Anayasa hazırlama ve toplumsal uzlaşı geleneğimiz: Kanun-i Esasi ve Meşrutiyet deneyimi (1)

Mehmed Mazlum Çelik @mehmedmazlumcel 

Kolaj: Independent Türkçe

Son haftalarda Cumhurbaşkanı Erdoğan‘ın söylemleriyle yeni bir Anayasa için çalışmalar başladı.

Türk siyasal tarihinde toplumsal uzlaşı ile hazırlanan bir anayasamız ise henüz yok. Mevcut anayasaların tamamı ya savaş döneminde yahut da bir askeri darbe sonrası meydana getirildi.

Dolayısıyla gerçek anlamda bir uzlaşı sağlanıp da Türkiye Cumhuriyeti Anayasası değiştirilebilirse bu yalnızca Cumhuriyet tarihinden bu yana değil, Osmanlı tarihinden bu yana da ilk defa sivil bir irade ve toplumsal uzlaşı ile gerçekleştirilmiş olacak.

Denilebilir ki kamuoyunda güncel tartışmaların gölgesinde kalsa da demokrasi tarihimizde ilke imza atacak sessiz sedasız bir çalışma söz konusu.

Bu yazı dizisinde Kanun-i Esasi, 1921 Anayasası, 1924 Anayasası, 1961 Anayasası ve 1982 Anayasasındaki tecrübelerimiz mercek altına alınarak sürece katkı sağlanması hedeflenmektedir.

Kanun-i Esasiye giden yol

1839 tarihinde Mustafa Reşit Paşa tarafından Gülhane-i Hattı Hümayun olarak ilan edilen Tanzimat Fermanı, Türk Anayasa tarihinde en önemli kavşaklardan birisiydi.

Sultan Abdülaziz dönemine gelindiğinde devletin reform ve anayasa söylemi Fuat ve Ali Paşaların şahsında temsil edilir olmuştu.

sultan abdülaziz.jpg
Sultan Abdülaziz / Fotoğraf: Wikipedia

Keçecizade İzzet Molla’nın oğlu Fuat Paşa aristokrat bir aileden gelirken Ali Paşa ise işini kusursuz yaparak devlet ricalinin en tepesine kadar yükselmiş bir isimdi.

İki Paşanın da bir insicam içerisinde birbiriyle kusursuz anlaşması Osmanlı Devleti’nin yönetim merkezinin Saray’dan Babı-ı Ali’ye taşınmasını sağlamıştı.

1869’da önce Fuat Paşa’nın 1871 senesinde de Ali Paşa’nın ölümü devlet yönetiminde yeniden Padişahın hâkim bir konuma yükselmesini sağladı.

Sultan Abdülaziz; Ali ve Fuat Paşa tecrübelerinden sonra memur takımından bir kişinin Padişah makamının önüne geçecek güce gelmesini engelleyerek Mahmut Nedim Paşa’yı Sadrazam makamına getirdi.

Fuat Paşa.jpg
Fuat Paşa / Fotoğraf: Wikipedia

Nedim Paşa’nın düşük profilli ve Rus yanlısı yönetimi; yenilikçi aydınlara şahıslar üzerinden yürütülecek bir reformun ve anayasa teşebbüslerinin eninde sonunda akim kalacağını ispat etmişti.

Aslında Fuat ve Ali Paşaların sadareti de anayasal çerçeve ve dönemin demokratik temayülleri dikkate alındığında pek de parlak görünmüyordu.

Nitekim Ziya PaşaNamık Kemal ve Ali Suavi gibi dönemin parlak zekâya sahip dimağları daha Fuat ve Ali Paşalar sadarette iken Avrupa’ya kaçmıştı.

Paşalar, Sultan Abdülaziz’in güçlü bir istibdata geçişinin önünde yalnızca bir emniyet sibobu işlevi görüyorlardı.

mustafa fazıl paşa.jpg
Mustafa Fazıl Paşa / Fotoğraf: Wikipedia

Nitekim Anayasa ve meşrutiyet talebini güçlü perdeden dillendirecek, Yeni Osmanlılar hareketinin maddi ve manevi hamisi Mustafa Fazıl Paşa, Sultan Abdülaziz’e yazdığı mektubunda mevcut ahvali şu sert ifadelerle dile getirecekti;

Padişahların sarayına en güç giren şey, doğruluktur. Onların etrafında bulunanlar, doğruluğu kendilerinden bile saklarlar. Gözlerini dikmiş oldukları hükümetin lezzetinde ve merkezinde yaşadıkları için halkın çektiği zorlukları tembellikten geliyor zannederler; devletlerin içine düştükleri zaafı da devletin yaradılışının gereği olan, çaresi bulunmayan bir hadise sanırlar.

…İleri sürüp körüklenen bozgunculuk örnekleri, aslında tamamen dış düşmanlarımızın fesatlıklarından doğmaktadır. Ama bunda şimdiki hükümetin de büyük kusurları vardır. Bir zamanlar yapılmasında hiçbir mahzur görülmeyen en masum hareketler bile artık bir zulüm gibi görünüyor.

…Lâkin şevketli efendim, izin buyurursanız, halkınızda fedâkârlık edecek halin ve tahammülün kalmadığını söyleyeyim. Yer yer yükselen hoşnutsuzluk sadâları her ne kadar susturulmak isteniyorsa da her taraftan işitilmede.

…Beni en fazla korkutan, esir milletlerde olduğu gibi Osmanlılar’da da görülmeye başlanan ahlâk düşkünlüğüdür. Bu düşkünlük her geçen gün artmakta, derinleşip yayılmaktadır.

…Esas olan iyi ahlâktır ve devletlerin o olmadan ayakta kalabilmeleri mümkün değildir. Millet, iyi ahlâkı parıldadıkça yükselir; kötülükler arttıkça da belâsını bulur.

…Halkınız iki kısımdır: Hiçbir engelle karşılaşmadan akıllarına gelen her türlü zulmü yapanlar ve zulüm görenler. Birinci kısımdakiler taşımakta olduğunuz büyük ve sonsuz kuvvettten faydalanarak yapılmaması gereken her şeyi yapmaya cesaret ederler; diğerleri ise zulüm altında ezile ezile iyi ahlâktan uzaklaşırlar. Şikâyet haklarını kullanamamaları yüzünden ahlâklarında bir çözülme başlar.

…Avrupa’daki bütün hükümetler halklarının eğitimiyle uğraşırlar. Onlar böyle fedâkârlıklar gösterip ilerlerken biz neden olduğumuz yerde kalmaya, hattâ gerilemeye razı olalım?

…Milletin hakları devletin garantisi altına alınırsa o millet her fırsatta iyiyi ve doğruyu arar, bilgi edinmeye gayret eder. Cahilliği ve esirliği kabul edenler ise hem alçak, hem de hain olurlar.

…Hâlimizin en fena tarafı, on iki sene önce bize daha müsait görünen Avrupa kamuoyunun bugün tamamen aleyhimize dönmüş olmasıdır.

…Fransa’nın, İngiltere’nin ve İtalya’nın idarecileri, ‘Bu devletin düzelmesi artık mümkün değildir, mutlaka mahvolacaktır. Artık kendi haline bırakalım, varsın alnına yazılmış çöküntüyü yaşasın. Onu çöküşten kurtarmanın hiçbir çaresi yoktur’ diye konuşup yazışıyorlar.

…Din ve mezhep insanın ancak maneviyatını yönetir ve bizlere sadece âhıretin nimetlerini vaadeder.

…Din bir sonsuz gerçekler bütünü ve bu gerçeklerin muhakemesi olarak kalmazsa, yani dünya işlerine de karışırsa fayda yerine zarar getirir, herkesi telef eder.

…Evet şevketli efendim! Devleti kurtarınız, çünki zaman acele etmeyi gerektiriyor. Devleti kurtarınız.

…Gerçi bu devletin şânı ve şerefi tarihlerde pek yüksektir ama şimdiki hâli bir hayli esef vericidir…’

(Murat Bardakçı
Aradan 131 yıl geçmiş hiçbir şey değişmemiş
30 Ağustos 1998 Hürriyet)

Mektubun bir şekilde elden ele dolaştırıldığı ve 60 bine yakın kopyasının yalnızca İstanbul içerisinde çoğaltılarak dağıtıldığı Ebuzziya Tevfik tarafından dile getirilmektedir.

1867 tarihi artık sürgündeki aydınların etkisiyle yeni bir anayasa ve meclisin yüksek perdeden konuşulduğu bir tarihti; ama birkaç yıl sonra Nedim Paşa’nın vezarete tayini ile Sultan Abdülaziz, daha katı bir rejime geçmeyi tercih etmiş ve aydınların taleplerinin tümünü görmezden gelmişti.

Nitekim Nedim Paşa’dan önce aydınların eşitlik ve temsiliyet arayışlarına yönelik artan muhalefet 10 Mayıs 1868’de kısmi bir şekilde Sarayın da gündemine girmeyi başarmıştı.

Sultan Abdülaziz, Şurayı Devlet’in açılış töreninde yaptığı konuşmada, taleplerin en azından farkında olduğunu beyan eden ifadeler kullanır;

Hangi mezhepten bulunursa bulunsunlar bütün tebaam vatanın evlatlarıdırlar. Mezhep anlaşmazlıkları, Osmanlı tebaasını ayırmamalıdırlar. Herkes dini inançlarında serbesttir. Kim olursa olsun hangi mezhepten bulunursa bulunsun bütün iktidar sahiplerinin Şurayı Devlete girmesini istiyorum.

(Edouard-Philippe Engelhardt
Tanzimat ve Türkiye Syf. 255)

Abdülaziz’in ılımlı bir söylem kullanmasına rağmen totaliterleşen yönetimi tercih etti. Bu durum aydınların anayasa ve meclis talebini daha yüksek bir perdeden dillendirilmesine neden oldu.

Nitekim Abdülaziz’e hal’ edildiğini tebliğ etmeye gelen Rüştü Paşa’nın sözleri de oldukça manidardır;

Millet Abdülaziz Han Hazretlerini hal etti.

Kanun-i Esasi ve Mithat Paşa

1876 tarihi, Türk anayasaları açısından bir dönüm noktasıdır; çünkü o yıl hem anayasa ilan edilmiş hem de Meşruti sisteme geçilerek ilk defa meclis açılmıştır. Bu devrimin şüphesiz en önemli ismi Mithat Paşa’dır.

Sonraları Sultan Abdülaziz’in cinayetinde parmağı olduğu iddiasıyla Yıldız Sarayı tarafından yargılanacak olan Mithat Paşa’nın Osmanlı sadrazamları arasında çok özel bir yeri bulunmaktadır.

Niş ve Tuna gibi önemli bölgelerde Valilik yapan Mithat Paşa, bulunduğu vilayetlerde yerel halkla güçlü ilişkiler kurarak farklı bir profil ortaya koymuş bir devlet adamıydı.

Mithat Paşa.jpg
Mithat Paşa / Fotoğraf: Wikipedia

Bu tecrübelerden sonra Şurayı Devlet Reisliğine atanması ile Mithat Paşa kısa süre içerisinde anayasa ve meşruti sistemin en önemli temsilcisi haline gelmişti.

Mithat Paşa devletten önce vatandaşı kollayan kanunlar çıkarması sebebiyle Bab-ı Ali’nin asıl gücü olan Ali Paşa’nın hışmına uğradı.

Bu sebepledir ki Mithat Paşa’nın 1868’de geldiği Şurayı Devlet Başkanlığı görevi 1869 yılındaki ilk sürgünü ile sona erecekti.

Bağdat’a sürgüne gönderilen Mithat Paşa’nın gözlerden düşeceği ve unutulacağı umut ediliyordu; oysa Mithat Paşa’nın Bağdat’ı kısa bir sürede bayındır hale getirmesi, sanatçıları kollaması ve çıkardığı yasalar halkın kalbini fethetmesini sağladı; bu sayede, İstanbul’un en gözde devlet adamlarından birisi haline geldi.

Ahmet Mithat Efendi ve Osman Hamdi Bey gibi kültür hayatımızı etkileyecek isimlerden sadece birkaçı bizzat Mithat Paşa’nın yetiştirdiği isimlerdendi.

Osmanlı’nın meşruti bir sistem ve liberal bir ekonomiye geçişten başka çaresi olmadığını dile getirmekten çekinmeyen

Mithat Paşa, dönem için oldukça radikal sayılabilecek ifadeler kullanıyordu.

Sözgelimi “Devletin, devlet olarak dini yoktur” düşüncesini çekinmeden dile getiren Mithat Paşa, Mecelle’nin mimarlarından Cevdet Paşa gibi gelenek yanlısı hukukçularla mütemadiyen karşı karşıya geliyordu.

Birçok kimse tarafından İngiliz taraftarı olmakla suçlanan Mithat Paşa, tarihe ‘Tersane Konferansı Kararları’ olarak geçen ve Osmanlı ekonomisini adeta esir alan bildiriyi, Osmanlı Padişahı ile dahi istişare etmeden reddeden sadrazamdı aynı zamanda.

Belki de en acısı bugün Sultan Abdülhamid’in İngiliz sefirine tokat attığı safsatasını anlatan TV dizilerinin o vakit gerçek anlamda dik duruş sergileyen böylesi bir Paşa’yı hain olarak lanse etmesidir.

Uzunçarşılı’nın aktardığına göre Mithat Paşa kısa bir süre sonra görevinden el çektirildiğinde kendisini yeni sürgün yurduna götürecek vapura binerken şu ifadeleri kullanacaktı;

Yazık, devlete ve millete yazık! İnna lillah ve inna ileyhi raciun.

(İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Mithat Paşa ve Yıldız Mahkemesi,
Ankara, Türk Tarih kurumu Yayınları, 1968, s.130.)

Bir deli fişek Türk anayasasının seyrini değiştirir

Sultan Abdülaziz’e yapılan darbenin belki de en zayıf halkası ülkeyi biran evvel meşruti sisteme geçirerek anayasa ile tanıştırmak isteyen Mithat Paşa idi.

Zaten darbenin kansız olması ve gerekçede de millet iradesi vurgusunu öne çıkaran Mithat Paşa olmuştu; ama darbe sonrası Avni Paşa iktidar hırsına kapıldı ve halkın cahil olduğunu iddia ederek meclis ve anayasa fikrinden vazgeçti.

Bu vaziyet Mithat Paşa’yı sükûtu hayale uğratacaktı.

Sultan Abdülaziz’in cinayeti sonrası kayınbiraderi Çerkes Hasan‘ın Bakanlar Kurulu’nu basarak Avni Paşa ve destekçisi birçok nazırı öldürmesi Mithat Paşa’nın önündeki tüm engelleri biranda ortadan kaldırdı.

Bu suikastın Mithat Paşa’nın konağında gerçekleşmesi ve neredeyse anayasa karşıtı tüm isimlerin yok edilmesi akıllara ‘olayın asıl tertipleyicisi Mithat Paşa mı?’ sorularını da getirmektedir.

Bu gelişmelerden sonra V. Murad tahttan alınarak yerine Anayasa ve meşruti sistem sözü veren İkinci Abdülhamid getirildi.

Abdülhamid.jpg
Sultan İkinci Abdülhamid / Fotoğraf: Wikipedia

Abdülhamid tahta oturduğunda sözünde durdu ve Kanun-i Esasi için bir komisyonun kurulması emrini verdi ve Mithat Paşa’yı kurulun başkanı olarak atadı.

Mithat Paşa, bu komisyona yıllarca anayasa ve meşrutiyet mücadelesi veren Namık Kemal ve Ziya Paşa’yı da dâhil ederek samimi ve aydınların da benimseyeceği bir çalışma için işe koyuldu.

Anayasa taslağı Sultan Abdülhamid’e sunulduğunda ise çiçeği burnunda padişahın, Mithat Paşa’dan sıra dışı bir talebi bulunmaktaydı.

Tarihe 113’ncü madde olarak geçen bu talebe göre Sultan bir kişiyi yargılamadan gerek duyduğu zamanlarda sürgüne gönderebilecekti.

Ziya Paşa ve Namık Kemal.jpg
Ziya Paşa (solda) ve Namık Kemal (sağda)

Sultanın bu akıllıca hamlesini ilk fark eden de Ziya Paşa ve Namık Kemal oldu; çünkü yıllarca verdikleri mücadelede sürgünlüğün ne anlama geldiğini en iyi onlar biliyordu.

Tarihçi Necdet Kurdakul, “Tanzimat Dönemi Basınında Siyasal ve Anayasal Fikir Hareketleri” isimli eserinde Mithat Paşa ve 113’ncü maddeye itiraz eden aydınlar arasında cereyan eden tartışmayı şöyle nakleder;

Namık Kemal ve Ziya Paşa 113. Madde için ‘Böyle pejmürde kanun istemeyiz. Ya kanun tanzim edildiği gibi kabul edilmeli veyahut ilanından vazgeçilmelidir’ dediklerinde Mithat Paşa onlara şu cevabı vermiştir;

‘Siz çocukluk ediyorsunuz. Mecliste bana arkadaş olacak üç kişiyi bulamıyorum, hürriyetlerine itimat ettiklerim hep bana karşı çıkıyor.  İşte Rüştü Paşa bile Cevdet Paşa’nın fikirlerine yanaşmaya başladı. Çektiğimi bir ben bilirim. Kanun her ne suretle tashihe uğrasa bunu kusurlarıyla beraber kabul etmek lazımdır. Anında görülecek noksanlarla lüzumsuz fazlalıkları Meclis-i Mebusan bertaraf etmeye muktedirdir. Benim maksat ve reyim her olursa olsun bu kanunu esasen kabul ettirmekten ibarettir ve böyle olmalıdır. Çocukluk lazım değil. Darılıp da memleketi bilahare memleketi bundan mahrum etmek hiç isabetli değildir.’

(Syf. 154-155)

Elbette Kanun-i Esasi’yi yalnızca padişaha kabul ettirmek ile iş bitmeyecekti.

Padişah’ın yetkisinin sınırlanmasıyla gücünün muhkem sınırları gerileyecek olan birçok devlet adamı, Müslümanlarla gayrimüslimleri eşitleyecek olması sebebiyle bazı dini çevreler ve halkın anayasayı kavrayabilecek bilince sahip olmadığını düşünen hukukçular; Mithat Paşa ve arkadaşlarının hazırlıklarını yürüttüğü anayasa çalışmasının karşısında yer alacaktı.

Gelişmeleri yakından takip eden Sultan Abdülhamid güç dengelerinin yavaş yavaş değiştiğini gözlemliyordu.

Rüştü Paşa ve Namık Paşa gibi kudretli paşaların anayasa çalışmalarına karşı bir tutum izlemeleri sonrası Sultan Abdülhamid, Mithat Paşa’ya karşı tavrını yavaş yavaş değiştirmeye başladı.

Tüm bunlara rağmen; nihayet 23 Aralık 1876 tarihinde Türk halkı ilk defa anayasa ile tanıştı.

Mahmut Celaleddin Paşa binlerce kişinin hazır bulunduğu bir sırada ilk Türk anayasasını halka okudu.

Sultan Abdülhamid ise hasta olduğunu belirterek Bab-ı Ali’deki anayasa bildirisine katılmadı. İstanbul halkı büyük bir coşku ve bayram havasında anayasasını benimsedi.

Tanzimat Fermanı’nı ilan eden Sadrazam Mustafa Reşit Paşa halk tarafından ‘Gâvur Paşa!’ ilan edilmişken Mithat Paşa halkın sevgi gösterileri ile karşılanmıştı.

Anayasalarımızın hazırlık süreçlerinde de görüleceği üzere, ya darbe yahut da savaş koşullarında meydana getirilmeleri makûs talihleri olmuştu.

Toplum olarak; Kanun-i Esasi, 1921 Anayasası, 1924 Anayasası, 1961 Anayasası ve 1982 Anayasası gibi tecrübe ettiğimiz anayasaların hiçbirisi toplumsal uzlaşmanın sonucunda meydana getirilmiş değildi.

Dolayısıyla toplumsal uzlaşı geleneğimiz oturmamış olsa da bir yerden başlanmalı; çünkü en kanlı darbeden sonra dahi Anayasalar bir şekilde uzlaşı getirmeyi başardı.

Bu kez sivil bir irade ile bu gerçekleşebilir ise belki de makûs talihimizi yenmiş olacağız.

 

Devam edecek…

https://www.indyturk.com/node/312896/siyaset/anayasa-haz%C4%B1rlama-ve-toplumsal-uzla%C5%9F%C4%B1-gelene%C4%9Fimiz-kanun-i-esasi-ve-me%C5%9Frutiyet 

 

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *