12 Eylül, Müslümanlaştırılmış Ermeniler ve bitmeyen darbe

12 Eylül döneminde yaşadığınız cezaevi deneyimi avukatlık hayatınızda yaptığınız seçimlerde etkili oldu mu? Ağırlıklı olarak insan hakları ihlalleriyle ilgili ceza davalarına bakıyor olmanızın 12 Eylül döneminde yaşadığınız cezaevi deneyimi ve hukuksuzluklarla ilişkisi var mı?
12 Eylül döneminde yaşamış olduğum cezaevi deneyimi öncesinde, kendimi sosyalist olarak tanımlıyor, eşitsizlik ve adaletsizliğin kaynağı olarak gördüğüm kapitalist sistemin kaçınılmaz biçimde yıkılacağına ve sistemin sosyalizme dönüşeceğine inanıyordum. Sınıfsız, sömürüsüz ve herkesin eşit olduğu bir dünya hayali ile yola çıkmıştım ve haksızlığa, adaletsizliğe tahammülüm yoktu. Cezaevi deneyimi ise, sınıf mücadelesinin tek başına yeterli olmadığı, toplumdaki diğer eşitsizlik biçimleriyle birlikte düşünülmesi gerektiğini öğretti bana. Zor ama öğretici bir süreçti bu. Olgunlaştırdı, eğitti ve dönüştürdü beni ve elbette avukatlık hayatımda yaptığım seçimlerde büyük etkisi oldu.

Ankara TKP davasında yargılanırken tecrit hücresinde uzun süre tutulmuşsunuz. Bununla ilgili olarak, “Görüşlerine önem verdiğim bir arkadaşım hücreye götürülmemin sebebinin ‘anneannem’ olabileceğini söyledi. Bu iddiayı doğrulatabilmem mümkün olmadı ve ben hâlâ bu uzun hücre cezasının nedenini bilmiyorum” diyorsunuz. Sizin konumunuzda olan başka arkadaşlarınız oldu mu? Sizin de kaldığınız Mamak Askeri Cezaevi’nde ya da başka cezaevlerinde benzer muameleye maruz kalmış, aile köklerinde Müslümanlaştırılmış Ermenilerin olduğu başka kişiler olup olmadığını biliyor musunuz?  
Tecrit hücresine atıldığımda, gazete, dergi yasakları nedeniyle ASALA’nın Esenboğa saldırısını bilmiyordum, koğuşa geri döndüğümde öğrendim. Tecrit hücresinde yalnızdım ve tam da ASALA eyleminin ardından atılmıştım hücreye. İki aya yakın hücrede tutulduktan sonra avukatımın müdahalesi ile koğuşa dönebildim. Neden alındığımı bilmiyordum. Cezaevi komutanı Albay Raci Tetik, “Senin hakkında, duyumlar aldık, koğuştaki kadınları kurallara uymamaları için kışkırtıyormuşsun” demişti. Ancak, baskının yoğun olduğu ve direniş zamanında değil, baskıların nispeten durulduğu bir zamanda alındığım için bu açıklama bana pek de doyurucu gelmemişti. Sonradan bir arkadaşım, ASALA eylemi ile aynı zamanda alınmış olmam nedeniyle anneannem ile paralellik kurmuştu ama doğrusu ben bu konuda kesin bir şey söyleyemiyorum, olabilir demekten başka. Cezaevi sürecinde pek çok defa tecrit hücrelerinde ve tabutluk adı verilen hücrelerde kaldım ancak hepsinin nedenini biliyordum. Mamak Cezaevi’nde ya da başka cezaevlerinde benzer muameleye maruz kalan kişilerin olup olmadığını bilmiyorum ama o dönem askerliğini yapmakta olan ve benimle benzer hikâyesi olan çok kişinin askerlikte cezalandırıldığını, fiziksel ve psikolojik şiddete maruz kaldığını sonradan öğrendim.

Yazınızda 12 Eylül döneminin sivil yargı mensuplarının da askeri yargı mensuplarından çok da farklı düşünmediklerine ve davranmadıklarına dikkat çekiyorsunuz. O dönemde farklı, aykırı örnekler sergilemiş istisna olarak kabul edilebilecek sivil yargı mensupları da oldu mu?
Elbette oldu. Ancak hemen hepsinin görev yerleri değiştirildi, erken emekli edilenler oldu hatta 12 Mart döneminde Askeri Yargıtay’da bir daire işkence ile ilgili vermiş olduğu hukuka uygun kararından dolayı dağıtılmıştı ve bu olayın kararlara etkisinin olduğu düşünülüyordu.

“12 Eylül yargısı ne olursa olsun, nasıl elde edilirse edilsin maddi delil sayacakları bir belgeye ihtiyaç duyuyordu. Bu nedenle gözaltı süresi 90 güne çıkarılmıştı” diyorsunuz. Bugün ise maddi delile çok gerek duymadıklarını, duyarlarsa da bunu gizli tanık ifadesiyle çözdüklerini belirtiyorsunuz. Bundan çıkardığım, aslında bugün işkenceye çok daha az ihtiyaç duyacakları yönünde. Oysa kamuoyunun gündemine gelen işkence haberleri hiç de az değil. Maddi delile ihtiyaç eskisi kadar yoksa işkenceye neden ihtiyaç duyuyorlar?
İşkence sadece bilgi alma, ‘maddi delil(!)’ elde etme amacıyla yapılmaz. İşkence, kişiyi aşırı çaresizliğe ve rahatsızlığa iterek bilişsel, duygusal ve davranışsal işlevlerin bozulmasını sağlamak için de yapılır. İşkenceci, mağduru yalnızca fiziksel olarak güçsüzleştirmeye çalışmaz, aynı zamanda mağdurun kişiliğini parçalamaya ve mağdurun gelecekle ilgili hayalleri, ümitleri ve arzuları olan bir insan olarak, aileye ve topluma ait olduğu duygusunu yıkmaya çalışır. İşkence, muhaliflere gözdağı vermek için de yapılır, düşman olarak gördüğünü alt etmek için de. İşkence bu topraklarda öteden beri önemli bir sorundur ve sistematiktir. Benim anlatmaya çalıştığım, yargının bugün artık herhangi bir delile ihtiyaç hissetmediğidir. Yargı, bugün bireyi suçlamak ya da cezalandırmak için hukuka aykırı yolla elde edilmiş olsa bile bir delile ihtiyaç duymuyor. Çok gerekirse gerçekliği ve hukuksallığı kuşkulu bir ‘gizli tanık’ beyanı konuyor dosyaya.

Yazınızda diyorsunuz ki, “Bugün açıktan savunulan, görüntüleri sosyal medyada paylaşılan ve övünç duyulan, övgü alan işkence o zaman inkâr ediliyordu.” Bu cümleniz kitabın sunuş yazısında Tanıl Bora’nın dikkat çektiği “12 Eylül’den daha ağır”, “12 Eylül’de bile bu kadarını yapmadılar”, “12 Eylül hukukunu arar olduk” sözlerini akla getiriyor. Bir avukat olarak bugün yaşadıklarımızı 12 Eylül dönemiyle karşılaştırınca ne düşünüyorsunuz? 
Şimdi kime sorsanız 12 Eylül’e karşı. Neredeyse darbeci generaller dışında herkes karşı. Hatta bugün siyasi iktidar ve siyasi iktidarı destekleyenler de 12 Eylül’e karşı ama 12 Eylül zihniyetinin sürdürücüsü olarak karşı. 12 Eylül Anayasasına sahip çıkarak karşı. 12 Eylül yasalarını, seçim sistemini savunarak ve uygulayarak karşı.  Ama olmuş bitmiş bir şeye karşı olmak gibi bir karşı olma hali bu. Peki, 12 Eylül olmuş bitmiş bir şey mi ve biz 12 Eylül’ün neresine, nesine karşıyız? Zihniyetine mi, Anayasasına mı, yasalarına mı, yarattığı insan tipine mi, kurumlarına mı? Beka ve tehdit söylemi aynen devam ediyor. Vatandaşların bir kesimi tehdit, düşman olarak damgalanıyor. Ülke 12 Eylül Anayasası ile yani darbe anayasası ile yönetiliyor. Yasaları yürürlükte ve 12 Eylül’ün kurumları ayakta. İnsan tipine gelince, devletinin gücünü içselleştirmiş, haklarından vazgeçmiş, devletin işaret ettiği ötekine düşman, ötekinin çektiği acılardan neredeyse zevk alan içten çürümüş insan tipi, tam da 12 Eylül’ün hedefi değil miydi? Darbeciler, 12 Eylül’ü geçici bir darbe, olup bitecek bir şey gibi tasarlamadılar. Devletin kuruluşundan itibaren gelen ancak yeni koşullara ayak uydurmakta biraz zorluk çeken geleneğini ve sistemini, yeni koşullara göre revize ettiler, tahkim ettiler, sonsuza kadar idame ettirecek şekilde organize ettiler. Tanıl Bora’nın deyimiyle ‘devamlılık içerisinde çok önemli bir eşik’ 12 Eylül. Sonrasında gelenler, o eşikten atladılar ve yolu genişleterek ve üzerinde tepinerek sürdürüyorlar bu sistemi.

FOTO: Berge Arabian

http://www.agos.com.tr/tr/yazi/24560/12-eylul-muslumanlastirilmis-ermeniler-ve-bitmeyen-darbe 

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *