Alper Özcan’ın “Biryaşam” Dergisine Verdiği Röportaj

Filmde çok mesele var aslında. Hem Türkiye’nin yakın siyasi tarihinden kesitler var hem de yıkılmış bir reel sosyalizm gerçekliği var ve bunun sınırdaşı olan bir taşraya yansımaları var. Bunlarla beraber yerel bir kültür olan Hemşinlilerin yaşamına dair sahneler var. Tüm bu temaları nasıl bir araya getirdin?

Aslında sanat alanında bir projeye başlanırken birden bire şunu yapayım diyerek olmuyor. Yıllardır sizi etkileyen birçok şeyin birikimiyle oluyor. Benimde çocukluğumun taşrada, Sovyetler Birliği gibi bir ülkeye sınırdaş bir yerde geçmiş olmasının birikimi oluştu. Ve tabi benim de içinde yer aldığım, ‘90lardaki üniversite gençliğinin Sovyetlerdeki sosyalizmin yıkılmış olmasına rağmen solu tercih etmeleri gibi hareketler ve sınır kapısının açılmasından sonra, daha çok Karadeniz’de hissedilen ve Nataşa sorunu olarak adlandırılan sosyal olaylar, ki bunun etkisini en çok kadınlar ve çocuklar, gençler yaşadı/yaşıyor, yıkımın bedeli olarak gördüğüm bütün bunları anlatmak için yola çıktığımda bu hikaye yavaş yavaş kendini oluşturdu. Hikâyenin ana ayaklarında biri bu. Zaten karakterlere bakınca hikâyenin dört boyutlu bir yapısı olduğunu anlıyoruz. Birincisi Eka, yıkılmış sosyalizmi; Yusuf, Türkiye’nin son yirmi yılının gençlik hikâyesini; üçüncüsü anne, taşrayı, yok olmakla yüz yüze olan Hemşin kültürünü; dördüncüsü de bizzat taşra, ama bir hep yapıldığı gibi güzelleme olarak değil, taşranın kendi içindeki sıkıcılığını ve sıkışmışlığını da anlatmak içinde Mikail ve aslında filmde öne çıkarmayı çok başaramadığım taşralı kadın olarak Asiye…

Bütün bu izleklere dair yaptığım gözlemler, okumalar ve araştırmalarla senaryoyu oluşturdum.

Tüm yaşanan olaylara rağmen filmde ritmi değişmeyen bir gerçek var: yerellik ve dil. Belki de kendini koruyan tek şey gibi görünüyor. Bu tercihle anlatmak istediğiniz neydi?

Benim vurgulamak istediğim şeylerden biri, küreselleşme, şehirleşme, batılılaşma gibi kavramlarla ifade edilen süreçlerin yerele yansıması kültürlerin yok olması, her yerin birbirine benzemesi, farklılıkların yok olması, aynılaşması sorunudur. Ben de bu nedenden dolayı buna karşı, yerel dillerin ve kültürlerin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Hikâyenin karakterlerinin oluşturulmasında bunun çok belirleyici olduğunu düşünüyorum. O yüzden bu yerel kültürler ulusal ya da milliyetçi yaklaşımlardan uzak bir tutumla birer zenginlik olarak ele alınması ve geliştirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Sekiz yıl önce çektiğim Momi adlı kısa filmde de bu filmde de ben de kendi kültürüme dilime sahip çıkmaya, onun yaşatılıp geliştirilmesine katkı yapmak istedim. Bunun için Hemşinceyi yaptığım işlerde kullanmayı önemsiyorum. Yerel kültürün yaşatılmasında kadınların rolünün belirleyiciliği oluyor. Bu filmde de anne karakteri onun sürekliliği, yıllara rağmen kendini koruyabilmiş olması ile bu durumun bir ifadesi olara düşündüm.

Burada bir şeyi daha ilave etmek istiyorum. Aslında filmin diğer temalarını yok sayarsak bile, sadece yok olmakla yüz yüze olan ve de yok sayılan bir kültürü, dili sinemaya yansıtmakla da politik bir film Sonbahar. Bu bir politik tavır; kültürel çeşitliliğin yaşatılmasına dair bir tavır…

Konu dilden açıldığı için soruyorum; film burada geçiyor ama buranın temel motifi de Hemşinlilerle yıllarca beraber yaşayan Lazlar ve Lazca. Filmde buna dair, bu ilişkiye dair bir şeyler olmaması bir eksiklik olmamış mı?

Evet, kuşkusuz böyle bir gerçeklik var. Fakat film açısından buna dair böylesi bir çaba eklektik duracaktı. Yoksa Lazcaya ya da Laz kültürüne bir ilgisizlik içinde değilim. Filmin kendisine ait bir hikâyesi var, bir belgesel ya da yöreyi tanıtma filmi değil.

Filmde müthiş görsel kareler var. Bu kareler bile hüznü yansıtıyor. Bu hüzün nereden geliyor?

Sinemada ya da fotoğrafta, sanatın her dalında doğanın insanla anlam kazandığını düşünüyorum. O yüzden doğanın kendisini Yusuf’un ruh halinin bir anlatımı olarak kullandım. O doğa Yusuf’un ruh dünyası. Onun iç sesi ve içindeki değişimler, yavaş yavaş kışa akışı, ölümü, hepsi Yusuf’un halleri.

Hüznün Karadeniz kültürü ile de bağı var. Sadece Hemşinlilerde değil Lazlarda da hatta Kafkas kültürünün temel özelliğidir hüzün. Birçok şairde yazarda Kafkasların hüznüne atıflar vardır. Puşkin’in bir şiiri vardır “bana hüzünlü Gürcü şarkıları söyleme ne olur” diyor. Kafkaslar çılgınlığı anımsatan doğa koşullarına rağmen hüzünlüdür. Çünkü birçok savaşın, sürgünün, yıkımın mekânıdır buralar. Aynı zamanda imkânsızlıkların da… Bu imkânsızlıklar da hüznü yaratıyor.

Diğer taraftan da ölmek üzere olan melankolik bir Yusuf var hikayede. Yusuf’un mevcut durumla ilişkisi melankolik… Ne topluma ayak uydurmuştur ne de onu değiştirebilmiştir. Bu birçok durumda melankolinin nedeni olabiliyor zaten.

Filmdeki manzara görüntüleri en azından bu yöredeki insanlarda bizimde gözlemlediğimiz doğaya yabancılaşmayı aşması, her günkü çevresine başka bir gözle bakmasını sağlama açısından da önemli olduğunu düşünüyoruz? Siz ne dersiniz?

Sanatın amacı insandaki güzellik duygusunu ortaya çıkarmak ve güzellik anlayışını geliştirmektir. Sanattan doğan güzellik anlayışını yaşamın her alanına yayabilirsiniz. Filminde böyle rolü var tabi. Bir farkındalık yaratmak için böyle yapıyoruz. Çünkü bu kadar güzel bir doğanın içinde bu kadar çirkin bir yapılanma dünyanın hiçbir yerinde yoktur herhalde. Bu çok büyük bir kültürel erozyonun işareti… Batum’la Hopa’nın karşılaştırılması bile bunu anlamak için yeter. İnsanlar yokluktan çıkmak için çalışırken en büyük zenginlikleri olan doğayı elden çıkarıyorlar.

Film umutsuz bir filmi mi?

Hayır. Yusuf’un ve doğanın ölmesine karşın, ölüme ramak kala zuhur eden aşk, Onur’a matematik dersi vermesi ve sözünü tutması, tuluma yeniden nefes vermesi ve aslında filmin dışarıdan verdiği dilin ve kültürün yaşatılmasına dair mesajı… bunlar gerçekçi ve geçer akçe umutlar değil mi?

Bildiğinin coğrafyayı ve insanları anlatmak ve bunları o insanlarla onların mekânında anlatmak bir avantaj mı oldu yoksa sorunlar yarat mı?

Çok sevdiğim ve çok tekrarladığım bir söz var. İlk filmini çeken ilk romanını yazan, ilk kez müzik yapan herkes içinde geçerli olan, Çehov’un “önce kendi sokağını anlat”, sözünü anımsatmak istiyorum. Çehov genç öykücülere bunu tavsiye ediyor. Benim sokağım burası, çocukluğumun ve gençliğimin geçtiği yerlerdi. Benim dilimi, kültürümü, politik tercihlerimi belirleyen bu çevre, doğa kısacası Karadeniz benim sokağım. Bu yüzden de ben yola buradan çıkarak hem yerel hem de evrensel bir hikâye yaratmak istedim. Bu her açıdan avantajlı…

Çekim süreci açısından da tanıdık insanlar arasında olmaktan dolayı birçok avantajını gördüm. Birçok insanın karşılıksız gönüllü yardımı işlerin hızlı yürümesini sağladı.

Son olarak, sanatla sinemayla, edebiyatla uğraşmak isteyen gençlere nasıl bir yol tutmalarını önerirsiniz?

Televizyonla beraber yaygınlaşan popüler kültür sanat yapmanın kolay ve çabuk ulaşılabilir olduğu kanısı oluşturdu. Bu doğru değil. Sanat yılları alan bir birikimi istiyor. Bir kere ne yapmak istersek isteyelim, okuma kültürünün içselleştirilmesi gerekiyor. Olabildiğince çok ve farklı insanları tanımak için daha nitelikli kültür ürünlerini takip etmeli ve anlamaya çalışmalı. Kendi sokağını anlatabilmesi için de başka sokakları tanıması gerekir. Kitaplarla ya da gerçek yolculuklarla bunu yapabilirsiniz. Başka kültürleri araştırmak, anlamaya çalışmak, onlara çok büyük bir avantaj sağlayacaktır.

Son olarak ben de bir şey ilave edeyim. Filmin gösterimi için burada geçirdiğim birkaç gün taşrada kültür sanat işleri yapmanın ne kadar zor olduğunu bir kez daha anlamama yetti. Bu yüzden burada Biryaşam gibi bir dergi çıkarıyor olabilmek bence çok güzel bir şey. Dilerim bu herkesçe anlaşılır kısa zamanda.

Bu dergiyi okuyacak anne babalara şunu söylemek istiyorum. Gençler çok önemli, çocuklar çok önemli. Tahrip edilen doğa ile birlikte insanlarda tahrip oluyor. Sağdan soldan duyuyorum, liselerde uyuşturucunun yaygınlaştığı, insani ilişkilerde inanılmaz bir yozlaşmanın yaşandığı gibi şeyler. Bu yüzden çocuklarla daha fazla ilgilenmek gerekiyor. Bu bazen onlara kendi dillerini yada başka dilleri öğretmek olabilir, onlar için sanat etkinlikleri düzenlemek olabilir, geziler düzenlemek olabilir. Bu tür küçük ama beraber yapılan etkinlikler gençlerde farklı duyguların ve eğilimlerin gelişmesini teşvik edecektir. Erkekler her şeyi tek başlarına yapmaya kalkışıyor oysa daha güzeli ailece ya da arkadaşlarla bir şeyler üretebilmektir. Çocukların gençlerin sanatsal, edebi veya maddi olarak üretimlerde bulunmaları için teşvik etmek gerekiyor. Belediye bedava piyano kursu düzenliyor ama aileler bunla ilgilenmiyor. Bu akıl almaz bir şey. Aşağılarda böyle bir imkânı yakalamak için dünya kadar para vermek zorunda insanlar, zaten zenginler dışında kimsenin böyle bir şansı yok. Burada ise o piyano çürüyor orada. Sonra da gençler saygısız, serseri diye eleştiriyoruz. Ne yapsınlar ki, siz bir kere onların sanatsal, sosyal; doğa ile toprak ile iç içe bir hayat yaşaması konusunda örnek olamıyoruz ki biz; hatta bu tür etkinliklerde bulunmasını önemsiz boş işler diye yeriyoruz bazen bile.

http://www.biryasam.com.tr/sanat/ozcan-alper.html

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *