Yerevan Ermeni Soykırım Anıtı’nı ziyaret. Ermeni Kardeşlerim sizin acılarınız benim de acılarımdır!

Kemal Yalçın

Bugün 14 Ekim 2015, Çarşamba. Karine Koçaryan tarafından ABD’de sahneye uyarlanan Seninle Güler Yüreğim adlı romanım Gümrü’de sahnelenecek. Ermenistan’daki ilk gösterim olacak. Tiyatro ekibi tam kadro olarak sabah erkenden Gümrü’ye gittiler. Benim çevirmenliğimi ve rehberliğimi Adıyamanlı Sarkis Hatspanian yapıyor. Gümrü’ye gitmeden önce saat 9.00’da Soykırım Anıtı’nı ziyaret edeceğiz.

Ermeni Soykırım Anıtı’nı resimlerinden çok görmüştüm. Bugün ilk kez gerçek hayatın içinde, Ararat’ın önünde, sesiyle, toprağıyla, etiyle, kemiğiyle yaşayacağım bu acılar okyanusunu!

Soykırım Müzesi henüz açılmamış. Arabayı park ettik. Hava günlük güneşlik. Yerevan kanatlarımızın altında. Başı karlı Ararat tüm heybetiyle gökyüzüne uzanıyor ve bize bakıyor. Saygıyla selam veriyorum. Selamımı alıyor şefkatle!

Adıyamanlı Sarkis Hatspanian başlıyor anlatmaya:

“Daha önce sana söylemiştim, Yerevan şehri tepeler üzerine kurulmuştur. Soykırım Anıtı, Yerevan’ın en yüksek tepesi olan Kırlangıç Tepesi’nin üzerinde bulunuyor. Anıtın tam karşısında Ararat vardır. Yani Soykırım Anıtı, Ararat’ın gözlerinin önündedir. Bütün Ermenilerin ve Ararat’ın kalbi burada atar!

Kırlangıç Tepesi’nin karşısında Maraş, solunda Zeytun Tepesi vardır.

Arapgir, Malatya, Sivas, Kılikya, Harput, Antep Tepeleri, Kırlangıç Tepesi’ni elleriyle havaya kaldırmışlardır…

Bu tepelerin isimleri 1920 sonrasında Ermeni halkı tarafından verilmiştir.

Doğu Ermenistan’da yaşayan her üç insandan ikisi Batı Ermenistan’dan yani bugünkü Türkiye sınırları içindeki şehirlerden, köylerden, kentlerden kaçarak buraya gelmişlerdir. Buraya gelip yerleşen, hayatlarını yeniden kuran bu insanlar kaybettikleri yurtlarının, memleketlerinin adını Yerevan’ın tepelerine vererek acılarını, tarihlerini, geçmişlerini burada yaşatmaya çalışmışlardır.

Bu anıt, soykırımın 50. yılında, 1965’te inşa edilmeye başlanmıştır.

Neden 50 yıl beklenmiş, neden daha önce inşa edilmemiştir? Çünkü Ermenistan’ın, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin bir cumhuriyeti olarak kurulduğu 1920 yılından sonra soykırımdan, katliamdan bahsetmek, soykırım sırasında ölen insanları anmak, katledilmiş insanlar için ağlamak, okullarda 1915’ten konuşmak, Antranik Paşa’nın adını ağzına almak kesinlikle yasaktı!

1932’de Mustafa Kemal’in yemek masasında Antranik Paşa’nın Marşı, Agop Martayan Dilaçar tarafından söylendiği zamanlarda, Ermenistan’da Antranik Paşa’nın adını anmak bile yasaktı! Lenin, Mustafa Kemal ve Kemalistlerle dostluğu geliştirmek amacıyla 1915 üzerine konuşmayı yasaklamıştı! Sadece “Bütün insanlar kardeştir!  Yaşasın Mustafa Kemal Vilademir İliç Lenin dostluğu! Yaşasın Sovyetler Birliği ile Türkiye Cumhuriyeti arasındaki dostluk!” sloganları haykırmak, yazmak serbestti.

Sovyet Ermenistan’ı kurulmadan önce, yani Kazım Karabekir ordusunun üç koldan Ermenistan’a saldırısından önce Bağımsız Demokratik Ermenistan Cumhuriyeti’nin yüz ölçümü 61.000 kilometre kare idi. Kars, Artvin, Ardahan, Sürmeli, Doğu Beyazıt, Ağrı bölgeleri Demokratik Ermenistan Cumhuriyeti’nin sınırları içinde idi. Lenin 13 Ekim 1921 tarihinde imzalanan Kars Antlaşması ile  aralarındaki ilişkileri geliştirebilmek için Kars, Artvin, Ardahan, Sürmeli, Iğdır, Doğu Beyazıt Bölgesini Türkiye’ye verdi.

1965 yılında, Ermeniler 50 yıllık bir suskunluktan sonra başkaldırdılar. Yerevan Meydanı’nda toplandılar. Öğrenciler ve halk ellerine aldıkları üzerinde “Topraklarımızı istiyoruz!” yazılı pankartlarla Türkiye sınırına doğru yürüyüşe geçtiler. Ordu tanklarla acılarını haykıran insanların önüne geçti. Çatışmalar oldu. Onlarca Ermeni tutuklandı.

Bu isyandan sonra, Ermenistan Komünist Parti Merkez Komitesi, Moskova’ya, Komünist Parti Genel Sekreteri Brejnev’e başvurdu. “Bir anıt yapalım, insanlar buraya gelsin, Yahudilerin ağlama duvarı gibi, ağlasınlar! Zamanla öfkeleri geçer!” dediler.

Moskova, Ermenilerin bu talebini kabul etti.

Soykırım Anıtı’nın mimarları A.Tarchanjan ve S.Kalaschjan, heykeltıraş Chatschatrjan’dır. Bu anıt 50 yıl geciktirilmiş bir anıttır. Aynı zamanda bu anıt, 50 yıl yasaklanmış olan bir tarihin sembolüdür Bu gecikmenin sorumlusu da Moskova’daki Komünist Parti Merkez Komitesi’dir.

Üç bölümden meydana gelen bu anıtın inşasına 1965 yılında başlandı. Anıtın inşası iki yıl sürdü. Binlerce Ermeni bu anıtın yapımında gönüllü olarak çalıştı.

1,5 milyon ağaç, 1,5 milyon çığlık, havada derin bir ağıt sesi var

Sarkis Hatspanian anlatımını durdurdu. Sessizce yürümeye başladık. Etraf yemyeşil. 1915’te öldürülen 1,5 Milyon Ermeninin anısına, 1,5 milyon ağaç dikilmiş. Ayrıca, Anıt’a giden yolun kenarına her ziyarete gelen resmi kişi ve heyetler adına da ağaçlar dikilmiş. Her ağacın önüne kimin için, ne zaman dikildiği yazılmış. Ortalıkta mezarlık sessizliği var! Bu sessizliğin içinden, ağaçların arasından, yerin altından, yerin üstünden hafif, yanık, derin bir ağıt sesi geliyor. Sessizliğin çığlığı bu! Bu ses bırakmıyor insanı! Bu ses insanın içine, beyninin köküne, yüreğinin dibine işliyor!

Sırtımdan ter boşanıyor! Ürperiyorum, korkuyorum! Ağlamak geliyor içimden, zor tutuyorum kendimi! Ağıt bırakmıyor beni! Haykırmak istiyorum, ama haykırmak mümkün değil. Kulaklarımdaki ağıt dilimi tutuyor! Duyduğum ses, boğazımı kapatıyor, konuşamıyorum!

Anıta doğru yürüyorum. Sarkis suskun! Sarkis sessiz! Sarkis’in sırt çantasında kitaplarım canlanmış, sayfalarını açarak bakıyorlar etrafa!

Anıta giden yolun başındayız. Sağımda Ararat, solumda Anıt’a kadar uzayıp giden yüksek bir taş duvar, duvarın arkasında, sağımda, solumda, önümde, arkamda 1,5 milyon ağaç. 1,5 milyon çığlık! Ağıt sesi örtüyor üstümüzü!

Yanımızdan başı örtülü kadınlar ve erkeklerden oluşan bir grup geçiyor. Bunlar İran’dan Soykırım Anıtı’nı ziyarete gelmiş Şiiler. Ellerindeki çiçeklerle acılı ve üzgün adımlarla Anıta doğru yürüyorlar.

Sonra Türkçe konuşan bir grup geliyor yanımıza.

“Biz İstanbul’dan geldik,” diyerek selam veriyorlar bize…

Sağımda Ararat, karşımda Soykırım Anıtı…

Taştan duvarın ve taştan yolun sonunda, tam karşımda düşünen, ortalarındaki ateşe, ölüme ve hayata bakan, omuz omuza vermiş insanlar görüyorum!

Taştan yolun Anıt’la birleştiği yerin sağında Ararat gibi mavi gökyüzüne dimdik, çığlık gibi yükselen bir piramit görüyorum.

Duvarın tam başına geldim.

Taştan duvar, taştan yol dile geliyor.

Bir ağıt, bir çığlık, bir yürek kulağıma fısıldıyor:

Der Zor çöllerinde naneler biter
Nanenin kokusu cihana yeter
Bu ayrılık bize ölümden beter
Dininin uğruna giden Ermeni

Bu ağıtı ilk kez yirmi yıl kadar önce, İstanbul’da, Üç Horan Kilisesi’nin önünde Konya-Ereğli’nin yerlilerinden Sarkis Çerkezoğlu’nun sesinden dinlemiştim.Zaman zaman içinde şimdi…

Sarkis Usta dirilip gelmiş yanıma…

“Hoş geldin dünyamıza!” diyor.

“Sen burada mıydın Sarkis Usta?”

“Ben Der Zor Çöllerinde ölen atalarımın yanından geldim!” diyor, gözleri çakır, saçları bembeyaz…

Sonra devam ediyor ağıtını söylemeye:

Der Zor çöllerinde bayıldım kaldım
Harçlığım tükendi, evladım sattım
Ana ben bu candan bıktım usandım
Evladı uğruna giden Ermeni

Sarkis Çerkezoğlu elimden tutuyor…

Birlikte yürüyoruz düşünen, yavrusunu bağrına basmış anaların yanına, diz çöküp ateşe bakan, alevlerde kendini ve atalarını gören insanların yanına doğru…

Her adım tarihten bir yaprak, her adım Der Zor Çöllerine giderken yaşanan bir gün…

1916 yılında, Der Zor yollarında dünyaya gelen, Sarkis Çerkezoğlu taş duvar üstündeki şehir isimlerini okuyor.

Adıyamanlı Sarkis Hatspanian suskun, sessiz! Konya Ereğli’den dirilip gelmiş Sarkis Usta’yı saygıyla, hüzünle dinliyor!

Der Zor’a giden ölüm yolculuğu başlıyor, ağıtlarla birlikte…

24 Nisan 1915

Kostantinopolis

Kütahya

İzmir

İzmit

Bursa

Bandırma

Ankara

Yozgat

Sarkis Usta duruyor. “Memleketime geldik!” diyor sessizce ve devam ediyor ağıtına:

Der Zor çöllerinde yaralı çoktur
Gelme doktor gelme, çarası yoktur
Bir Allah’tan gayrı, hiç kimsem yoktur
Dininin uğruna giden Ermeni

Yürüyoruz birlikte.

Sarkis Usta duvarda yazılı şehirlerin isimlerini okumaya devam ediyor:

Kayseri

Trabzon

Samsun

Ordu

Sivas

Tokat

Amasya

Sinop

Sinop Boyabat ilçesi, Avloğuç köyünden Âşık Armani almış kendi yaptığı sazı eline, oturmuş Ermeni mezarlığında dedesinin mezarının taşına, ağıtını söylüyor:

Tehcir denen olay büyük bir hile

Hiçbir zaman varamadık menzile

Birçoğunu verdik afata sele

Her insanın ölüsünde ben varım.

Sarkis Usta, Âşık Armani’nin koluna giriyor, “Sende gel bizimle,” diyerek duvardaki şehir isimlerini okumaya devam ediyor:

Gürün

Şebinkarahisar

Zeytun

Sis

Adana

Maraş

Hacin

Antep

Urfa

Birecik

Musa Dağ

Harput

Arapkir

Çar Sancak (Dersim ve Bingöl bölgesindeki dört sancak)

Malatya

Eğin

Erzurum

Erzincan

Hınıs

Âşık Armani dile geliyor:

Soyu sopu hançerlendi Sinan’ın

Elleri kınalı kaldı Suna’nın

Yavrusunu kurban vermiş ananın

Saçlarını yoluşunda ben vardım.

Konya Ereğlili Sarkis Usta devam ediyor şehirlerin isimlerini okumaya:

Bayburt

Kemah

Tercan

Doğu Bayazıt

Sasun

Bitlis

Muş

Hizan

Siirt

Diyarbakır

Palu

Ergani

Van

Malazgirt

Başkale

Çatak

Adapazarı

Der Zor

Der Zor kalleşliğin,

Der Zor nankörlüğün,

Der Zor ölümün öteki adı!

Ereğlili Sarkis Usta son dörtlüğünü söylüyor:

Tuzsuz olur Arabistan fıstığı

Taştan ımış Ermeni’nin yastığı

Böyle miymiş Osmanlı’nın dostluğu

Milleti uğruna giden Ermeni

Diz çökmüş, omuz omuza vermiş, düşünen, soran, hatırlatan, yaşayan, ölümsüzleşen Ararat’ın taşından yaratılmış insanların arasından, beş basamak merdivenden anıtın içine giriyorum. Kalbimin üstünde kırmızı beyaz karanfiller. Sol elimle tutuyorum. Sağ yanımda Sarkis Usta, solumda Âşık Armani, arkamda Adıyamanlı Sarkis Hatspanian… Önümde geniş bir daire… Dairenin tam ortasında bir daire, dairenin merkezinde sönmeyen bir ateş, ateşin üstü açık, gökyüzü görülüyor.

Etrafıma bakıyorum…

Sarkis Usta kulağıma fısıldıyor:

“Ateşin etrafını daire biçiminde sarmış olan, ateşe bakan bu büyük, yüksek, suskun 12 insan, Osmanlı İmparatorluğu içindeki, Vilayet-i Sitte denilen 12 Ermeni yerleşim yerini temsil etmektedir. Bu ateş hiç sönmez, Ermeniler yeryüzünde var oldukça da sönmeyecek!”

Sonsuz Ateşin içinde kendimi,

Sonsuz Ateşin alevlerinde milyonları gördüm…

Dünya o an durmuş, bize bakıyor!

Ağıt sesi geliyor uzaklardan, yakınlardan…

Taş sessiz,  içimde bir çığlık…

Sadece alevler yükseliyor gökyüzüne doğru…

Sadece alevler konuşuyor sessizliğin yanık sesiyle…

Sarkis Usta fısıldıyor:

“Karanfilleri ateşin etrafına tek tek koyabilirsin…”

Karanfilleri tek tek ateşin etrafına diziyorum.

Sarkis Usta yanı başımda:

“Şimdi Adıyamanlının sırtındaki kitaplarını da diz ateşin etrafına…” diyor sessizce…

Kitaplarımı diziyorum karanfiller arasına…

Seninle Güler Yüreğim, Emanet Çeyiz, Sari Gyalin/Sarı Gelin, Barış Sıcağı, Sırdıs Kezmov gı Hayda, Yaşama Gücü, Anadolu’nun Evlatları, Hayatta Kalanlar, Sürgün Gülleri, Kardeşlerim Var Uzaklarda, Süryaniler ve Seyfo: Hayatla Ölüm Arasında, Yeniden Varoluş, Kalbim Turabdin’de Kaldı, Geç Kalan Bahar, Haymatlos, İngilizce Seninle Güler Yüreğim – You Rejoice My Heart, Sınıfta Çiçek Zor Açar…

Kitaplarım ateşle, alevlerle konuşmaya başladılar…

Sonsuz Ateşin alevleri aydınlattı sayfaları…

Sustular…

Sıra bana geldi…

Ateşin etrafına diz çöküp oturan,

Gözleri alevlerle konuşan 12 insan gibi ben de diz çöktüm!

Sonsuz ateşin içine baktım…

Ateşin gözleri gözlerimde idi…

Sonsuz Ateşin içinde kendimi,

Sonsuz Ateşin alevlerinde milyonları gördüm…

Bir ağıt söylüyor şimdi alevler…

Dünya durmuş alevlerin ağıtını dinliyor o an…

Kulaklarımda çınlıyor konuştuğum,

Dertlerini dinlediğim Ermeni kardeşlerimin sesleri…

Meline’yi görüyorum bir an alevlerin arasında…

“Ben ölmedim ama Sivas Kangallı atalarım burada!” diyor.

Zaman bildiğimiz zaman değil şimdi…

Zaman zaman içinde…

Zaman ateşin içinde…

Zaman alevlerin arasında canlanıyor…

Bir bakıyorum İstanbul’dayım,

Bir bakıyorum Merzifonlu Vahram Karabend’in evindeyim…

Bileğindeki bıçak izini gösteriyor bana…

“Ben hayattan ne öğrendim?” diye soruyor kendine.

“Ben hayatta sevmeyi ve sevginin değerini öğrendim,” cevabını veriyor…

“Sevgiyle insanlaşır insan, sevgiyle bala dönüşür acılar,” diyor.

Bir an alevlerin arasında Sırpazan Karekin Bekdjian’ı görüyorum.

“Benim için Tanrı sevgidir!” diyor…

Alevler gözümün önünde…

Bir alev oluyorlar, bir insan,

Alevler içinde üç yaşında bir bebek ağlıyor.

Alevler sarmış İstanbul’u,

Zaman 6/7 Eylül 1955

Ağlayan bebeği tanıyorum,

Alevler içinde ağlıyor İstanbullu Herman Hintiryan!

Alevler bir dün oluyor, bir bugün…

Alevler bir insan oluyor, bir zaman…

Alevler içinde biri koşturuyor, babasını arıyor.

Alevler içinde koşturuyor Ohannes Garavaryan.

Alevler bir Âşık Armanî oluyorlar,

Bir Boyabatlı Agop Yıldız…

Armanî’nin elindeki sazı, bir ses oluyor, bir Sayat Nova…

Ateş bir dünya oluyor, bir alev…

Alevler bir geçmiş oluyor, bir gelecek.

Ateş bir ölüm oluyor, bir hayat…

Alevler bir insan oluyor, bir çığlık…

Alevler bir soru oluyor, bir cevap…

Böyle miymiş Osmanlı’nın dostluğu?

Sarkis Usta’nın sesi kulaklarımda çınlıyor:

Böyle miymiş Osmanlı’nın dostluğu?

Böyle miymiş Osmanlı’nın dostluğu?

Böyle miymiş Osmanlı’nın dostluğu?

Soyu kurutulmuş,

Ocağı söndürülmüş,

Ve şimdi,

Sonsuz Ateş’in içinde yaşayan

Ve daima yaşayacak olan

Ermeni milletinin önünde diz çöküyorum!

Bu Sonsuz Ateş’in içinde kendimi görüyorum.

Bu Sonsuz Ateş’in içinde ben de varım!

Yanan sensin, yanan benim, yanan biziz!

Kendi adıma Ermenilerden ve insanlıktan özür diliyorum!

Bu ateş hiç sönmesin!

Bu ateş Türklerle Ermenilerin,

Bu ateş Kürtlerle Ermenilerin

Bu ateş Anadolu’nun evlatlarının

arasında yeşeren kardeşliğin,

Bu Ateş,

Gerçek adaletin,

Kalıcı dostluğun,

Karşılıklı saygı ve sevginin

Hayatın ve özgürlüğün

Işığı, özü ve sözü olsun!

Ayağa kalkıyorum.

Bağıracağım, bağıramıyorum!

Haykırmak istiyorum, dilim tutuluyor!

Gözyaşlarım haykırıyor sessizce,

Gözyaşlarım damlıyor sonsuz ateşin ellerine…

Ayakta zor duruyorum.

Adıyamanlı Sarkis Hatspanian’a sarılıyorum.

Sarkis de ağlıyor…

Gözyaşlarımız karışıyor birbirine…

“Senin acıların benim de acılarımdır Sarkis!”

“Ey Sonsuz Ateş’in içinde yaşayan Ermeni Kardeşlerim!”

“Ey Sonsuz Ateş’in sessiz alevleri!”

“Özür diliyorum sizlerden!”

12 İnsan, 12 Şehir alıyor beni kollarına.

Ereğlili Sarkis Usta da aralarında…

Dostluk, sevgi, kardeşlik!

Dünya da, hayat da işte hepsi bu üç kelime…

Etrafımdan gelen çocuk sesleriyle dönüyorum gerçek zamanın içine…

Ereğlili Sarkis Usta bir vardı, bir yok oldu…

Kızlı erkekli, okul önlükleri içinde gülümseyen çocuklar…

Sonsuz Ateş’i görmeye gelmişler…

Başlarında öğretmenleri…

Adıyamanlı Sarkis beni çocuklara tanıtıyor.

Ermeni çocuklar etrafımı sarıyor.

Meraklı gözlerle bana bakıyor, nereden geldiğimi soruyorlar…

Öğretmenleri tanıtıyor kendini…

“Ben de öğretmenim, benim de sizin öğrencileriniz gibi öğrencilerim var Almanya’da…”

İlkokul öğrencileri hazırlıklı gelmişler.

İki kız, bir oğlan birer şiir okudular.

Ben de Barış Sıcağı başlıklı kitabımdan,

1994 yılında Meline için yazdığım şiiri okudum onlara:

Gözlerine ne zaman baksam

Mavi bir su akar

İstanbul şarkıları içinden.

Senden duydum

Bu şarkıların gizemli hüznünü.

Senin şarkılarında gördüm

Sessizliğin gözyaşını.

Yüreğime köz düştü

Yakar can evimin düşlerini. 

Sana hangi gülleri getireyim Meline?

Hangi renklerle donatayım evreni?

Nakışlara, şarkılara, çiçeklere bile sinmiş

Seksen yıldır dinmeyen

O korkunç yaranın acısı.

Kim kopardı ham meyveyi Ararat’ın dalından?

Kim ekti bu barbarlık tohumunu dağa taşa?

İkimiz bu toprağın çiçek açmış dalıydık

Seni kırdılar güpegündüz

Öfkem suskunluğumadır

Ani’de açmaz artık bahar sensiz!

Bu Boğaz mavi miydi Meline?

Bu  Boğaz hep mavi miydi

                  sen bildin bileli?

Bu şarkılar, bu ezgiler

Bu Hamparsum notaları

Hep ağlar mıydı Bizans’tan beri?

Nasıl da yalnız kalmışım,

Nasıl da aldatılmışım

Senin yalnızlığında

Ben yenile görüyorum

Tarihin çığlığını

Senin dinmeyen özleminde.

Sen varlığımın vazgeçilmezliği,

Toprağımın bereketisin.

Ne dostluk olur, ne kardeşlik

Senin yüreğin

Benim yüreğimde

Özgürce gülene dek.

Öğrencilerle birlikte fotoğraf çektirdik.

Hepsinin gözleri ışıl ışıl, üstleri başları tertemizdi.

Öğrencilerle ve öğretmenlerle vedalaştık.

“Hoşça kal sönmeyen ateş!”

“Hoşça kalın sevgili çocuklar ve sevgili öğretmenler!”

Vefalı, vicdanlı, dürüst dünya insanlarına, Anadolu’nun Evlatlarına, Kürtlere, Türklere teşekkürler…

Sarkis Hatspanian, “Bir de duvarın arka yüzünü görelim,” dedi.

Duvarın arkasına geçtik.

Burada, duvarın bu tarafında Soykırım sırasında Ermenilere yardım etmiş, onları ölümden kurtarmaya çalışmış, çeşitli milletlerden dürüst, vicdanlı, cesur insanların isimleri yazılıydı.

Ermeniler ölümle hayat arasında kaldıkları günlerde kendilerine yardım etmiş insanları unutmuyor, onlara şükranlarını sunuyorlardı.

ABD İstanbul Büyükelçisi Henry Morgenthau

Norveçli Kutup Araştırmacısı Fridtjof Nansen

Fransız Bilim Adamı Jacques de Morgan

Rus Yazar Valerie Grüssow

Arap Fa’iz El-Ghusein

Alman Armin Wagner

ABD’li Diplomat Ries Einstein

Almanya İstanbul Büyükelçisi Hans von Wangenheim

Rus Doğu Bilimcisi Vladimir Kortnevsky

Alman Doğu Bilimcisi Josef Markwart

Fransız Yazarı Anatole France

İngiliz Tarihçisi Arnold Toynbee.

Duvarın bu yüzü henüz dolmamıştı. Gelecek yıllarda Ermenilere yardım etmiş dürüst, vicdanlı, cesur Türklerin, Kürtlerin, Anadolu’nun Evlatlarının, Müslümanların da isimleri yazılacak, onlar da ölümsüzleştirilecekti.

Sevgili Ermeni Kardeşlerim,

Sizin acılarınız benim de acılarımdır!

Sizlerle birlikte güler benim yüreğim!

Not:

  1. Adıyamanlı Sarkis Hatspanian 20 Ocak 2018 tarihinde vefat etti. Kendisini sayfı, sevgi ve şükranla anıyorum.
  2. Bu bölümü 2020 yılında İstanbul’da, Birzamanlar Yayıncılık tarafından yayınlanan “Tek Kanatlı Kartal” adlı kitabımdan aldım.

Akunq.net 

Leave a Reply

Your email address will not be published.