Sait Çetinoğlu: “24 Nisanda kalbimin yarısı Yerablur’daysa diğer yarısı Tsitsernakaberd’de…”

20. asrın başında Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşanan Ermeni Soykırımı’nın 106. anma yıldönümü vesilesiyle Ermenihaber.am, Türkiyeli tarihçi, Ermeni Soykırımı konusunda araştırma ve çalışmalarla bilinen Sait Çetinoğlu ile konuyla ilgili bir röportaj gerçekleştirdi.

Sayın Çetinoğlu sohbet sırasında hem Ermeni Soykırımı’nın tanıma sürecine, hem de günümüzde Ermenilere karşı devam eden soykırım politikasına değindi.

– Ermeni Soykırımının 106’ıncı yıldönümüne doğru düşüncelerinizi bizimle paylaşabilir misiniz? Özellikle 2020 yılında Azerbaycan ve Türkiye’nin Ermeni halkına karşı gerçekleştirdiği saldırı girişiminden ve kanlı savaştan sonra 24 Nisan’a başka bir anlam da yüklendi mi sizce.

– Ermeni Soykırımının 106. Yıldönümü, Ermenilerin tarihsel topraklarından toplu olarak bir kere daha şiddet eşliğinde ve “insanlık değerleri” ayaklar altına alınıp çiğnenbi.  “büyük İnsanlık”ın gözleri önünde ve insanlığın  kahredici sessizliğinin eşliğinde tarihsel topraklarından sökülüşünün verdiği yasın ardından anılması bakımından bir başka tarihsel ana işaret ediyor: İnsanlık Azerbaycan’ın parasal gücüne tapmıştır!

Yüz yıl önce milyonlar nasıl bir belirsizliğe itildiyse bugün on binler yine amansız bir şiddet eşliğinde belirsizliğe itilmesi bakımından bir tekrara işaret ettiğini söylersek gerçeği işaret etmiş oluruz.

Bu bakımdan Ermeni halkı bir kere daha geçmişte olduğu gibi benzersiz bir dayanışma ile birbirine kenetlenerek bu açmazını da atlatabilecek olgunluğa deneyime ve yeteneğe sahip olduğunu göstereceğinden kuşkum yoktur. Zabel Eseyan’ın 1909 Kilikya Katliamından günümüze taşıdığı gibi; yetimsek eğer birbirimizin ailesi olmaktan başka çaremiz yoktur!

– Türkiye’nin devlet politikası bu konuda hangi yöne doğru ilerliyor? Açık inkardan ‘ortak acıya’ kadar uzanan yoldan sonra Türkiye devleti nasıl bir yaklaşım benimseyecek sizce?

-Şu günlerde Cumhurbaşkanlığı iletişim daire başkanlığı ve Türk Tarih  Kurumu (TTK) öncülüğünde bir inkar konferansı düzenliyorlar. Bu kez daha bir muzaffer, daha bir mağrur…

Ortak acı… yada acıyı yarıştırmak aslında inkarın en acı biçimi olduğunun anlaşılmasının zamanı gelmiş ve geçmişti. Saflığın aptallığın anlamı yoktur.  Özellikle son on yılda TTK, Yüksek Öğretim Kurumu (YÖK) öncülüğünde Üniversiteler merkezi bir koordinasyon çerçevesinde inkarın kurumsallaştırılması yönünde çok büyük bir çaba harcamaktadırlar. Bu koordinasyon çerçevesinde en ücra köy meslek yüksek okulu dahi “sözde” Ermeni soykırımı konferansı düzenlediğini söylersek abartmış olmayız. Bu konferanslarda boy göstermenin hele hele bir konuşma yapmanın yada bir iki sayfalık resmi görüşün tekrarı olan bir bildiri sunmanın bir kariyer anahtarı olduğunu söylemeden geçmek olmaz.

Bir inkar endüstrisi oluşmuş olduğunu söylemekte de sakınca yoktur. Bu endüstrinin de  Dışişleri  misyonunun resmi ve gayri resmi mensuplarının  koordinasyonu ile yürütüldüğünü herkes  biliyor. Lobi denilerek “meşrulaştırılan” bu faaliyetlerin bütçesi oldukça yüksektir. Geçmişte  saygın tarihçi Donald Quataert’e 400 milyon doların Türk tezini savunması için teklif edildiği, Türkiye Dışişleri bakanı Çağlayangil’in Ermeni siyasi  partilerine “Soykırımdan vazgeçin istediğiniz parayı verelim !”sözlerinin eşliğindeki rüşvet  teklifi de aynı kategoridendir.

– Birçok devlet tarafından resmen tanındıktan sonra Ermeni Soykırımı’nın bu sene ABD Devlet Başkanı düzeyinde de tanınması tahmin ediliyor. Sizin tahmin veya düşünceleriniz nedir bu konuda? ABD’nin Ermeni Soykırımını tanıması ne kazandıracak genel anlamda? 

-Temsilciler meclisi ve Senato’daki tanınma,  Başkan Biden’in 24 nisan’daki konuşmasında SOYKIRIM kelimesini kullanmasından çok daha önemliydi. Başkanlık öncesinde  Senatör Biden olarak çeşitli  konuşmalarında adaletin yanında kalarak, somut bir şekilde  Ermeni Soykırımını tanımış biri olarak 24 Nisan günü yapacağı konuşmasında Ermeni Soykırımını tanıması umulur. Lakin parlamentonun iki kanadında Ermeni soykırımının tanınması yanında,  Başkan Biden’in bunu tekrar etmesinin sembolik bir önemi olduğunu söyleyebiliriz. Parlamentonun iki kanadı adaleti işaret etmiştir.

Gerisinin önemi yoktur. Adli mekanizmalar gereğini yerine getirmeliler. Zira ABD yasaları Soykırım konusunda  emredici bir norma ve karaktere sahiptirler. Keşke, ABD’de yıllardır inatla adalet  mücadelesi yürüten  hukukçu dostumuz Wartkes Yeghiayan bu günleri görebilseydi… Artık, kısaca gerçeğin kanıtlandığı hakikatin davasının kaybedilme şıkkının ortadan kalktığını düşünüyorum.

– Ermeni Soykırımını inceleme, araştırma konusunda sizin katkılarınız biliniyor. Ermeni Soykırımı’nın tanınmasına yönelik ve adaletin yerine bulması için verilen mücadelede genel olarak ne eksikler görüyorsunuz Ermenistan veya diaspora tarafından.

– Ermeni Soykırımı insanlığın gözü önünde gerçekleşti. Ancak 1. savaş sonrasında oluşan real politik süreçte gerçek  baskı altına alınarak unutulmaya ve tek edilmeye çalışıldı. Ancak 50 uzun yılgibi uzun bir mücadele  sonucunda hakikat ete kemiğe bürünerek gündeme getirilebildi. Gerçek inatçıdır!

Her tarih sayfası  açıldıkça Soykırım yeniden ete kemiğe bürünüyor. Gerçek, hiç umulmadık bir köşede ortaya çıkarak ışıldıyor. Bu konuda diaspora ile az sayıdaki Türkiyeli araştırmacıların koordineli yada tekil çalışmalar son derece önemlidir.

Bu konuda sürekli atını çizdiğim bir noktaya tekrar işaret etmekte fayda görüyorum: İTC’nin hariciye vekili ve Meclis Başkanlığı görevlerinde bulunup Kemalist rejimde hayatı boyunca mebus tayin edilen Halil Menteşe anılarında Ermeni Soykırımına katılmamış olan kişilerin çok az olduğunu söyler. Soykırıma katılım kitleseldir. Bu durum nüfusun tamamını rehin almaktadır. Aynı zamanda gerçeklikle yüzleşmeyi imkansız hale getirmekte ve toplum, kendini iyileştirilemez  bir kısır döngünün içine debelenmekten kendini alamamaktadır.

Yüzleşme bunun için önemlidir. Lakin, rüyasında görüp hayra yoramayacağı imkanı Soykırımdan  elde  eden ve  hala bu gayrimeşru imkandan istifade eden kesim son derece önemli bir büyüklüğü oluşturmaktadır. “dedelerimiz soykırıma bulaştı!” sözü soyut bir cümle olup gerçekliği anlatmaktan ve yüzleşmekten çok  uzaktır. Kimse biyolojik dedesine Soykırımı yakıştırmamaktadır. Soyut bir dede etrafında laf kalabalığı yüzleştirmeyi sulandırmaktan başka bir şey değildir.

Biz TC arşivlerinden biliyoruz ki; bir Hıristiyan ferdine el koymak ile mülküne koymak aynı şey olduğu gibi, bu eylem sonuçta Soykırım suçuna ortak etmek ve ortak olmaktır;  Hıristiyanı öldür! kadınına oğluna  kızına el koyarak müslümanlaştır, malı da senindir. Bu kararname Ağustos 1915’te çıkarılarak Soykırım sıradanlaştırılmış, tabana yayılmıştır. Ermeni ve Pontos zenginlerinin ölüm konvoylarını kovalıyarak, zengin kurbanlara ölüm yollarında el konularak “kurtarılması” tam da bu Soykırım suçuna ortaklığı ifade eder. Emval-i Metruke’nin izini takip etmek sizi  Soykırımdaki suç ortaklığına götürür.

Bu durum Türkiye toplumunun içinde yuvarlandığı sarmalın ta kendisidir. Zira suç ortaklığı o kadar derindir ki, yüzleşmek eti kemiği sızlatmakta ve en önemlisi torunun refahına dokunmaktadır.

Bu gerçeği göz önünde bulundurmadan bu torunlarla işbirliği yapmak  ve bu işbirliğinden adalet aramak boştur.

Ermeniler kendilerini ister Hayastanda, ister tarihsel Ermeni topraklarında  yada nar taneleri gibi  savruldukları diasporada ifade etsinler  buradan medet ummak, hayalden yada gündüz rüyasından başka bir şey değildir…

Bu gerçek Artsakh savaşında/saldırısında gayet net olarak ortaya çıkmıştır.

Kimseden ses çıkmamış, Ermeni karşısında herkes tekparça olarak sessizliğini korumuştur.

Yazar:   GEVORG KALLOŞYAN
Kaynak:   Ermenihaber.am

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *