Ayşe Hür
Birleşmiş Milletler, 1999 yılında 21 Şubat gününü ‘Uluslararası Anadili Günü’ ilan ettiğinden beri Türkiye’de de resmen olmasa bile bugünü kutlamak yaygınlaşmış durumda.
“Neden 21 Şubat?” derseniz kısa hikayesi şöyle: 1947’de Hindistan’dan ayrılarak kurulan Pakistan’da hükümet Batı Pakistan bölgesinde yaygın olan Urducayı resmi dil olarak kabul edince, Bengal dilini konuşan Doğu Pakistanlılar (Bengalliler) buna büyük tepki göstermişlerdi. Dakka Üniversitesi öğrencileri, 21 Şubat 1952’de hükümeti protesto etmek için büyük bir gösteri düzenlediler. Polisin müdahalesi üzerine meydana gelen ölümler, ülkenin başka bölgelerinde de benzer gösterileri tetikledi. Hükümet yıllarca direndi, nihayet 1956 yılında Bengalceye Urduca gibi resmi dil statüsü verildi. Birleşmiş Milletler (BM), kültürel çoğulculuk politikaları uyarınca birden fazla dilin konuşulduğu ülkelerde, çok dilliliği teşvik için özel bir gün seçmeye karar verdiğinde, halen Pakistan’da milli bayram günü olan 21 Şubat’ı seçti.
Türkiye’de ulusal düzeyde ise 1932’de düzenlenen Birinci Türk Dil Kurultayı’nın açılış günü olan 26 Eylül’lerde Dil Bayramıkutlamaları yapılır.
Ana dil, ana dili, resmi dil nedir?
Önce sık karıştırılan bu kavramların ne olduğunu hatırlatmak istiyorum. TDK sözlüğüne göre ANADİL, zaman içinde ses, biçim ve anlam bakımından birbirinden az çok farklılaşmış olan, kendisinden başka diller veya lehçeler türemiş olan dildir. TDK, sadece Ana Türkçe, Ana Altayca, Moğolca, Latinceyi örnek vermiş. Bunlara çeşitli dil ve lehçelere kaynaklık etmiş Kürtçeyi de ekleyebiliriz.
Yine TDK’ya göre ANADİLİ ise çocuğun ailesinden ve içinde yaşadığı topluluktan edindiği dildir. TDK örnek vermemiş ama Türkçe, Kürtçe, Ermenice, Rumca, Lazca, Süryanice, Ladino, Boşnakça, Çerkesçe… diye listeyi BM’nin verdiği “dil öbeği” rakamı olan 7-8 bine kadar uzatabiliriz.
RESMİ DİL ise bir ülkede yasayla kabul edilen, eğitim ve öğretimde, resmi işlemlerde vb. kullanılan ortak dil.
UNESCO’ya göre dünya dillerinin durumu
BM’nin Eğitim, Kültür ve Bilim Örgütü UNESCO’ya göre dünya genelinde konuşulan yaklaşık 7 bin dilin yarısı yok olma tehlikesi ile karşı karşıya idi. Kurum dünya genelinde tehlikede olan 3000 kadar dili, Savunmasız (çoğu çocuk dili konuşuyor, ancak bu dil kullanımı belirli alanlarla örneğin evle sınırlı), Kesinlikle Tehlike Altında (çocuklar artık evde dili ‘ana dil’ olarak öğrenmiyorlar), Son Derece Tehlike Altında (dil, büyükanne ve büyükbabalar ile daha yaşlı nesiller tarafından konuşulmakta; ebeveyn nesli dili anlayabilse de çocuklarıyla veya kendi aralarında konuşamıyorlar), Kritik Derecede Tehlike Altında (en genç konuşmacılar büyükanne ve büyükbabalar ile daha yaşlı kişiler ve onlar da dili kısmen ve nadiren konuşurlar), Nesli Tükenmiş (artık konuşan kalmadı) şeklinde sınıflandırıyor.
UNESCO’ya göre, sadece geçen yüzyılda 400’den fazla dil yok oldu Kaybolan her dil, asla tamamen yerine konamayacak şarkıları, gelenekleri ve dünyayı anlama biçimlerini de beraberinde götürüyor. İnsanlık tarihinde derin izler bırakan Antik Yunanca, Sümerce, Akkadca, Hititçe, Eski İskandinavca, Latince veya Sanskritçe öldü ve uzmanlar bugün konuşulan yaklaşık 7.000 dilin neredeyse yarısının bu yüzyılın sonuna kadar yok olabileceği konusunda bizleri uyarıyor. “Günümüzde binlerce dil tehlike altında ve birçoğu sadece bir veya iki nesil içinde yok olabilir” diyor.
Bir dili tehlikeye sokan pek çok faktör var. Göç, kentleşme ve küreselleşme, insanları eğitim, iş ve medya için baskın dilleri benimsemeye teşvik eder. Sömürgeleştirme ve zorla asimilasyon gibi tarihi olaylar da daha az bilinen dillerin kenara itilmesinde büyük rol oynar. Ebeveynler çocuklarına ana dillerini öğretmeyi bıraktığında ya da öğretemeyecek duruma getirildiğinde aktarım zinciri kırılır ve tehlike altındaki bir dilden yok olma sürecine girilir.
İşte birkaç çarpıcı örnek:
- Ainu (Japonya) – Sadece birkaç yaşlı tarafından konuşulan, bir zamanlar yerli Ainu halkı tarafından yaygın olarak kullanılan bir dil.
- Manx (Man Adası) – 1970’lerde nesli tükenmiş ilan edilmişti, ancak eğitim yoluyla yeniden canlandırıldı ve şimdi çocuklara tekrar öğretiliyor.
- Yuchi (Amerika Birleşik Devletleri) – Dili genç nesillere aktarmak için dil kampları kuran bir avuç kabile üyesi tarafından korunmaktadır.
- Cornish (Birleşik Krallık) – Topluluk projeleri ve müzik aracılığıyla yeniden canlandırma çabaları gösterilen bir Kelt dili.
- Livonca (Letonya) – Neredeyse yok olmuş bir dil, sadece birkaç akıcı konuşanı kaldı, ancak aktivistler modern sözlükler üzerinde çalışıyor.
- Ongota (Etiyopya) – Yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olan bu dili konuşanların sayısı 10’dan az ve hepsi yaşlı.
- Ts’ixa (Botsvana) – Nesli kritik derecede tehlike altında, uzak bölgelerdeki küçük bir topluluk tarafından hayatta tutuluyor.
- Bretonca (Fransa) – Bir zamanlar Bretonya’da yaygın olan bu dil, günümüzde çoğunlukla yaşlı nesiller tarafından konuşulmaktadır, ancak kültürel dernekler okullarda bu dilin kullanımını teşvik etmektedir.
Türkiye’nin yok olmakta olan dilleri
UNESCO’ya göre modern dönemlerde Türkiye’de 36 dil konuşuluyordu. Günümüzde bunların 18’i yok oldu veya yok olma tehlikesi altında. Örneğin Kapadokya Yunancası, Mlahso dili (Lice-Kamışlı civarında konuşuluyor) ve bir Kafkas dili olan Ubıhça artık “ölü” diller kategorisinde yer alıyor. Abazaca, Hemşince, Lazca, Pontus Yunancası, Romani (Çingene dillerinden biri), Suret (Süryanice’ye benziyor) ve Batı Ermenicesi “tehlikede”; Gagavuzca ve İspanya kökenli Yahudilerin konuştuğu Ladino ve Mardin-Midyat bölgesinde konuşulan Turoyo dilleri “ciddi tehlikede”; Siirt-Pervari’de konuşulan Hertevin dili “kritik durumda” yer alırken, Abhazca, Adige, Kabar-Çerkes dilleri ve Zazaki (Zazaca) “hassas durumda” kategorisinde bulunuyor. (Bu dillere ait daha çok bilgi için: https://kayipdiller.com/en/anadolu-kayip-dilleri/#:~:text=Ubykh%2C%20Mlahs%C3%B4%2C%20and%20Cappadocian%20Greek,from%20the%20history%20of%20humanity)
Bu durumun esas nedeni, ulus-devletlerin kültürel olarak “homojen” bir ulus yaratmak amacıyla “dilkırım”a varan zorba politikalar gütmesi. Sevindirici haber ise şu: Cumhuriyet tarihi boyunca ağır asimilasyona tabi tutulmasına rağmen Kürtçenin hala ayakta kalması. (Türkçe dışındaki dillere yönelik baskılarla ilgili şu yazıya bakılabilir: https://www.avlaremoz.com/2026/01/11/turkiyenin-hic-bitmeyen-vatandas-turkce-konus-zorbaligi-ayse-hur/)
“Dilkırımı”nın nüfus sayımlarındaki izi
Cumhuriyet’in ilk nüfus sayımı 1927’de yapıldı. Bu sayımda Konuşulan Anadiller de sorulmuştu. Buna göre 11.77.810 kişinin anadili Türkçe, 1.184.446 kişinin anadili Kürtçe, 134.273 kişinin anadili Arapça, 119.822 kişinin anadili Rumca, 95.901 kişinin anadili Çerkesçe, 68.900 kişinin anadili Yahudice, 64.745 kişinin anadili Ermenice, 21.774 kişinin anadili Arnavutça, 20.554 kişinin anadili Bulgarca, 11.465 kişinin anadili Tatarca idi. Ara not: “Yahudice” derken yanlışlık yaptığımı sanmayın. Sayımda böyle sorulmuştu. Halbuki doğru soru “Ladino” (İspanyolca-İbranice karışımı), “Yidiş” (Almanca-İbranice karışımı), “Karaimce veya Karay dili” (Tatarca-İbranice karışımı) diye olmalıydı. İbranice diye sorulması yanlış olurdu çünkü İbranice Tevrat dili idi, halkın konuşma dili değildi.
1927 sayımında anadili Abazaca, Boşnakça, Çingenece, Gürcüce, Lazca ve Pomakça olanlar 1927 sayımında gösterilmemişti, ama 1935 sayımında ve onu izleyen sayımlarda (sadece 1940 hariç) gösterilmişti.
Anadillerin son kez sorulduğu 1965 yılı nüfus sayımında diller, İslamî Azınlık Dilleri (Abazaca, Acemce, Arapça, Arnavutça, Boşnakça, Çerkezce, Gürcüce, Kürtçe, Kırmanca, Kırdasça, Lazca, Pomakça, Zazaca), Azınlık Dilleri (Ermenice, Yahudice, Rumca), Anglosakson Dilleri (İngilizce, Almanca, Flamanca), Latin Dilleri (Fransızca, İtalyanca, İspanyolca), Slav Dilleri(Çekoslovakça, Hırvatça, İsveççe, Lehçe, Romence, Rusça, Sırpça) ve Diğer Diller şeklinde gruplandırılmıştı.
Sayım sonuçlarına göre 31.391.421 kişilik toplam nüfus içinde 28.289.680 kişinin anadili Türkçe, 2.219.502 kişinin anadili Kürtçe, 365.340 kişinin anadili Arapça, 48.096 kişinin anadili Rumca, 58.339 kişinin anadili Çerkesçe, 9.981 kişinin anadili Yahudice, 33.094 kişinin anadilinin Ermenice, 12.832 kişinin anadili Arnavutça, 4.088 kişinin anadili Bulgarca idi. Bu sayımda 23.238 kişinin de Pomakça konuştuğu tespit edilmiş ki, bu grubun 1927 sayımında “Bulgarca” başlığı altında toplandığı anlaşılıyor. Bu sayımda yeni eklenen başlıklardan biri olan Abazacayı 4.563 kişi, Boşnakçayı 17.627 kişi, Gürcüceyi 34.330 kişi, Lazcayı 26.007 kişinin, Zazacayı da 150.645 kişinin konuştuğu tespit edilmişti.
Yukarda “anadillerin son kez 1965 sayımında sorulduğunu” söyledim ama bazı uzmanlara göre daha sonra da sorulmuş ancak sonuçları açıklanmamıştı. Nitekim 1985 sayımından önce DİE memurları için hazırlanan eğitim kitapçığında Kürtçe’nin anadiller arasında yer alması üzerine aralarında DİE Başkanı da olmak üzere 1985 Nüfus Sayım Komitesi’nin 12 üyesinin tamamı “bölücük yapmak, “Sol fikirlere hizmet etmek” gibi suçlamalarla DGM’ye sevkedilmişlerdi. Neyse ki altı ay sonra beraat ettiler ama bundan sonra DİE yöneticileri nüfus sayımlarında en azından Kürtçe terimini ağzına almamıştı.
Türkiye’de “Resmi Dil” tartışmaları
Türkiye’yi yönetenler açısından ANADİL’den daha hassas konu olan RESMİ DİL ise bir ülkede resmi dairelerde kullanılan dil olup, Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk anayasası olan Kanun-ı Esasi’nin sadeleştirilmiş dille söylersem “Osmanlı tebaasının devlet hizmetinde görevlendirilmeleri için devletin resmi dili olan Türkçeyi bilmeleri şarttır” diyen 18. Maddesinden itibaren “Türkçe” olarak belirlenmişti.
1918-1922 arasındaki Milli Mücadele döneminde kabul edilen 1921 tarihli Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nda dil konusuna herhangi bir düzenleme yoktu ancak 1876 Kanun-ı Esasi’nin kaldırılması da söz konusu olmadığı için bu ilk anayasanın 18. maddesi yürürlükte denebilirdi.
29 Ekim 1923 tarihinde rejimin adının “cumhuriyet” olduğunu belirtmek üzere yapılan “tadilatta” 1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun ikinci maddesine “Resmi lisanı Türkçedir” ibaresi eklendi.
Cumhuriyet döneminin ilk anayasası sayılan 1924 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun 2. Maddesinde de “Resmi lisanı Türkçe’dir”ifadesi okunuyordu.
Bazı çevrelerce Türkiye’nin “en özgürlükçü” anayasası sayılan 1961 Anayasası’nın 3. maddesinde “Resmi dil Türkçedir” denmişti.
Nihayet 12 Eylül 1980 darbecilerinin hazırladığı 1982 Anayasası’nın 3. Maddesinde “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir…” denmekle kalınmadı, “Eğitim ve Öğrenim Hakkı ve Ödevi” başlıklı bölümde “Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez. Eğitim ve öğretim kurumlarında okutulacak yabancı diller ile yabancı dille eğitim ve öğretim yapan okulların tabi olacağı esaslar kanunla düzenlenir” denildi. Dahası anayasa metnine son şeklini veren darbeci generallerin oluşturduğu Milli Güvenlik Konseyi, resmi dile ilişkin hükmü de içeren 3. maddeyi “değistirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez” maddeler içine alarak, konuyu tartışmaya tamamen kapadı. Bu da yetmeyince 19 Ekim 1983 tarihinde kabul edilen Türkçeden Başka Dillerle yapılacak Yayınlar Hakkında Kanun ile “Türk vatandaşlarının dilinin Türkçe olduğu”, “Türk Devleti tarafından tanınmış bulunan devletlerin birinci resmî dilleri dışındaki herhangi bir dille düşüncelerin açıklanması, yayılması ve yayınlanmasının yasak olduğu”, bu yasağı çiğneyenlerin altı aydan üç yıla kadar hapis ve çeşitli para cezalarına çarptırılacağı belirtildi. Kanun AB ile uyum çabaları kapsamında 1991’de kaldırılıncaya kadar bu konuda pek çok yargılama yapıldı.
Tek bir resmi dil olur önyargısı
Anayasal geleneğe uygun olarak bugün kamuoyunda bir ülkede tek bir resmi dil olur anlayışı kökleşmiş durumda. Halbuki bu doğru değil. Örneğin Türkiye’nin üniter devlet modeli olarak kendine en yakın gördüğü Fransa’da halkın yüzde 80’i (59 milyonu) Fransızca, 7 milyonu Oksitanca, 800 bini Bretonca, 100 bini Baskça, 90 bini Flamanca, 85 bini Korsika dilini konuşuyor. 2001’de “Fransızca Dili ve Fransa Dilleri Genel Delegasyonu” oluşturuldu ve “Fransa Dilleri terimiyle kastedilen, Cumhuriyet topraklarında Fransa yurttaşlarınca geleneksel olarak konuşulan ve hiçbir devletin resmi dili olmayan, bölge veya azınlık dilleridir” tanımı yapıldı. Buna göre “Bölgesel Fransa Dilleri” (Les langues régionales de France) 10 tane olup bunlar (Türkçe okunuşları ile) Alsas dili, Bask dili, Breton dili, Batı Flamanca, Frankoprovansal dili, Katalan dili, Korsika dili, Mozel Fransik dili, Oy dilleri, Ok dilleri (Oksitan). “Bölgesel Olmayan” (Non-territorial) Fransa Dilleri 6 adet: (Türkçe okunuşlarıyla) Batı Ermenicesi, Berberce, Diyalektal Arapça, Judeo-İspanyol dili, Romani (Çingene) dili, Yidiş (Yahudi) dili. “Denizaşırı Diller” ile birlikte toplam “Fransa Dili” sayısı 75’e ulaşmakta.
İtalya’da İtalyanca (Italiano) resmi değil, “de facto” dil ama onunla birlikte ülkede toplam 25 dil konuşulmakta. Örneğin Sardunya’da Sard dili, Güney Tirol’de Almanca, Aosta Vadisi’nde Fransızca, Venedik’te Slovence gibi…
İspanya’da “Kastilyan dili (İspanyolca, Español veya castellano) devletin resmi dili. Ancak Bask Özerk Bölgesi’nde dil eğitimi konusunda dört modelden birini seçebilirsiniz. A Modeli: Müfredat İspanyolca. Bazı dersler Baskça (Euskadi). B Modeli: İspanyolca ve Baskça yarı yarıya. D Modeli: Müfredat Baskça. X Modeli: Müfredat tamamen İspanyolca…
Belçika dört dil bölgesinden oluşuyor: Hollandaca konuşulan bölge, Fransızca konuşulan bölge, başken Brüksel’in iki dilli bölgesi ve Almanca konuşulan bölge.
Finlandiya’da Fince ve İsveççe; İrlanda’da İrlandaca ve İngilizce; Lüksemburg’da Lüksemburgca, Fransızca, Almanca ve Portekizce; Bosna-Hersek’te Bosnakça, Hırvatça ve Sırpça resmi dil…
Anadil Hakkı ve Türkiye’deki durum
Son olarak Türkiye’de neredeyse hiç konuşulmayan bir konuya değinelim. ANADİL HAKKI bir ülkede “anadil” niteliğinde bir dili konuşanların bu dilde eğitim görme, basın yayın faaliyetinde bulunma, mahkemelerde ve devlet dairelerinde bu dili kullanma, çocuklarına ve yaşadıkları yerlere bu dilden isimler verme hakkı olarak özetlenebilir. Türkiye “anadil hakkı” konusunda dünyadaki en muhafazakâr ülkelerden biri olarak bu konudaki pek çok uluslararası anlaşmayı ya imzalamadı, ya da çekince koyarak imzaladı.
Örneğin, azınlıklara dernek kurma ve sınırlar ötesi ilişki kurma, kimliğini ifade etme, kendi dilini öğrenme ve o dilde eğitim görme gibi haklar tanıyan ancak bir bildirge olduğu için herhangi bir bağlayıcılığı olmayan BM Ulusal ya da Etnik, Dinsel ve Dilsel Azınlıklara Mensup Kişilerin Hakları Bildirgesi’ne (1992) konsensüs yoluyla katıldı ama bir “yorum beyanı” ekledi.
Aynı şekilde 1 Mart 1998’de yürürlüğe giren 1992 tarihli Bölgesel ya da Azınlık Dilleri Avrupa Şartı ile ulusal azınlıklara mensup bireylerin kendi dillerini öğrenme, bu dilde bilgi edinme, yayın yapma, eğitim kurumları açma, ad ve soyadı kullanma, gerçek ihtiyaç halinde yerel idari makamlarla ilişkilerini azınlık dilinde yürütme, bu dilde sokak adları kullanma, vs gibi haklar tanıyan 1995 tarihli Ulusal Azınlıkların Korunması Çerçeve Sözleşmesi’ni de imzalamadı.
Halbuki Türkiye’nin ancak 15 Ağustos 2000’de imzaladığı 1966 tarihli BM Uluslararası Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’nin 27. Maddesi, “Etnik, dinsel veya dilsel azınlıkların bulunduğu bir devlette böyle bir azınlığa mensup bulunan kişilerin gurubun diğer üyeleriyle birlikte toplu olarak kendi kültürel haklarını kullanma, kendi dinlerinin gereği ibadeti etme ve uygulama veya kendi dillerini kullanma hakları engellenemez” diyor.
Sonuç olarak insan hakları ve özgürlükler konusunda büyük adımların atıldığı günümüzde bile, devletler hala azınlıkların kimliklerinin tanınmasından rahatsız oluyorlar. Dil bu bağlamda en çok hedef alınan unsur. Öte yandan Avrupa Konseyi ve AGİT’in anlaşma ve norm üreten tavsiye kararlarında hangi dilin azınlık dili hangi dilin lehçe ya da ağız olduğu konularında devletlerin hegemonik konumları yeterince sorgulanmamakta. Devletler, dil hakları sözleşmelerini imzalama ve onaylamakta özgürdür, yani çerçeve sözleşme zorla uygulatılamıyor. Hatta sözleşmelerin maddelerini seçerek kendilerine uygun olanları imzalayabilir ya da onaylayabiliyorlar. Devletlerin sözleşmeleri ihlal ettikleri durumlarda ne olacağı da net değil. Bireysel başvuru yapılacak bir çözüm mercii yok. İçte ve dışta koşullar böyle iken, farklı dillerin özgürce konuşulacağı bir ülkeye kavuşmak için biraz daha beklemek gerektiği ortada…





Leave a Reply