HEMŞİNLİ ERMENİLER. Hemşinli bir Ermeni kadının günümüzdeki görüşü

Aliye Alt ( Alis Kostanyan )

Frankfurt Üniversitesi

 

1. kimlik ve değişmiş kültür

2. Kültürel yabancılaşma

3. Vatan ve grup kimliğinin sembolü olarak Hemşin

4. Kimlik kaybı

5. Zorla asimilasyon ve din yitimi

 Önsöz

İşbu çalışma benim Almanya’da kaldığım otuz yıllar zarfında – gerekli olan arayışlar ve iç heyecanla dolu bir dönemde – yaratılmıştır.

Bu kitap bir arzu olmaktan ziyade bir iç baskının bana başka bir seçim hakkı vermemesi sonucunda doğmuştur. Oturup çeşit çeşit tartışmalar hakkında yazma, kendi içimde bir içgüdü gerçeği ve bizim Hemşinli kadınlarımızın ruhunun cevabı aramak ile hem yeni hem de unutulmuş kişisel ve insani benzerlikler arama mecburiyetim vardı.

Ruhsal veya psikolojik açıdan yaklaştığımızda, içgüdü dünyasının deneyimi var olan dünya görüşünü temelden sarsmaktadır. Ruh, hayat veren bir yeraltı nehri gibi tüm yaratıklara hayat vermektedir.  Tüm dinlerde farklı simgelerle gösterilen bir hayat pınarıdır bu. Suyun önü alındığında veya yönü değiştiğinde simgeler boşalıp taşlaştığında kuru şekillere dönüşürler ve artık hiçbir olumlu etki onlara yeni ve yaşamsal güç bahşedemez. Böylece bazen şahsen yollara düşüp bilinmeyen yollarda kaybettiklerimizi aramak dışında bir çare kalmamaktadır.

Genç bir kadının 1973’te Türkiye’den Almanya Federal Cumhuriyeti’ne göçü ve Hıristiyan Tanrı evi ile Hıristiyan duasıyla ilk karşılaşması

Her gidiş aynı zamanda veda anlamına gelmektedir. Ve Alter’in tehdit dolu sesi havada hâla duyuluyor: “Bak, güvenli, tanıdık ve geniş yolu terketmeyesin”. Ve ancak Alter’in yanında kalmanın, yeni yabancılardan beklenen korkudan daha korkunç olduğu zaman güvenle, eski gelecekten yeniye doğru bir adım attım.

Kendimi aramaya yönelik düşüncelerim beni ne yapılacağı, yazılacağı ve ispat edileceğiyle ilgili diğer adıma doğru iten yeraltı sularının yollarından biri olan, içgüdüsel etkilerimiz üzerinde dolanıyordu. Bu özlem, bizi çevreleyen gündelik olgulardan doğmaktadır.

İşbu tezin içeriği anlık fotoğraf gibi, geri dönüşlü bağa olan özleme ve kaybettikleri sloganın gerekliliğine yönelik insanların arzularını göstermekte, yol açma, arayış ve değişimlerin ortaya çıkarılmasında mana bulmayı denemektedir.

Güçlük ve engellerle dolu bu yolda her adımla birlikte şahsın kişisel deneyim ve gündelik ilişkileri, giderken yol açar gibi, gitgide daha belirgin olmaktadır.

Burada, şuurun çaresizliğiyle ilgili sorunun cevabını bulup, insan ruhunun derinliklerinde faal bir bütünlüğün hiç dinmeyen bir karşıtlıkla tamamlandığına dair kanaat getirmekteyiz.

Eğitimime ancak kırk yaşımda başlayabildiğimden dolayı, Ermeni kilisesi ve Ermeni din adamıyla ilk karşılaşmam beni ancak o yaşımda şaşırtacaktı. Alın yazım böyleydi. O tarihlerde sadece Ermenilerle değil, aynı zamanda iyi komşular olan Yunanlılarla da karşılaştım. M.Ö. 780 yılında bayazıt (prens) Hamam Amatuni, halkıyla birlikte bölünmüş Pontus’un kralı V. Konstantin’e, Tambur (Takhpur) bölgesi, günümüz Başhemşin’ine geldi. Onların talihi de Hemşin Ermenileri gibi oldu, kısmen İslamlaştırıldılar veya sürüldüler.

Tüm göçlerde olduğu gibi, gelenler daha sonra göçlere zorlanmaktadır. (Burada, Pontus Rumlarının 19. yy. başında Pontus’tan Yunan bölgesine göçtükten sonra, Kuzey Yunanistan’daki siyasi ve ekonomik sarsıntılar sebebiyle 40 yıldır yabancı işçi olarak Almanya’ya göçtükleri sorusuna girmek istemiyorum).

Kader veya talih, Anadolu’nun iki antik, yüksek kültüre sahip halkı olan Pontuslu Yunanlılar ve Ermenilerin iki komşu olarak yan-yana yaşamaları, sürgün, tehcir ve toplu kıyımların korkunç acılarını trajedik bir şekilde çekmelerini, hayatta kalanların ise cebri İslamlaştırılma sonucunda kültürel kimliklerine yabancılaşmalarını istemekteydi.

Osmanlı İmparatorluğu’nun eski doğu vilayetlerinin sakinlerinden oluşan farklı gruplar, dillerinin kaybına ve öz milletlerine ait olma hafızasına unutkanlık kompleksiyle yaklaşmaktadırlar

2005 yılında Sürmene bölgesine yapmış olduğum ziyaret esnasında olumlu bir hareket gözlemledim. Toplumsal kuruluşlarda her konuda değişim hissediliyordu, bazı kiliseler restore edilmiş ve kısmen kullanılmaktaydılar.

Yaklaşık 20 yaşında bir delikanlıya, bölgede işleyen bir kilise olup olmadığını sordum. Genç, büyük bir sevinçle bana kiliseyi gösterdi ve geçmişte Hıristiyan olanların bugün tekrar bu kilisede vaftiz olduklarını özellikle belirtti.

Yukarıda belirtmiş olduğumuz gibi, gündelik yaşadıklarımızı tekrar görmekteyiz.

Suyun önü kesilmiş, su ise zaman içinde oluşumu aşındırarak taştan bu kütle üzerinde bir kanal açar ve bize, eski yolun üzerinde yenisinin açıldığını hatırlatarak damla-damla nehrin yatağına dolmaya başlar. Bu su ebediyen kapalı kalamaz, bizim derinlerden gelen antik pınarımızdan fışkırır.

Unutulmuşluğun bu taşından akan, bilincimizin, atalarımızın tarihinin ve gözyaşlarımızın sonsuz damlaları bu sudadır. Lâkin yaratıldığımız nehrin akıntısı gereğinden fazla olursa herşeyi yutan ve kendiliğinden akan güçlü bir sele dönüşür ve tarihi pisliklerden temizleyen bir olgu olarak karşımıza çıkabilir.

Bu taş hâla bilincimiz üzerinde baskı yapmakta ve tabiat ananın bize bahşetmiş olduğu o değerli unsura olan giriş hâla kapalıdır. Böylece hayatın ve kültürün ön şartı ve varlığın yolundaki özelin çevreyle aynılaşmasının önü kesilmiştir.

“Her şey akmaktadır ve değişimin kendisinin haricinde hiçbir şey ebedi değildir” demiş Heraklides.

Lâkin pınar duruyor, gerçi orada, kendi yerinde aynısı olmasına ve yüzeyde yeni bir yol aramasına rağmen.

Yunan felsefesinin doğuşu esnasında Orta ve Kuzey Avrupa halkları hâla mızrak ve baltayla vahşi hayvan avlıyorlardı. Daha sonra onlar da Karadeniz etrafında kendi kolonilerini kurdular. Bu yerleşim yerleri, günümüz Türkiyesinin batı ve doğu Karadeniz kıyılarında yaşayan bir dizi halkların yarattığı dev kültürün uzun ve sürekli gelişmesinin temelini oluşturdu.

Yapılan işler (savaşlar, tehcirler) sonucunda büyük insani ilüzyonları haklı çıkarmak amacıyla tarih boyunca çok az şey yapılmıştır. Her halükârda, tarihi olayların gerekliliğiyle ilgili takındıkları tutumun, hafızalarımıza silinmez bir iz bırakmış ve bugün de hâla bırakmakta olduğu kesindir.

İnsani girişimciliğe karşın, tüm düşüncelerin derinliklerinde, miladın başından itibaren bize zorbalığa karşı koyma gücü veren, öz unsurlarıyla bezeli bir ön bilgi mevcuttur. Çünkü su hayatın dinamik gücü ve bu açıdan da tüm yüksek kültürlerin pınarıdır.

Doğrusunu söylemek gerekirse, niyetim tarihin ciddi ve acılı bir zaman dilimini güzel şekillendirilmiş derin manalı felsefi bir makaleyle en iyi şekilde takdim etmek değildir. Sadece deyimden doğan hislerimi açıklamak isterdim. Dikkatli okuyucu için son derece az geleceğine rağmen, benim için önem arzeden her şey bu metnin içeriğinde ele alınacaktır, fakat tüm bilgilerimi, gücümün yettiği kadar burada da kullanacağım konusunda herkesi temin ederim. Karşı karşıya kaldığım zorluklara gelince, söylemem gerekir ki, onlar benim için sadece ister-istemez gizli kalmış bir milli azınlığın kimlik olarak günümüz Türk toplumu içinde ne şartlar altında ayakta kalmaya çalıştığı hakkında yazılan küçük bir yazının dahi ne zorluklarla ortaya çıktığı açısından önemlidir.

Bu sunum ezilen kimliklerin çatışma sorunlarını, aynı zamanda sosyal, ruhsal ve tarihi görüşleri de sunan, durum hakkında bir rapor olarak algılanmalıdır

Kimlik kaybı

Şüphesiz ki tarih, diğer birçok halk gibi Ermenilerin de kendi kültürel kimlikleri uğruna 1500 yıldan fazla mücadele verdiklerini doğrular. Bu mücadele birçok yönler açığa çıkarmış ve günümüze kadar, farklı boyutlarda sürmektedir. Türkiye’nin kuzey doğusunda yaşayan Hemşinli Ermeniler bu açıdan istisna teşkil ederler.

Hemşinli Ermenilerin “kimlik kaybı”yla ilgili tartışmalarda, Hemşinli Ermenilerin “beyaz” soykırımı ve bunu takip eden ve başlıbaşına eziyetlerle dolu bir hikâye olan tüm Ermeni halkının Türkiye’de soykırıma tabi tutulması vardır.

Türklerin diyalog kadri ve isteğinin tarihsel reddinin tersine, Ermeni halkı ümitlerini 1923’te imzalanmış olan Lozan Antlaşması’na bağlamaktadır. Lozan Antlaşması maddelerine göre Hıristiyan azınlıklar katliam ve tehcirlerden muaf olmalıydı, hâlbuki bu arada yarısından fazlası yok edilmiştir.

Bu antlaşma, anlaşma maddelerine istinaden, Ermenilere kilise, eğitim ve diğer konularda özerkliğe ulaşmaları yolunda prensip olarak asgari hakların verilmesinin sağlayacaktı. Türkler ve Ermeniler arasında antlaşmalarla kayıt altına alınan anlaşmalar bilinmezlik içinde kalmakta, bunun sonucunda ise sonuçsuz ve yarım kalmaktadır.

Bu açıdan önemli olan, prensip olarak milli azınlıkların hesaba katılıp Türkiye anayasasında yer bulmasıdır.

Hâlbuki çok uluslu devletin siyasi anlamsızlığı, sadece dini azınlık olarak anlamlandırılan ve algılanan Türkiye anayasasında kayıtlı olan “etnik” sözcüğünde yatmaktadır.

Türk milliyetçiliğinin bu temel özelliği ile bundan kaynaklanan tüm halkların varlığının reddi onların özbilincidir, cebri asimilasyon yaklaşımları ise en başta Türkiye’de yaşayan tüm milli azınlıklarla ilgili fikir belirten Türk yöneticilerinin ruhunda bulunmaktadır.

1934 yılında kabul edilen ve Ermenice isimlerinin içselleştirilmesi ve değiştirilmesiyle ilgili kanunu somut bir örnek olarak verebiliriz. Ardından, Ermenice soyisimlerindeki “yan” sonekinin kısmen “oğlu” ekiyle değiştirilmesi (T.Hoffmann, G.Koçaryan, “Tehdit altındaki toplum”, Göttingen-Wıen, 1987, s. 68).

Mesela, 1998 yazında tüm akrabalarım ve aile efradımın Ermeni “asıllığıyla” ilgili çifte başvuruda bulunduğumda, aldığım mektupta akrabalarımın isimleri 1934 yılına kadar olduğu şekilde belirtilmişti. Gönderilen adres, çeyrek yüzyıldan fazla kültür bakanlığı bünyesinde danışman olarak çalışmış olan baba tarafından yeğenimin adresiydi. Eski dosyaları karıştırmamaya mecburdum, başımıza dert açabilirlerdi.

 “Biz, kim olduğumuzu biliriz”

2005 yılında yaptığım seyahat esnasında beni şaşırtan şey, aynı akrabalarımla bu konuyu büyük bir rahatlıkla tartışabilmemdi. Bu durum, Osmanlı İmparatorluğu’nda Avrupalı büyük devletlerin etkisinin ne derece derinleştiğinin ve bununla birlikte kapitalizmin geliştiğinin tekrar ispatıdır. Milli eğitim arzusu gelişmiş ve o zamanlar Türkiye’de yaşayan halkların milli bilinci uyanmıştı. Bu durum Osmanlı İmparatorluğunu rahatsız etmekteydi. Günümüzde yaptığım araştırmalarıma göre, halkların tekrar uyanmış olduklarını söyleyebilirim.

Türkiye hükümetinin amacı Avrupa Birliği’ne girmektir. Bugünkü Türkiye’de bu konu çok aktüeldir. Yine de, tüm toplum fiiliyatına baktığımızda sadece Türk milliyetçiliği damgasına sahip bir eğitim sistemi görmekteyiz. Bu durumda, Türk Turancılığını ve milliyetçilik hayaletini hayata geçirmek maksadıyla Türkiye’de diğer halkların varlığının bilinçli olarak reddedilmesinin, şiddet unsuruyla başat giden bir hareket olduğu anlaşılır olmaktadır.

Okul sektörünün çalışma sistemine baktığımızda, daha sonraki aşamadaki tüm toplum fiiliyatı, azınlıkların baskı altına alınmasıdır, bu ise tabii ki büyük oranda diğer halkların gelişme imkânlarını kısıtlamaktadır.

Emperyalistlerin, tehlike altında olan hâkim durumlarını tekrar tesis etmek istediklerinden, Yakın ve Orta Doğu’daki İslami sürecin hızlandırılması, yerli milli ve dini çatışmalar sayesinde istikrarsızlık yaratma denemeleriyle atbaşı gitmektedir.

Bu temelde, çok daha organik açıdan karışık, fanatik, İslamlaşmış çeteler ortaya çıkmakta ve bölgede siyasi ve sosyal açıdan dayanılmaz bir durum yaratmaktadırlar.

Hıristiyanlık karşıtı eğilimler ve başkalarına karşı hoşgörüsüzlük Ermenileri ve diğer halkları gitgide daha çok doğdukları yerleri terk etmeye zorlamaktadır.

Siyasi özerklik talebi Hemşinli Ermenilerin dili ve dini özelliklerini korumaya yönelik olmalıdır (Hemşin Ermenileri İslam adetlerinde hayli titiz olmakla birlikte, bu adetler pagan ve Hıristiyan özelliklerle bezenmiştir).

Lâkin Türk hükümetinin kültürel politikasının saldırganlığı tüm gücüyle bu talebin ortaya konmasını engellemektedir.

Türk hükümetinin bu saldırgan politikası dillerin ve kültürlerin birleştirilmesi açısından, tamamıyla Fransa’nın günümüzdeki resmi kültür politikasıyla uyuşmaktadır.

Dilin ve dinin korunması çabaları Hemşin Ermenileri için ilk planda gelmektedir. Fransa’da Fransızcanın olduğu gibi, Türkiye’de de Türkçe resmi dil olarak kabul edilmektedir.

XIV. ve XV. yy.larda Hemşinli Ermenilerin bir kısmı zorla İslamlaştırılmış ve bu durum bugüne kadar ciddi bir şekilde araştırılmamıştır. Hafızalarımızda derin kök salmış korkularımız arasına yerleşen ve uyumaya devam eden susturulmuş ve hâla suskunluğa terk edilmiş bir tarih.

Değişim içindeki milli kimlik ve kültür

Hemşin Ermenisi bir kadın olarak özteşhisim, diğer Hemşinli Ermenilerin bakış açısı ve diliyle anlatılmış olan kendi şahsi hikâyeleri ile kimlik kaybı ve trajik tarihi burada yazıya dökmek niyetindeyim.

Hepimiz Ermeni halkının Türkiye’de ve başka yerlerdeki çileli tarihinin kötü deneyiminin bilincindeyiz.

Binlerce yıl devamlı hareket içinde olmuş kendi kaderimiz için mücadele etmişiz.

Özsavunma mücadelesi ve buna bağlı zorluklar aydın Ermeniler tarafından tartışılıp incelenerek kendi problemlerine dönüştürülmüştür. Bugün de, mücadelenin yeniden başlaması ve birlikte incelenmesi konusunda Ermeni aydınlarına büyük bir rol düşmektedir.

Örneğin, akademik yol geçmiş olmasaydım, sanırım bugüne kadar Hemşin ve Hemşin’in ortaya çıkışıyla ilgili hiçbir şey bilemezdim. Baba tarafımın Kafkasya’lı olduklarını biliyordum, fakat daha sonra bunun böyle olmadığı ortaya çıktı. Türkiye’nin milli azınlıklarından olan ve Anadolu’da, sınıra yakın yaşayan bizler, aslımızla ilgili genelde hiçbir şey bilmemekteyiz. Ben, çok uzun ve zor bir yol geçtim ve bugün diyebilirim ki, “Evet, ben bir halka aitim!” Bu yüzden ben mutlu muyum sorusuna ise kitabımda cevap verdim.

Hüküm süren iç ve dış baskılardan kurtulmamız bir gerekliliktir.

İçimizdeki suskunluğumuzu kırıp sürekli olarak kelimelerle kendimizi ifade etmeyi denediğimizde içimizde uyuyan güçlerin yardımıyla kendimizi harekete geçirebiliriz. Bu hareket içgüdüseldir ve aynı zamanda bizi kurtaracak olan. Bu, ruhlarımızın tedavisine etki yapacak olan kendini aramanın ve kimliğin tek yoludur.

Sular, tabiattaki eğitici örneklerimizdir. Engelsiz bir şekilde akan suların hareket serbestîsi kısıtlandığında kısa zaman içinde kendi içlerinde bir değişim yaşarlar. Doğa kanunlarına istinaden, ortak ve karşılıklı bağ sayesinde, kendi hür ve içgüçleriyle bir öztemizlik geçirirler.

Çatışmaların mevzu bahis olmadığı müthiş bir dialektik ilişkisi.

Sosyal korkunun, haksızlığın, eşitsizliğin ve kitlesel yoksulluğun sebepleri uluslar arası ölçütlerin ışığı altında sırf şahsi girişim, dil öğeleri, renkler vs ile sınırlandırılmaktadır.

Biz sadece incelenen topluma odaklanmaktayız, öyle ki, ekonomik, siyasi, sosyal, psikolojik iç bağlantılar ve sosyo-kültürel olaylar dikkatimizden kaçmaktadır.

Bu hafif yaklaşımla kendimiz devamlı olarak dialektik ilişkiler ve karşılıklı ilintiler, toplumsal ve insani ikili ilişkiler alanında bulabiliriz. Bozulmuş dialektik ilişkiler ve karşılıkli ilintilik sosyal organizmi (toplum) hasta etmektedir. Hastalıklı sosyal organizma (insanlarda) niyete doğru hamle yapmaktadır. Bu kati eğilimler hâkim sınıfı dahi hasta edebilirler. Bunun sonucu olarak, sanki insan sosyal bir varlık değilmiş gibi, birçok toplumda dayanışma karşısında toplum kitlelerinin bilinçli siyasileşmesini, bireyselliği ve korkuyu görmek mümkündür.

Birbirinden yabancılaşma, kendi kendisinden yabancılaşmaya götürüp insanı insana karşı kışkırtmakta, ayrıcalıklı ve ayrıcalıksız gruplar, sınıflar ve katmanlar arasında insani küçümseme baş göstermektedir.

  • İnsanlardan nefret etme
  • Asimilasyon denemeleri
  • Azınlık kültürleri kırımı (etnosid)
  • Soykırım
  • Meşrulaştırılmış savaşlar

Bunlar, tabii ki, insanın ruhsal ve sosyal yoksulluğunun, azınlıkların reddinin ve etnik gruplara devamlı olarak verilen zararların kabul edilmediği sivil toplum düzenini bozan görüşlerdir. Hâkim azınlık (siyasiler) mal varlığı sayesinde sessiz çoğunluğu oluşturan tüm toplumu devamlı şah ve mat durumunda tutmakta, bugününe ve geleceğine karar vermektedir.

Tüm bunlar sayesinde birçok toplum ve azınlık, yönetenler tarafından zorbalığa ve psikopatolojik korkulara tabi tutulmakta, varlık hakkı bulunmamasının haricinde, kendi kültürünü geliştirme imkânından da mahrum kalmaktadır. Bunun sonucunda, bir kısım azınlıkların veya halkların kültürlerinin duraklama safhası başlar. Böylece, tarih boyunca çok sayıda halk ve azınlık grupları kendilerinden sonra bir isim dahi bırakmayacak bir şekilde elit sınıf ve tabakaların tekerlekleri altında ezilmişlerdir. Tüm bunlar, kendisini devamlı olarak daha iyiye ve tanrısala doğru iten insanoğlunun özgün mantığı açısından vuku bulmaktadır. İnsan tarafından yaratılmış olan tanrının ismindeki yücelik bir taraftan hayat ve ölüm, diğer yandan ise halklar ve azınlıklar açısından belirleyicidir.

Z.Freud’a göre, mantığın bu şekli şahsi arzuların sahte reddidir. İdeal düşünce ve fiiliyatının kesin gerçeğinin bu özgün mantık olması durumunda, rasyonalistlerin en üst meselesinin, şahsi düşüncesizliğin çıkmazlarında yok etmek yerine devamlı ve her yerde insanların ve hayvanların hayatını korumak olmalıdır

Bu durumda, sormama izin verin, Ermeni soykırımı Avrupa Kıtası’nın rasyonalistlerinin çabaları sayesinde nasıl aklanmaktadır? Tam da rasyonalizmin düşünce ve fiiliyatın gelişmesinin kesin gerçeği, aynı zamanda bu insanların da medeniyeti olduğu durumunda, diğer halkların varlıklarının inkâr edilmesi ve yok edilmesini nasıl kabul edebildi? Bu sorunun cevabı büyük ihtimalle, rasyonalizmin eski güdüler ve basit şekillerle çalışarak, her konuda sadece kendisini haklı gördüğü Avrupa rasyonalizminde sanırım gereksiz kalmaktadır.

Burada, Freud’dan bir alıntı yapmak çok yerinde olur. “Rasyonalizm, eski içgüdüsel korkunun varlığının tehdidine üstün geldiği, şahsi gerçekleşmemiş arzuların sahte gizlenmesidir. Öyle ki, varolmak için ya diğerlerini yok etmeli, ya da tanrının hain toprağında, tanrı olarak diğerlerinin kaderine hükmedebilmesi için tanrısala, ideale ve yüceye yükselmelidir”.

Böylece, birçok halk ve azınlık kendilerinde sonra bir isim bırakmayacak şekilde insanlık tarihi esnasında yok olmuşlardır. Şahsın ve kültürün devamlılığı sağlanmadığı zaman halkın ve azınlığın varlığının sürekliliği son bulmuştur demektir. Dolayısıyla, kültürel değişimin ve kültür unsurlarının devamlılığının kuşatma altına alınması için halkların ve azınlık kültürünün kırımı, yok etmenin tek etkili yoludur.

Hemşinli Ermeniler ve Ermeni milleti haricinde, taşrada yaşayan diğer halklar da, benzer Türk usulü yıkıcı, rasyonal bir işleme maruz kalmışlardır. Bu devlet politikası ve anayasal inkâr sayesinde onların milliyetleri, dili, kültürü ve tarihleri tamamıyla asimile edilmiştir.

Hemşinli Ermeniler, kültürel güçlerin hür ilişkisinin bozulmuş olduğu, bu ilişkilerin gelişmesinin ve teşvikinin günümüzün önemli bir gereksinimi durumuna geldiği özgün bir duraklama safhasında bulunmaktadır.

En önemli şeyleri içinde barındıran kültürümüzün devamlılığını sağlayabilmek için Hemşinli Ermeniler, Hemşinlilere has semboller ve ayinlerle genel ruhu sağlamlaştırmak sayesinde birlik hissini güçlendirmeye karar vermişlerdir. Onlar istese veya istemezse, bunlar gerçeğin, onların anlayışlarının, dünya görüşlerinin önemli katkı maddeleridir.

Susanların ve suskunların ağzından çıkan sözler, sayesinde hayatımıza, bilime, tabiata ve tüm kâinata anlam kattığımız güçlü enerji kaynakları olarak kabul edilirler. Sözün gücü sayesinde kendimizi hür kılıp, iç ve dış korkularımız ve zorbalıklarımızdan kurtarabilir veya kendimizi esarete terk edebiliriz. Serbest seçme hakkı şimdilik sadece demokratik toplumlarda mevcuttur, kısmen de bizim kendi elimizde. Toplumun tüm çalışmasının temelinde insan onurunu korumak yatmalıdır. Maalesef bu yapılmamaktadır. Sözler ve kelimeler, tüm bilim yönlerinden meydana gelmiş olan insan bilincinin temel taşlarıdır.

 

HEMŞİN VE HEMŞİNLİ ERMENİLER

(k o n f e r a n s   m a k a l e l e r i)

ERIVAN  – 2 0 0 7