Harputlu bir Ermeni’den Mustafa Kemal Atatürk’e mektup

Geçtiğimiz yüzyıl başlarında Harput (Houshamadyan arşivi)

Hüsnü Gürbey ve Mahsuni Gül, 83 yıldır devlet arşivinde bulunan çok ilginç bir belgeye ulaştı. 1937 sonlarında, B.G. Karapetyan isimli bir Harputlu Ermeni, Atatürk’e bir mektup yazmış. Karapetyan mektubunda 1909’dan 1915’e Ermeniler’in başına gelenlere dair gelişmeleri sıralıyor, bunların analizini yapıyor ve Türkiye için tüm halkların özgürlük taleplerine yanıt verecek yeni bir yapı öneriyor.

HÜSNÜ GÜRBEY-MAHSUNİ GÜL

Cumhurbaşkanlığı Arşivi; “CA: 01019578/648214” kayıt numarasında bulunan bir belge/mektup, Elazığ Ermenilerinden B.G. Karabetyan imzasıyla Mustafa Kemal Paşa’ya gönderilmiştir. Mektubun orijinali Ermenicedir. Elimizdeki nüshası Türkçeye çevrilmiş hali  olup tarihsizidir, sadece ekin sonunda kırmızı kalemle, 19. 1. 938 tarihi yazılıdır. Mektup; aslı ve bir ek’den mürekkeptir. Ek, Hatay olaylarından dolayı yazıldığı için mektup tarihi de yaklaşık 1937-38 tarihleri olarak tahmin edilmektedir ki, kırmızı kalemle yazıldığı belirtilen tarihe de denk düşmektedir.

Mektupta; “Gayrı-Türk unsurlara karşı halen saltanat istibdadı günlerindeki istisgâr (küçük görme) ve istihkar (aşağılama) sistemi tatbik olunuyor” dendikten  sonra,  “Saltanat devrinde gayrı-Türkler memleket dâhilinde hiç olmazsa dini ve kısmen de kültürel sahalarda serbestiye nail oluyorlardı. Hâlbuki müterakki ve ileri fikirli sizlerin gününde memleketin gayrı Türk evlatları bu iptidai haklardan da mahrum edilmektedirler” denilerek, ilerici olduğu ileri sürülen Cumhuriyet yönetiminin, aslında Osmanlı yönetiminin de gerisine düştüğü açıkça öne sürülüyor.

Mektupta, Osmanlı Devletinin Birinci Dünya Savaşındaki yenilgisinden ve devletin dağılmasından, dışarıdan yönlendirilen acemi yöneticilerin (dirijanlarının/bürokratların) tanrı tanımazların (hotperestlik) vatandaşlarına  (Gayri-Türk’e) karşı duydukları düşmanlığın neden olduğu belirtiliyor. Oysa yazara göre halk arasında “Fark gözetmek cehalettir.”   Yazar şöyle devam ediyor: “Ülkelere ve milletlere hâkim oldunuz fakat onları devlete bağlamak, bend etmek dirayet ve kiyasetinden mahrumdunuz” 
Yazar bir kıyaslama da yapıyor ve sözü 1915’e getiriyor. “Avrupalılar işgal ettikleri eski Osmanlı toprakları üzerinde yaşayan halklara baskı yapmak yerine, onların demokratik haklarına saygı göstererek, birbirleriyle kaynaşma yolunu seçtiler. Oysa sizler daha, dün, Ermenileri katliam ettiniz, kalanlarını da dünyanın dört tarafına dağıtarak himayesiz, serseri ve vatansız bir hale soktunuz. Memleket içerisinde kalanları da şahsi ve milli haklarından mahrum ederek esire çevirdiniz.” 

Yazara göre “Sorun demokratik hak ve özgürlükten yoksun bir devlet anlayışından kaynaklanmaktadır, bu anlayışı çözemediğiniz sürece de, yabancılar sizlerin iç işlerinizi karıştırmaya devam edecektir. Çürük temel üzerine kurulan bir devlet, ne ilerleyebilir ve ne de kalıcı (payidar) olur. Türkiye’yi bugün de bu zaviyeden tetkik ettiğimizde yine bazı hilekâr ve suikastçı devletlerin sözlerine kapılarak yanlış bir yoldan yürüdüğünü ve yine eski mağrur ve tehditkâr politikayı takip ettiğini görmekteyiz.” 
Yazar bu ve buna benzer pek çok uyarıda bulunuyor ve ABD Anayasası’nın olumlu bir örnek olarak gösteriyor. Sözü fazla uzatmadan sizleri bu önemli ve çarpıcı  mektupla baş başa bırakıyoruz. H.G.-M.G

Muhterem Mustafa Kemal Paşa:
Fikirlerimi Türkçe olarak beyan edemediğime müteessirim. Ancak bunları, size gereği gibi tercüme edebilecek iyi Türkçe bilen bir Emeninin kolaylıkla bulunacağından emin olarak mecburen Ermenice yazıyorum. Yurdumuz üzerinden geçen zulüm ve felaket günleri geçeli yirmi sene olduğu halde dâhili ve harici politikamızdaki terakki bakımından henüz mahsus ve ümit verici bir değişiklik göremedim.

Gayrı-Türk unsurlara karşı halen saltanat istibdadı günlerindeki istisgâr ve istihkar sistemi tatbik olunuyor.
Saltanat devrinde gayrı-Türkler memleket dâhilinde hiç olmazsa dini ve kısmen de kültürel sahalarda serbestiye nail oluyorlardı. Hâlbuki müterakki ve ileri fikirli sizlerin gününde memleketin gayrı-Türk evlatları bu iptidai haklardan da mahrum edilmektedirler.

Din, bir milletin ruhundan hiçbir zecri vasıta ile koparılamayan ruhu teselli ve nezahetin yegâne amilidir ve onu zecri hiçbir tedbir ve vasıta, bir milletin kalbinden söküp atamaz. Din, hakiki manasile bir milletin veya halkın manevi ve ahlaki miyarını (ölçüt) gösteren tek vasıta, vicdani duyguların yükselişini ve mukaddesatı temin eden yegâne amildir ve eğer riyakâr din adamlarının taassup ve istismarlarından masuniyeti temin edilirse (korunursa) beşeriyetin önünde doğru ve insanları birbirlerile samimi münasebete ulaştıran hakiki ve mutlak bir terakki yolu açılmış olur.

Hakiki bir din iman ve telakkisi mevcut olmaması ahlaksızlık ve riyakârlıktan başka bir netice veremez.
İnsan namı verilen mahlûka, milletleri her sahada birbirlerile mütekabil münasebata sevk ve terakki yoluna imale eden mevzuata riayet mecburiyetini tahmil eden vicdan duygusudur, vicdan duygusunun ehemmiyetini ve rolünü kavrayan ve onun lüzumuna kani olan ferdlerden teşekkül edecek bir millet veya bir devlet, kemiyet itibarile ne kadar küçük olursa olsun onu dâhilden ve hariçten kimse mağlup edemez. Kuvvet ve kudret, bir memleket dâhilinde doğan ve gelişen muhtelif milletlerin mütekabil münasebatının doğruluk ve samimiyet prensiplerine müstenit (istinat eden) idare tarzından husule gelir. Bu olmadıkça, her şey kendini beğenmek ve kendini aldatmaktır.

İstanbul’un zabtından ve muzaffer ordularının ricatından sonra, Türkiye’nin içine kemirici bir kurt girdi, haşmet ve nüfuzunu tamamen kaybetti. Türkiye’nin, büyük fedakârlıklarla elde ettiği birçok memleketleri kaybetmesine sebep, bu meziyetlerden mahrum kalmasıdır.

Maziden sarfınazar, günümüzde vukua gelen zayiatı ve bunların sebeplerini bir az tetkik edelim:
Bütün bu zayiat, hatta son harp esnasındakiler bile, hep Türkiye dirijanlarının (bürokratların/yöneticilerin) politika işlerindeki acemiliklerinin, vicdan ve ahlak sukutunun, ihtiras ve hotperestlik ve ecnebi düşmanlığı gibi geri düşüncelerin neticesidir. Sonu tekrar geriye dönmek olan bu halin, halen de yine aynı his ve şevk ile ileri götürülmesine çalışılıyor.

Bir dirijan, elindeki imtiyaz ve salahiyetlerle idaresi altındakilere müsavat temininde ihmal gösterirse, onlarla beraber kendisi de mutazarrır (zarar görmüş) olur. Bir devlet, ancak idare ettiği unsurları tefriksiz (ayrımsız) takip ve teşrik ettiği, kanun karşısında onları müsavi (eşit) tuttuğu ve onların içtimai haklarına hürmet ettiği, kendi şerefine onları da iştirak ettirdiği takdirde fedakârlıkla elde ettiği nüfuz ve şeref kökleşir, genişler, büyür, yükselir ve ebedileşir. Fark gözetmek cehalettir. Bütün eserleri, maksatları, ümitleri, tasavvurları ve istikbali bilgisizce yıkan bir amildir.
Viyana ricatinden sonra devleti sukuttan sukuta sevk eden sebep bizzat bu tefrik politikası olmuştur.

1930'ların sonlarına doğru Mustafa Kemal Atatürk
1930’ların sonlarına doğru Mustafa Kemal Atatürk

“Ermeni katliamının sebebi ne idi?”
Ülkelere ve milletlere hâkim oldunuz fakat onları devlete bağlamak, bend etmek dirayet ve kiyasetinden mahrumdunuz. Gizli ve aleni surette yapılan zulümler, yağmalar, katliamlar, müsadereler ve haksızlıkların, bittabi şiddetli bir hoşnutsuzluğa, nefret, kin ve husumet ve nihayet isyan husule getirerek, hiç yoktan düşmanlıklara, imparatorluğun zaaf ve fakra düşmesine, budanmasına ve nihayet ölümüne sebep olacağı şüphesizdi.

Bu son harpte bile, birçok devletlerin bu bakir memleketi yutmak için iştihalarını biledikleri ve kat’i projeler hazırladıkları sırada, siz bilhassa Ermenilere karşı tarihte misli görülmemiş katliamlarla tehciri tertip ettiniz. Bunun sebebi ne idi? Çünkü biz, Ermenilerin Osmanlı İmparatorluğuna karşı sadık olmadıkları kanaatinde bulunuyordunuz.

Bu suikasdi tertip eden devletlerarasında eğer birbirile kruvazıman (çelişen) yapan menfaatler zuhur etmese idi, bugünkü Türkiye de halen mevcut olmayacaktı. Fakat korkarım ki, o devletlerin birbirine zıd olan menfaatleri bir gün birbirine uygun bir şekilde sıralanacak ve Türkiye’de artık yeniden devlet hayatı yaşamak fırsatından mahrum kalacaktır. Devletlerin gösterdikleri bu imhal, kendi iştihalarının ve ilerlemiş menfaatlerinin tezat ve ihtilafı neticesinden başka bir şey değildir.

En serkeş ve isyankâr bir unsur olan Ermenileri tehcir ve katliam etmekle onların hakkını da kendilerile beraber ortadan kaldırdığınızı zannetmeyin. Avrupa devletleri bir gün tam bir anlaşma ile maksatlarını tahakkuk ettirmek için size yine birkaç Kürd veya Ermeniyi katliam etmek fırsatını vereceklerdi. Suriye, Irak ve Filistinin ziyaı henüz pek yenidir. Bu memleketler ve bunlar gibi daha birçokları Avrupa devletleri tarafından zabtedilmiştir. Avrupalılar ana vatanlarından çok uzak olan bu yerleri nasıl, hangi kuvvetle, hangi sistemle idare ediyorlar? Katliam ve yağma ile mi? Yoksa başka vasıtalarla mı? Bittabi ilk zamanlarda yeni hükümet ile tebaası arasında çarpışmalar oluyordu. Fakat zaman geçtikçe sarfolunan mesai neticesinde iki taraf da birbirine yakınlaşmak ve anlaşmak ve birbirlerini mütekabilen tetkik etmek suretile her iki taraf da karşısındakinin talep ve haklarını takdir ederek mütekabil menfaatlerin imtizacile (uyumlu hale gelmesi) birbirlerine bağlanmakta ve böylece yaşamakta ve terakkiyat sahasında ilerlemektedirler.

“Fakat siz hala…”
Fakat siz, halen bugüne kadar idareniz altında yaşayan muhtelif milletlerin mevcudiyet haklarını kavrayamadınız. Siz halen bugüne kadar da aranızdaki ve hariçteki Ermenileri keserek imha etmek için muhtelif vesileler ve fırsatlar aramakta, onların mallarını zabtetmekte ve mekteplerini ve dini müesseselerini kapatmakta ve hatta mezarlıklarına bile müdahale etmektesiniz.
Dün, Ermenileri katliam ettiniz, kalanlarını da dünyanın dört tarafına dağıtarak himayesiz, serseri ve vatansız bir hale soktunuz. Memleket içerisinde kalanları da şahsi ve milli haklarından mahrum ederek esire çevirdiniz. Onlar bu suretle memleketin umumi inkişaf ve terakkisinden istifade edemedikleri gibi bu terakki ve inkişafa hizmet vazifesinden de geri kalmaktadırlar.
Onları her türlü (………okunamadı) sevk eden sizin gururunuzun verdiği korkudur. Siz, zeki ve müdebbir önderler, Ermenilerin de kendilerini memleketin öz evladı sıfatile Türkiye’de Türkler kadar ve hatta daha bile fazla hak sahibi görmekte olduklarını düşünmeli ve takdir etmelisiniz.

Ermeni isyankarmış, Ermeni Hristiyanmış, ihtilal çıkarmış, hürriyet istemiş, Kürd başka tarikattan imiş, vahşi imiş, serkeş imiş, Türk Muhammed dininden imiş, Müslüman imiş, katliamcı imiş, şu imiş bu imiş, mademki hepsi bir vatanın evlatlarıdırlar ve hepsi de o vatana aynı sarsılmaz ve çözülmez bağlarla, aynı unutulmaz hatıralarla ve aynı hak ve salahiyetlerle bağlıdırlar… Şu halde bu hak ve salahiyetlerden ben niçün komşum olan Türk kadar istifade edemiyeyim? Bu farkı, bu ayrılığı kim ihdas etti? Şüphesiz hüküm süren cahilane zihniyet ve gayra husumet illeti değil mi? Eğer Ermeni’nin mevcudiyetini tehdit eden tehlike olmasaydı; onun da isyan ve ihtilale başvurmasına ve kendisini feda etmesine bir sebep yoktu.

Siz de ve biz de biliriz ki boyun eğilmesi esaretten daha ağır şartlar ve sebepler vardı. Ermeni, bir insan ve vatanın bir evladı sıfatile hissemize düşen müsavi hakkı istedi, Türk ise cahilane bir şekilde silahla, tehditle vurarak, keserek ve en gayrı insani tedbirleri bile esirgememek suretile mukabele etti. Eğer siz, hâkim Türk unsuru, vaziyeti kavramış olsaydınız, ne siz ecnebi amillere alet olurdunuz ve ne de biz ümitsizliğe düşerek başkalarının sözlerine inanıp kendimizi akıntıya kaptırırdık. Eğer siz bizim vaziyetimizi kavramış, kanunu samimiyetle tatbik ve adaleti seyanen tevzi etmiş ve bize diğer devletlerin kendi tebaalarına verdikleri hakları vermiş olsaydınız biz de onlar gibi ilerler, inkişaf eder ve medeniyetin zirvesine yükselirdik.

Mektubun ilk sayfası
Mektubun ilk sayfası

“Amerika ne yapıyor?”
Amerika bu gün 49 Cumhuriyetten mürekkep ve 150 milyon nüfusu olup bu birleşik Cumhuriyetler dünya üzerindeki türlü türlü milletlere mensup anasırdan (unsurdan)mürekkep olduğuna göre adeta başlı başına bir dünyadır. Böyle olduğu halde bu birleşik cumhuriyetlerden müteşekkil ve henüz 150 senelik bir mazisi olan Amerika bugün dünyanın en kuvvetli ve en müterakki bir memleketidir. Bu memleketin böyle dev adımlarile terakkisindeki amil nedir ? İstibdadın kırbacı mı? Süngü mü? Katliam mı? Şüphesiz bunlardan hiç biri değil. Bu amil, birleşik hükümetleri birbirlerine sarsılmaz bağlarla bağlayan anayasadır. Anayasa Amerika’da yalnız vatandaşlara değil, vatandaş olmayanlara  bile misli görülmemiş imtiyazlardan istifade, terakki ve para kazanmak hak ve imkanları bahşetmiş ve bu suretle her fedakarlığa katlanan, emsalsiz metin bir millet yaratmıştır.

Niçün aynı serbesti başka memleketlerde hüküm sürmesin? Çünkü onlar kendi tebaaları olan halktan, Amerikanın kendi halkına kayıtsız ve şartsız olarak bahşettiği hakları esirgemektedirler. Türkiye de, tam ve kamil hürriyetin, istiklalin, terakki ve inkişafın yegane şartı, idaresi altında yaşayan muhtelif millet ve unsurların her sahada haklarının tanınmasından ibaret bulunduğunu bilmelidir.

Herhangi bir devlet sevki ihtirasla bu memleketin (ABD’yi kasdediliyor) hürriyetini ihlale kalkışmak cesaretini gösterecek olsa, emin olunuz ki bütün halk şimdiye kadar altına topladığı ekseriyet ve akalliyet unsurlarına ve memlekette yaşayan bütün milletlere karşı hiç bir fark gözetmemiş olan Amerikan bayrağını tek bir fert gibi ve hayatı bahasına müdafaa edecektir. Çünkü o, hepsini öz evlad olarak kabul etmiştir ve onlar da bilmukabele onu.

“Türkiye bu muameleyi gösterdi mi?”
Türkiye, yüzlerce seneye baliğ olan hâkimiyeti müddetince hudutları içerisinde yaşayan, doğan ve gelişen küçük veya büyük herhangi bir millete böyle hürriyetperverce bir muamele göstermiş midir? Asla! Bunun sebebi nedir? Çünkü o her hakkı kendisine hasretmiş ve başkalarının hakkını tanımak istememiş ve bundan dolayı da memleketimiz daima korku ve endişe içerisinde yaşamış, isyanlara sahne olmuş ve birçok aksamını kaybetmiştir.

Çürük temel üzerine kurulan bir devlet, ne ilerleyebilir ve ne de payidar olur. Türkiye’yi bu gün de bu zaviyeden tetkik ettiğimizde yine bazı hilekâr ve suikastçı devletlerin sözlerine kapılarak yanlış bir yoldan yürüdüğünü ve yine eski mağrur ve tehditkâr politikayı takip ettiğini görmekteyiz.

Hudutlarınızı genişletmek istiyorsunuz. Hâlbuki elinizdeki topraklar hali, gayrı meskûn ve perişan bir vaziyette. Bu hususta artık teferruata girişmek istemiyorum. Çünkü uzun sürecek. Siz bilmelisiniz ki; Türkiye’de yaşayan bütün milletler, Türk, Ermeni, Kürd, Yahudi, Yezidi ve saire gibi bütün toplu kuvvetler, memleketin granitten birer temel taşlarıdır. Memlekete hükmeden ferd veya cemiyet bu temel taşlarından her hangi birini hakir görür ve onların toplu kuvvetine dayanmaz ve hâkimiyetinin esaslarını bunlara istinat ettirmek dirayetini göstermezse, ömrü on sene, yirmi sene, yüz sene ne olursa olsun fakat neticede behemehal yıkılmağa mahkumdur. Sırbistan, Romanya, Bulgaristan velhasıl bütün Balkanlar, Suriye, Irak, Mısır, Tunus, Trablus, Kıbrıs vesaire hepsi memleketin küçük büyük birer temel taşları idiler. Bunları idare edenler tedbirsizlik, basiretsizliklerile devletçilik ve idarecilik kabiliyetinden mahrumiyet ve alaturka siyasetle bu memleketlerde zulüm ve tazyik yapıp Türk devletinin temelini sarstılar ve böylece bu yerleri başka devletlere kaptırdılar. Son bir asırlık medeniyet devresinde sizin elinize geçen fırsatlar eğer Ermenilerin eline geçmiş olsaydı, emin olunuz bütan terakki sahalarında sizin gösterdiğiniz kabiliyetsizliğe mukabil tamamen aksi bir netice elde eder ve memleket yani siz ve biz şimdi Amerika Birleşik Cumhuriyetlerinde olduğu gibi yaşardık. Yani birleşik hükümetlerden mürekkep bir Türkiye.

Sinesinde yaşayan Ermeni gibi işgüzarlık, yaratıcılık vasıfları çalışma ve ilerleme sahalarındaki delillerile tebarüz etmiş ve eserleri asırların derinliklerinden bile parlayarak kendini dünyaya tanıtmış bir milleti yıkmak, öldürmek, imha etmek cehaletini gösteren devlet nasıl bir devlettir? İşte bunu Türk yaptı ve halen de yapıyor.

“Amerika gibi birleşik bir devlet niye olmasın?”
Demokratik hükümetlerin tebaaları olan milletlere karşı tatbik ettikleri usulleri, siz Türk dirijanları tatbik edecek kudret ve dirayetten mahrum mu idiniz? Müstakil bir Suriye, bir Filistin, bir Arabistan bugün başka devletlerin mandası altında bulunacaklarına Ermenistan ve Kürdistan da dâhil olduğu halde hepsi birer müstakil mıntaka halinde Türk devletinin ayrılmaz birer cüz’ünü teşkil edemezler miydi? Niçün bütün bu memleketler birer halka gibi birbirlerine bağlanarak çelik metanetinde ve Amerika tarzında birleşik bir devlet teşkil edemesinler? Meşrutiyetin ilanından evvel Ermeni muhariplerin teşkilatı olan Taşnaksutyun ile Türk münevver unsurlarının giriştikleri temas ve müzakerelerin muvaffakiyetle tecellisi ve bunun kat’i neticesi hatırımdadır. Bu birleşik kuvvet karşısında Abdülhamit gibi müstebit bir hükümdar bile dayanamayarak teslim olmaktan başka çare bulamamıştır. Bu suretle senelerden beri tahayyül olunan şey tahakkuk etmiş ve büyük sevinç tezahürlerine, kardeşçe kucaklaşmalara, istikbale ait iyi ümitlere ve tam bir hürriyet temennilerine vesile olmuştu. Fakat henüz bu ulvi gaye memleketin en ücra köşelerine kadar yayıldığı bir sırada genç Türklerin tertip ettikleri Kilikya katliamı, her türlü ümidi kırdı, insanları yine inkisara uğrattı ve emniyetsizlik elim bir hakikat olarak tekrar hüküm sürmeğe başladı.

1908 ve Kilikya katliamı

Türk önderleri, siyasi sahadaki terakkilerinin derece ve miyarını bu katliam ile gösterdiler. Kıskançlık bunların ruhundan zail olmamış, ancak kudurmuş bir kaplan gibi yine parçalamak, yine kan emmek vahşi sevki tabiisi tekrar uyanmak üzere sinmiş ve uyuşmuş idi. Büyük ve küçük Türk önderlerinin fırtınalı kafalarında mantık asla yer tutmamış ve onların dini ve milli taassubları karşılarındakileri yüksek görmelerine ve onların da meziyetlerini tam manasile takdir ve hürmet etmelerine müsaade etmemiştir. (Ermeni, serbest bırakıldığı takdirde bir kaç sene içinde Türkiye’nin bütün siyasi ve iktisadi kuvvetlerini ele geçirir ve ondan sonra Türk Ermeni’nin uşağı vaziyetine girermiş vesaire) siz, bu cahilane kanaatle katliamdan başka tedbirler düşünmeği fuzuli bir meşgale addederek süngüye ve kuvvete müracaatla bütün ümit ve hayalleri yıkıp söndürdünüz. Memleket evlatlarından bir kısmının rekabete kabiliyetli olması sizin gurur ve memnuniyetinizi mucip olacak ve sizi de gıpta ile aynı şevk ve hevesle çalışmaya sevk edecek yerde hasede kapılarak sağı solu baltalayıp yıktınız, harap ettiniz. İşte Türk vatandaşlarımızın rehber ittihaz ettikleri kanaat bu oldu. Türk milletinin önderleri de halkın taassubunu tahrik ve onu şuursuz bir kütle halinde sevk ve idare edeceklerine terakki ve inkişaf yoluna imaleye çalışsaydılar, Türk milleti de diğer milletler gibi terakki edebilirdi.

Katliam yapmağa alışmış olan alelumum Türk halkını takbih (ayıplama) ve tecrim (suçlama) etmiyorum. Kabahat onlarda değil, onları dirije (yönlendiren) eden unsurlardadır. Eğer Türkler işgüzarlık, çalışmak ve ilerlemek hassa ve kabiliyetlerini kaybetmişlerse, kabahat onların değil, asırlardan beri dini taassup sehrile onların şuur, muhakeme ve teşebbüs kudret ve kabiliyetlerini de körletmiş ve vahşi sevki tabiilerle hareket eden şuursuz bir kütle haline sokmuş olan önderlerindir. Türk halkı halen de bu acınacak zihniyet ve haleti ruhiyeden kendini kurtaramamıştır. Biraz mamur kalan yerleri de harabeye çevirmek için dünkü Ermeni yerine bu gün de Kürdü katliam etmektedir.

Faziletkarane bir ricat müstakbel Türkiye’nin en şerefli bir sahifesini teşkil edecektir. Yani fikirler ve bilhassa hâkim olan fikirler ciddileşir, gururdan vazgeçer, zamana uygun olarak düşünür, memleketi imarda amil olan bütün asli unsurlar arasında tabiatın uygunluğunu temin eder, yükseliş ve terakki yoluna girerek hakiki medeniyetin zirvesine doğru ileriler ve yükselirse o zaman türlü nefret ve intikam duyguları, her türlü suikasd teşebbüsleri akamet ve zevale uğrar. İşte yürünecek yol bu yoldur. Ermenilere, Kürdlere ve memleket içerisindeki bütün unsurlara, her türlü desiseden ve gizli hesap ve politika oyunlarından ari olarak muhtariyet veriniz. Ancak o zaman kuvvetli ve Amerika birleşik hükümetleri gibi korkusuz ve atisi emin hakiki bir Türkiye vücut bulacaktır.
Cevabınıza intizarla samimi saygılarımı sunan:(Bir Harputlu)
B.G. Karabetyan
NOT: Orijinal dilini bozmamak için mektuba çok az müdahale edilmiştir. (H.G.-M.G)

Mektubun son sayfası
Mektubun son sayfası

Mektuba ek: İskenderun meselesi

Son zamanlarda İskenderun meselesi münasebeti ile ortaya attığınız davanın Ermeniler tarafından hüsnü kabul edilmemesi sizi müteessir etmiştir ve bundan dolayı da İstanbul gazetelerinden bazıları Türkiye haricindeki Ermeniler aleyhine tehditler savurmaktadırlar.

Türkiye haricindeki herhangi bir Ermeni kütlesini, sizin gösterdiğiniz yalandan sevgi politikasına muarız bulunduğundan dolayı tecrim  mi ediyorsunuz? Eğer, gösterdiğiniz politika yalan değilse bunu takip eden tehditlerin manası nedir?
Hududun öte tarafında yaşayanların kalbinde henüz korku ve dehşetin hatırası o kadar tazedir ki; sevgililerini, her şeylerini ve bütün mukaddesatlarını kaybeden bu insanlardan bu kadar kolaylıkla kayıtsız ve şartsız bir itimat bekleyemezsiniz. İtimat telkini sözle değil ancak iş ve delil ile mümkün olur.

Siz bugün, bizlerin yani yeniden hayata giren Ermenilerin klişelerini kapatmak ve bunlara ait akarları kendinize mal etmek, mekteplerinin idamesini imkansız bir hale getirmek ve her şeylerini zabt, hatta dillerini ve adlarını dahi değiştirmeğe icbar etmek suretlerile en iptidai haklarını bile ihlal yolunda olanca kuvvet ve gayretinizle çalıştığınız halde, diğer taraftan da müsavat esasına müsteniden herkesin hakkına riayet etmekte olduğunuza âlemi inandırarak dünyanın gözünü boyamak istiyorsunuz. Vakıa kötü maksatlarını tahakkuk ettirmek peşinde bulunan bazı ecnebi devletlerin resmi hey’etleri feryat eden hakikatler karşısında kulaklarını tıkamakta ve hatta sizin terakkiyatınıza da inanmış gibi görünmekte iseler de, bizi samimiyetinize inandırabileceğinizi ve ümit telkin edebileceğinizi asla hatırınızdan geçirmeyiniz.

Velhasıl, eğer siz memleketin dâhil ve hariçteki evlatlarına kanaatlarını değiştirtmek ve onlara yakın bir istikbalde hakiki bir hürriyete kavuşacakları ümidini vermek istiyorsanız, yukarıda da kaydettiğim gibi memleket dâhilindeki bütün milletlere şamil bir esas dâhilinde derhal muhtariyet usulünü tatbike tevessül etmelisiniz.

Devleti, ancak o zaman alnı açık, her türlü riyakârlıktan ve fena maksatlardan uzak hakiki bir devlet şekline sokabilir ve onu büyütmek, genişletmek fikir ve emellerini hudutlardan ötedekilere de kendiliğinden aşılıyabilirsiniz ve bu suretle her tarafta benimsenen bu umumi emel, sağlam temellere sarsılmaz mesnedlere dayanarak tahakkuk eder. Bu samimi yazılarım, belki sizce ve sizinkilerce biraz ağır görülecek, fakat ben bir müşahid, bir mütetebbi (araştıran) ve bir muakkip (takip eden) sıfatile, milletlerin terakkisi için bundan başka bir yol görmüyorum ve diğer milletler de(bittabi müterakki milletleri kasdediyorum.) bu son yoldan yürümüşler ve her sahada muvaffakiyetlerinden emin ve rakipsiz yürümektedirler. Zaten bundan başka da çıkar yol yoktur. Cebir ve huşunet yıkıcıdır. Fakat garezsiz ve makul bir rekabetin hemahenk kuvveti, yapıcı, yaratıcı ve şenlendiricidir ve umumun şeref ve muvaffakiyetini ifade eder. Tarih, bizim ve bütün dünyanın hocasıdır. Her kim bu hocanın ve tabiat kanunlarının zıd ve hilafına hareket ederse kendisi mutazarrır olur (zarar görür) ve her kim kanun ve nizamlarını onun işaret ettiği esasa istinat ettirir ve onun bahşettiği müsavi (eşit) hakları herkese adilane tevzi ederse o yaşar. Gerek Ermenilerin ve gerek diğer milletlerin; mekteplerini, kiliselerini, dillerini, adet ve ananelerini ve kabiliyetlerini, ferdi veya içtimai vasıf ve meziyetlerini (bir kelime okumamıştır) Türkiye kurtaracak ve her şeyi Türkleştirecek değildir. Bilakis onlara tam ve mutlak bir hürriyet verilmek suretile kuvvetli ve müttehid (birleşmiş) bir Türkiye, tahayyül ettiği hudutlar içerisinde bütün unsurların müşterek mesaisile ve dürüst bir siyasetin dürüst tatbikatile, müşterek ve toplu hukuki bir varlık olarak ebediyen payedar olacaktır. Bütün bunları kavramak ve tatbik etmek zekâ ve basiretini gösterebilecek misiniz? Bilmem, fakat siz, politika adamları, siyaset gözlüğünüzü değiştirir ve tabiatın size verdiği tabii gözlerle tarihin seyrini tetkik ederseniz, bu dirayeti gösterirsiniz.
Saygılarımla.

Agos’un notu

Mektubun İskenderun sancağının Türkiye sınırlarına  dahil  edilmesi çalışmalarının yürütüldüğü 1938’lerde yazıldığı anlaşılıyor. Ancak mektubu ön ismiyle  kimin yazdığını biz de henüz tespit edemedik. Belki de mektup isim ve soyisimle yazılmıştı ancak devlet kayıtlarına B.G. Karapetyan olarak girdi. Bilemiyoruz. Mektubun yazarı ABD örneğini verdiğine göre, o tarihlerde ABD’de yaşıyor olması  bir ihtimaldir. Dostumuz Ararat Şekeryan bu kişinin isminin Bedros olabileceğinden hareketle  Bedros Garabetyan ismi için  yaptığı bir araştırmada 1897’de Harput’ta kurulan bir kolejde bu isimde bir öğretmene rastladı ancak bu hiç şüphesiz şu aşamada sadece bir varsayımdır.

http://www.agos.com.tr/tr/yazi/25409/harputlu-bir-ermeniden-mustafa-kemal-ataturk-e-mektup

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *