmasını, salt meslek sorunlarıyla ilgilenmemizi istiyor. Çoklu baro meselesi de buradan besleniyor. Kamudan, kolluktan kaynaklı hak ihlallerine, kararname ve genelgelerle temel hak e özgürlük alanlarına yönelik müdahalelere çıkardığımız ses rahatsız ediyor. İktidara yakınlık üzerinden bir kritere tabi tutulduk. Maalesef ses çıkaran barolar iktidara karşıymış gibi bir pozisyona oturtuldu. 24 Nisan açıklamamız yargının harekete geçmesinden önce sosyal medyada bazı baro başkanlarından tepki aldı. Vatan hainliğine varan ithamlarda bulunan hukukçular oldu.

Bu zaten bir şablon haline geldi. Önce bazı isimler sosyal medya üzerinden hedef gösteriyor, ardından soruşturma geliyor…

Bizi üzen, 24 Nisan açıklamamız sonrası başlatılan linç kampanyasına bazı avukatların da katılmış olması. Bir tez konusu olabilecek mesele. İfade özgürlüğünü en başta savunması gereken biz hukukçularız. Yoksa Türkiye’de bu kültür zaten hep var. Eski başkanımız Tahir Elçi’yi böyle bir linç kampanyasının ardından kaybettik. Hatırlarsanız o zaman da önce basında ve sosyal medyada bir linç kampanyası başlatılmış, ardından yargısal süreç gelmişti. Bu son açıklamada da iktidara yakın pek çok haber sitesinde ‘Biden destekçisi‘, ‘vatan haini’‘tarihi çarpıtanlar’ gibi bir sürü haber yapıldı. Basın ve sosyal medyadan başlıyor ve dediğiniz gibi ardından yargı devreye giriyor.

24 Nisan açıklaması nedeniyle hakkında yargı süreci başlatılan üçüncü Diyarbakır Barosu başkanı oldunuz…

Açılan ilk iki davadan da dönemin yönetim kurulu üyelerinden biri olarak yargılanıyorum. Cihan Bey’in dönemindeki açıklamayla ilgili ise soruşturma sürüyor, henüz davaya dönüşmedi. Türkiye Cumhuriyeti’ni, Cumhuriyet kurumlarını aşağılamakla itham ediliyoruz. Bu da TCK’nın 301. maddesine tekabül ediyor. Muhtemelen izinler alınacak ve 24 Nisan açıklaması nedeniyle benim üçüncü, baronun ise dördüncü davası açılmış olacak.

Mevcut davaların nasıl sonuçlanmasını bekliyorsunuz? Hukukçu gözüyle bakınca nasıl sonuçlanması gerekir?

Yargısal kararın nasıl olacağı Türkiye’nin içinde bulunduğu politik atmosfere bağlı. Biz tarihçi değiliz, ama bu ülkenin yüzleşmesi gereken, her 24 Nisan’da önüne problem olarak gelen ve iktidarın da sadece kim ne dedi, kim soykırım dedi, kim demedi çetelesini tuttuğu bir konu var. Biz bu mesele ile yüzleşilmesi gerektiğini söyledik. TCK 301 ne diyor? Düşünce açıklaması şeklindeki beyanlar bu yasa kapsamında değildir. Peki biz ne açıkladık? Diyarbakır Barosu herkesin düşünce özgürlüğüne saygı duyar. Herkesin de bizim düşünce özgürlüğümüze saygı duymasını bekliyoruz. Biz bu meseleye dair sorumluluk üstlenerek bu karanlık tarihle hesaplaşmanın gereğine inanıyoruz. Her 24 Nisan’da gündeme gelir; Doğu Perinçek gitti soykırımı inkâr etmenin suç sayıldığı İsviçre’de bir beyanda bulundu. AİHM de bu açıklamayı düşünce özgürlüğü saydı. İnkâr etmek düşünce özgürlüğü ise kabul etmek de bu ülkede düşünce özgürlüğü olmalı. İktidarı veya toplumun büyük bir kesimini rahatsız ediyor olması bu gerçeği değiştirmek. Zaten kimseyi rahatsız etmeyen düşünceyi ifade etmenin bir anlamı yok ki. Rahatsız eden düşünceye karşı müsamaha varsa, o ülkede ifade özgürlüğüne saygı var demektir.

Diyarbakır Barosu 24 Nisan’da ısrarla ve istikrarlı biçimde açıklama yapan tek baro. Bunun Diyarbakır ve Kürt halkı için anlamı nedir?

Biz burada da açıklama nedeniyle linçe tabi tutulduk. Biz bu meseleyi duyduklarımızdan, ulaşabildiğimiz kadar yazılıp çizilenlerden biliyoruz. Dedelerimizden, nenelerimizden bu ağır insanlık suçuna ilişkin şeyler duyduk, anlattılar bize. Hala yaşadığımız köylerin ismi Ermenice. Bunu devlet de biliyor, toplum da biliyor. Evet, o süreçte Kürtlerin de bir rolü oldu. Arşivler açıldığı zaman detaylar muhakkak açığa çıkacak.

Ben aslında Kürtlerin soykırıma iştirakini kabul ediyor musunuz anlamında değil, bu gerçeklik sizin bu konuda daha hassas olmanızın nedeni midir, baronun 24 Nisan’a yönelik hassasiyetinin temelinde ne var anlamında sormuştum.

Israrlı biçimde biz 24 Nisan’da açıklama yapıyoruz, çünkü acının yaşandığı yerde yaşıyoruz. Diyarbakır’ın, Sur’un yarısı o dönemde Ermeni toplumundan oluşuyordu. Hâlâ çok az da olsa burada yaşayan Ermeniler var. O insanlar buradaydı, bugün yoklar. O zenginlik, kültür yok. Bu bakımdan yaşanan faciaya dair bir sorumluluk bilincine sahibiz. Ne olursa olsun bu açıklamaların süreceğine de eminim. Keşke bütün barolar bu konuda gerçeğin açığa çıkması için çağrıda bulunsa. Meseleyi ille de tanımlamak zorunda değiller. Ama yüzleşmeyi talep etmeliyiz bana göre. Geçmiş başkanlarımızın oluşturduğu kültürü, misyonu sürdürüyoruz.

Göreve geldiğinizde “Mirasına sahip çıkmak” derken kast ettiğiniz böyle bir şey sanırım. 

Diyarbakır Barosu’nda demokratik olgunlukta bir seçim süreci yaşanır ama kim seçilirse seçilsin aslında bu bir kazanmak kaybetmek meselesi değildir. Daha ileriye bayrağı taşımak meselesidir. Bu olgunluk asla kaybolmaz.

Diyarbakır’daki Ermeni varlığından bahsettiniz. Ermeni mahallesi, bugün bambaşka bir görünüme sahip olan Sur’daydı. Tahir Elçi buradaki yıkıma dikkat çekmeye çalışırken öldürüldü. Sur’daki TOKİ’leşme sürecini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Hepimizin içindeki en büyük yara. Tahir başkanımız kültür değerlerini korumak için barış çağrısı yaparken orada yaşamını yitirdi. Hepimiz Mıgırdiç Margosyan’ın ‘Gavur Mahallesi’ kitabından biliriz Ermeni mahallesini. Bugün gittiğinizde o tarihi mirastan hiçbir şey kalmadığını göreceksiniz. Hala girilemiyor belli bölgelerine. Sur eski Sur değil. Diyarbakır’ın bazalt taşlarından yapılmış avlulu evleri yaz-kış iklime uygun koşullar sağlardı. Yazın serin kışın sıcak tutardı. Şimdi yıkımdan sonra yapılan betonarme yapılarda tabiri caizse ucube gibi, bu taşları andıran bir giydirme kullanılmış. O evler, eskiden orada oturanlara yapılmadı. Sur, çoğunlukla dezavantajlı grupların yaşadığı bir yerdi. Çok azı aradaki farkı ödeyerek geri dönebilir. Teknik olarak eski maliklerin önceliği var ama farkı ödeyemezlerse TOKİ satışa çıkaracak.

5 Mayıs Avukatlar Günü’nde bir rapor yayımladınız. Baroya kayıtlı 69 avukata açılmış 78 soruşturma var. Bu da Diyarbakır Barosu’na özel bir durum bir sanırım.

Avukatın mesleğini icra ederken müvekkiline göre tanımlanmaması, müvekkiliyle özdeşleştirilmemesi gerekiyor. Yargıda böyle bir refleks var. Düşünün Diyarbakır’da avukatlık yapıyorsunuz, örgüt mensubu gözaltına alındığında da avukatlık yapmak zorundasınız. Cezaevine gidip görüşmek bile suç gibi gösteriliyor. Müvekkiliniz politik bir şahsiyet olabilir, onun bir sözünü paylaştığınız zaman şüpheli konumuna getiriliyorsunuz. Maalesef bu tür soruşturmalar çok yaygın bizde. Bundan yedi-sekiz yıl önce hükümet tarafından anayasal çalışmalar için meclise davet edilmiş olan DTK’nın  (Demokratik Toplum Kongresi) çalışmalarına avukat olarak katıldığı için ceza alanlar var. Önceki baro başkanlarımıza bu nedenle ‘örgüt üyeliğinden‘ ceza verildi. Bu suçsa, soruşturma gerektiriyorsa sekiz yıl önce neden yapılmadı? Çözüm Süreci’nde yaptığımız faaliyetler şimdi önümüze iddianamelere konu edilen suçlar olarak geliyor. O dönemin tüm aktörleri için geçerli olsun bu uygulama o zaman.

https://www.diken.com.tr/diyarbakir-barosu-baskani-kurtlerin-de-rolu-oldu-soykirimla-yuzlesmeyi-talep-etmeliyiz/ 

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *