Artı Gerçek’te Başlarken…

Barış istememiş, barış dememiş, barışın sesi, sözü olmamış şair ne mutlu ki yok. Varsa da yok. Yok, çünkü şiir savaşın davulunu çalmamıştır ve çalmıyor. Şair barışın kitabını okuyor.

Enver Topaloğlu

Başlıyoruz… Ya da yeniden başlıyoruz diyelim. Modern Türkçe şiire odaklanan ve genellikle selamlama, anma, söyleşi, yorum, değini, tanıtma tarzındaki yazılarımızla artık yeni bir adresteyiz. Şiirin günümüzdeki gelişme sürecine, arayışlarına, deneyimlerine bakmayı, yeni yönelimleri izlemeyi, modern Türkçe şiir dediğimiz mecraya, “maceraya” ait birikimi irdelemeyi, bundan böyle, yine cumartesi günleri, Artı Gerçek’te sürdüreceğiz.

Bir yandan şiirin gündemini takip ederken bir yandan da şiir tarihinin düğüm yerlerinde, satır aralarında gezintilere, kazılara, sorular sorup üzerinde düşünmeye devam edeceğiz.

Önceliğimiz yine, tarihsel birikime ve güncel konulara, olaylara, gelişmelere şiirin perspektifinden, şiirle ilişkilendirerek bakmak olacak.

İster sonbahar diyelim, ister güz; hatta doğrudan mevsimin ilk ayının adını, “eylül”ü tercih edelim. Gerçek şu ki yeni bir mevsimin başlangıcındayız.

Eylül büyük bir değişikliğe uğramadan kullandığımız ve geçmişi hayli eskiye giden sözcüklerden biri. Mezopotamya halklarının dilinden ve kültüründen günümüze kadar ulaşmış. The Assyrian Dictionary ve Nişanyan’ın etimoloji sözlüğü gibi kaynaklardan, Akadcada “Elul, Ululu, Elunu”, bu ayda gerçekleştirilen hasat ve bağbozumu şenliklerine ise “elūlu” denildiğini öğreniyoruz.

Öte yandan eylülle birlikte, Ülkü Tamer’in dizesinde olduğu gibi “yazın bittiği her yerde söylenir”; bu da çok şeydir, ama her şey bu kadar değildir. Bu aya rastladığı ve acıları hâlâ sürdüğü için; eylül, şiirli tınısıyla keşke tarihimizde, kültürümüzde yalnızca yeni bir mevsimin başlangıcından ibaret olarak kalsaymış dedirtecek çok olay var. Edip Cansever’in “Eylülün Sesiyle” şiirinde de bunu duyumsarız. Şiirden bir bölüm okuyalım:

Sonra bir kır kahvesi kendini okurken

Masaları toplanmış, bardakları toplanmış

Tam kendini okurken

Derim ki bir semti iyi tanımak kadar

İyi tanımalı dünyayı

Açın radyolarınızı: eylülün sesi

Bu dünyada can sıkıntısının bir başka anlamı var baylar.

Almanya’nın Polonya’yı işgaliyle başlayan İkinci Dünya Savaşı’nın tarihi 1 Eylül 1939’dur. O nedenledir ki 1 Eylül, savaş karşıtlarınca dünya barış günü olarak kutlanır. Daha sonra, her ne kadar Birleşmiş Milletler 1981’de 21 Eylül’ü Dünya Barış Günü ya da Uluslararası Barış Günü (International Day of Peace) olarak ilan etmişse de gelenek değişmemiştir. 1 Eylül, barış günü olarak kutlanmaya devam ediliyor. Yarım yüzyılı aşan süreçte oluşan anma, kutlama hafızasının ve hatırasının bir kararla silinmesi olacak şey değil. Bilhassa toplumsal hafızanın, masa başı kararlarla silinmesi, değiştirilmesi; hatıraların yok edilmesi ve yeniden kurgulanması, kayıt oluşturulması akla ziyan bir plan.

T.S Eliot “ayların en zalimi nisan” diyor. Eğer bu coğrafyada, toplumsal hafızada bir zalim ay aranacaksa eylül, ilk sırada yer alır.

Başta Rumlar olmak üzere gayrimüslim yurttaşları hedef alan 6-7 Eylül 1955’te gerçekleşen pogrom tüm acısıyla hafızalardadır. Kırk yıldır süren ve artık rejiminin adı olmuş olan 12 Eylül var bir de.

Dünya barış günü vesilesiyle şairlerin ve şiirlerin, özellikle modern çağda, çağımızda savaş karşıtı, barış yanlısı tutumlarını araştırıp irdelerken dikkatimizi çekti. Modern Türkçe şiirin tematik seçkiler, derlemeler, antolojiler açısından çok da varsıl olduğu söylenemez. Birkaç “aşk şiirleri” seçkisi dışında, değişik konularda hazırlanmış yayın yok gibi. Örneğin derli toplu bir barış şiirleri derlememiz, seçkimiz, antolojimiz bulunmuyor. Nedense bu tür yayınların hazırlanmasına pek ilgi gösterilmemiş. Öte yandan, modern Türkçe şiirin dağarcığında, örneğin barış şiirleri antolojisi oluşturulmasını sağlayacak öyle çok şiir var ki. Üstelik nitelik açısından da çıtanın hayli yüksekte olduğunu söyleyebiliriz. .

Şiirde savaş karşıtlığının geçmişini Homeros’a kadar götürebiliriz. Homeros’un “İlyada” destanında savaş meydanı, çatışma, savaş; mümbit toprakların, tarlaların dökülen kan ve gözyaşıyla nasıl çamurlaştığı, çoraklaştığı betimlenirken “insanın insan olarak nasıl yoksullaştığı” da tüm çıplaklıyla sergilenir. Savaşın insanı hem birey, hem toplumsal olarak nasıl yıkıma uğrattığı bazen yakın plandan, bazen geniş açıyla kaydedilerek günümüze kadar taşınmıştır. Anlaşmazlığı sorunu barış içinde görüşerek çözmek yerine savaşı seçmiş olmanın kahreden sonuçlarını duyurarak başlayan destanın girişinden bir bölüm okuyalım:

Söyle, tanrıça, Peleusoğlu Akhilleus’un öfkesini söyle

Acı üstüne acıyı Akhalara o kahreden öfke getirdi,

ulu canlarını Hades’e attı nice yiğitlerin,

gövdelerini yem yaptı kurda kuşa.

Bu arada Melih Cevdet Anday’ın “Troya Önünde Atlar” şiirinin arka planında da gömülü bir “İlyada” destanı yorumunun yer aldığını belirtmeden geçmeyelim. Madem sözünü ettik şiiri, ilk betiğini aktararak anımsayalım:

Kör bir ozan anlattı bunları,

Atların da ruhu vardı Troya önünde,

Ta Hades’ten duyulurdu kişnemeleri,

Atsız bu bu kişneme ölüleri ürpertir,

Köpeği deliye çevirirdi.

Kimi de Troya önünde nal sesleri gezinirdi,

Gömülmemiş bir atın erinçsiz ruhundan.

Modern Türkçe şiirde savaş karşıtlığı ve barış denildiğinde akla ilk gelen şair Nâzım Hikmet’in olması hiç şaşırtıcı değil. Şairin, bilhassa yaşamının son döneminde, İkinci Dünya Savaşı başta olmak üzere, savaşların yarattığı felaketin, kıyımın, yıkımın bir daha yaşanmaması ve kalıcı barışın sağlanması için yoğunlaşan çabasının izleri şiirlerine de yansır. Bu süreçte yazdığı şiirlerin birçoğu hâlâ güncelliğini ve yeniliğini korumaktadır.

Japonya’nın Nagazaki ve Tokyo şehirlerinin Amerika Birleşik Devletleri tarafından atom bombasıyla yerle bir edilmesinin trajedisine ve yaşanan tarifi imkansız o büyük acıya dikkat çeken “Japon Balıkçısı” şiirinden bir bölüm okuyalım:

Bu gemi bir kara tabut.

Badem gözlüm beni unut.

Çürük yumurtadan çürük,

Benden yapacağın çocuk.

Bu gemi bir kara tabut.

Bu deniz bir ölü deniz.

İnsanlar ey, nerdesiniz?

Nerdesiniz?

Aynı dönemde yazdığı şiirlerden “Kız Çocuğu”nda da atom bombasının yarattığı felakete dikkat çeker, gelecekte benzer acıların yaşanmaması için savaş karşıtı söylemini sürdürür. Şiirin dört bendini alıntılıyoruz:

Hiroşima’da öleli

oluyor bir on yıl kadar.

Yedi yaşında bir kızım,

büyümez ölü çocuklar.

Saçlarım tutuştu önce,

gözlerim yandı kavruldu.

Bir avuç kül oluverdim,

külüm havaya savruldu.

Benim sizden kendim için

hiçbir şey istediğim yok.

Şeker bile yiyemez ki

kaat gibi yanan çocuk.

Çalıyorum kapınızı,

teyze, amca, bir imza ver.

Çocuklar öldürülmesin

şeker de yiyebilsinler.

Nâzım Hikmet’in kitapları, dizeleri tekrar tekrar okunarak ne tüketilebilir ne de şiirleri okuyanda bıkkınlık yaratır. Bilakis, okundukça yenilenen şiirleri, güncelliğiyle, evrenselliğiyle, tarihselliğiyle adeta bir “şiir dersi” gibidir. Şiirin en iyi okulu şiirlerdir sözü boşuna söylenmiş değildir. Bu sözü doğrulayacak örnek istense, hiç tereddüt etmeden adres olarak alıntıladığımız her iki şiir de dahil Nâzım Hikmet’in yapıtları gösterilebilir.

Barış istememiş, barış dememiş, barışın sesi, sözü olmamış şair ne mutlu ki yok. Varsa da yok. Yok, çünkü şiir savaşın davulunu çalmamıştır ve çalmıyor. Şair barışın kitabını okuyor.

Babaların (zenginlerin) açtığı, oğulların (yoksulların) öldüğü savaşlar durmaksızın sürüyor. Bazen, belki kullanılan silahları ve veçhesi değişiyor savaşın, savaşların. Ancak Troya’da savaşın kaderini tayin eden, sonucunu belirleyen “tahta at” da, İkinci Dünya Savaşı’nda atılan atom bombası da, dünyaya karşı celladın baltası gibi savrulan nükleer tehditler de aynı soydan. Bunlara çevreyi, geleceği taşıdığı zehir nedeniyle yok edeceği belirtilen ve söküm için Aliğa’ya doğru yola çıkan asbestli Sao Paulo gibi ölüm gemileri de eklenebilir. Tümünün de birer silah olarak varlık nedeni, dünyayı şairin dediği gibi bir kara tabuta dönüştürmektir. O nedenle halklar için barış, çevre için barış, gezegenin geleceği için barış. Yalnızca savaşan iki taraf arasındaki çatışmayı sonlandırmak için değil, tüm dünya için, yaşanacak bir dünya için barış… Refik Durbaş’ın “Barış Koyun Çocukların Adını” şiirinde de bu istek dile getirilir. Durbaş’ın şiirinden de bir betik alıntılayalım;

Barışı sever bütün çocuklar

beştaş, saklambaç, elim sende

bu yüzden anlamı aynıdır, değişmez

barış sözcüğünün halkların dilinde

(Barış koyun çocukların adını)

Öyle görünüyor ki savaş naraları atanlar, hücum davulları çalanlar bir türlü anlamıyor, anlamak istemiyor. Savaşa, ne bir ideolojinin taraftarı olunduğu için ne güncel politik çıkarlar sağlamak amacıyla karşı çıkılır. Barış, havanda su dövülerek istenmez. Savaşa insanı, insanlığı insanlaşma sürecinden, gayesinden uzaklaştırdığı için karşı çıkılır. Barış insanın, insanlığın insanlaşma gayesinden sürecinden sapmaması için istenir.

Şunu da ifade edelim. Yazının başında, şiirde barış konusunun, savaş karşıtlığının şiirde Homeros’a kadar geri götürülebileceğini belirtmiştik. Homeros’un şehri olmakla övünen İzmir’de, 9 Eylül’ün yüzüncü yılı kutlamalarında ve belediye başkanı Tunç Soyer’in açıklamasında zafer temasının değil de barış yanlısı tavrın öne çıkarılması, savaş karşıtlığı için dikkate değer bir tutumdur.

Savaşın gerçeğini tüm çıplaklığıyla betimleyen ve barışın neden elzem olduğunu dile getiren bir söz: Savaşlardan geriye daima üç ordu kalır: Sakatlar ordusu, yas tutanlar ordusu ve hırsızlar ordusu.

Şunu da ekleyelim. Savaşlarla kıyıma, yıkıma uğrayan halkların acısını, zafer günleri değil, ancak barış günleri dindirebilir. En çok da bu nedenle barış için çabaları belirli gün ve haftalarla sınırlamaksızın sürdürmek gerekiyor. Bu düşünceyle yola çıkarken yazımızda barışı odak aldık.

Şiirin selamı üstünüze olsun.


Artı Gerçek 

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *