Konuşma sırası dönmelerde

Suzan Nana Tarablus’tan yine tarihsel belge niteliğinde bir kitap: Baba Bize Neden Dönme Diyorlar? Geçmişin suya yazıldığı memleketimizde, “Selanikli, Sabetaycı, Dönme” gibi farklı isimlerle anılan bir topluluğa resmî anlatının ötesinde, tanıklıklarla kulak veriyor Tarablus.

ÇİLER İLHAN

“Bambaşka dünyalarda bambaşka insanların arasında konuşlanabilmek gibi bir yeteneğimiz var. (…) Yahudiliğin getirdiği bir durum bu. Sanırım genetik kodumuzda var, herkes gider, gelir, yerleşir, tekrar yerleşir” diyor kitapta görüşü alınan 28 kişiden biri olan H.E. (s. 336)

Hıristiyanlığa geçmedikleri takdirde ülkeyi terk etmeleri şart konunca 1490’larda yoğun olarak yaşadıkları İber Yarımadası’ndan çıkmak zorunda kalan Yahudiler için “ayrık otu” muamelesi görmek ne ilk ne de sondu aslına bakılırsa. Genellikle toprak sahibi veya üst düzey devlet memuru olmalarına müsaade edilmeyen, sık sık göç etmek zorunda kalan Yahudiler faaliyet gösterebildikleri ticaret, bankacılık, finans gibi dil bilmeyi, dünya vatandaşı olmayı gerektiren alanlarda kimi zaman krallara borç verecek kadar başarılı olup en azından çoğu, ortalamanın üstünde bir eğitim ve refah düzeyine ulaştığından ve biraz da mecburiyetten dayanışma yolunu seçtiğinden, her dönemde kırılgan ve komplo teorilerinin baş öznelerinden olageldiler. Suzan Nana Tarablus önsözünde, Baba Bize Neden Dönme Diyorlar? kitabını yazmasının amaçlarından birinin “… antisemitizm komploculuğuna karşı bir söz söyleme arzusu” olduğunu belirtiyor:

“… bazı kimlikleri dışlayarak hedefe koymak gibi yöntemlerin uzay yolculuklarının başladığı modern dünyada yeri kalmamıştır. Kendi kimliğini rahatlıkla taşımak, temel bir meseledir.” (s. 16-17)

İstanbul doğumlu, İstanbul Üniversitesi Amerikan Dili ve Edebiyatı mezunu Suzan Nana Tarablus uzun yıllardır gazetecilik yapıyor. İlk yazısı 1989’da Şalom gazetesinde yayınlanan yazar 1995’te gazetenin ilk profesyonel yayın yönetmeni olana kadar yurtdışı haber ajansları, Sabah, Milliyet, Nokta gibi medya kuruluşlarında görevler aldı. 2016’dan bu yana Şalom Dergi’nin genel yayın yönetmenliğini sürdüren Tarablus’un hepsi birer sözlü tarih niteliği taşıyan diğer üç kitabının isimleri şöyle: Bir Sabah Galata’da Uyandım, Çek Kayıkçı Balat’a ve Kuşaktan Kuşağa Kuzguncuk Yolculuğum.

Tarablus’un kitapları, korunmak için ister istemez “kapalı olma” refleksi geliştirmiş, iktidarların işine geldiğinde “bizden” olup gelmediğinde hızla “öteki”leştirilmiş Türkiyeli Yahudilerin yaşantılarına ışık tutan, değerli çalışmalar. Baba Bize Neden Dönme Diyorlar? ise pek çok açıdan “cesur” bir kitap kanımca. Cemaatten, kitaba mülakat verenlerin ailelerinden rahatsız olanlar veya bu tarafsız tanıklık çalışmasını bile kötü niyetleri için kullanmaya çalışacaklar muhakkak çıkacaktır ama yaşantıları yalan ve hurafeyle bulanıklaştırıp çoğaltmak yerine bu tip kitaplara bilimsel yollarla yedirmek her durumda daha akılcı bir yöntem.

Bu çaba, popüler komplo teorisi kitaplarının ilk örneklerinden, “araştırmacı gazeteci” Soner Yalçın tarafından yazılmış Efendi: Beyaz Türklerin Büyük Sırrı üst üste baskı yapmışken birkaç “ünlü” Türk komplo teorisyeninin bilgi hatalarını içeriğine son derece zekice ve mizahi bir şekilde yedirmiş olan Unomastica alla Turca-Hazarların ve Tengerelilerin Yazılmamış Tarihi’nin ancak 3.000 kopya sattığı bir memlekette daha da kaçınılmaz görünüyor.

Unomastica alla Turca’nın yazarı, aralarında Kitab-ı Duvduvani, Zaman Çöktü, Osmanlı’da Köleliğin Sonu 1800-1909 da olan ona yakın araştırma ve kurmaca kitabının sahibi Prof. Dr. Y. Hakan Erdem. Uluslararası çalışmalara imza atmış kıymetli bir akademisyen; kıymet bilene tabii. Unomastica Alla Turca’nın tanıtım yazısında bile komplocu zihniyetle dalga geçiliyor: “Y. Hakan Erdem, Unomastica alla Turca’da sadece Beyaz Türklerin değil, Aktürklerin, Köktürklerin, Kalın Oğuz elinin, Tengerelilerin, Selçukluların… büyük sırrını kaleme aldı.”

Houston-Clear Lake Üniversitesi, İnsan Bilimleri ve Beşerî Bilimler Fakültesi Tarih Profesörü Prof. Dr. Cengiz Şişman, Tarablus’un kitabına yazdığı önsözde şöyle diyor:

“… elinizdeki kitapta bulunan 28 mülakat bu topluluk hakkında bir ifşaat değil, farklı farklı bireylerin kendini keşfetme ve kendi cemaati ile olan tarihî, sosyolojik ve de psikolojik ilişkisini anlama çabasıdır.” (s. 26)

Harvard Üniversitesi’ndeki doktora tezinin başlığı “A Jewish Messiah in the Ottoman Court: Sabbatai Sevi and the Emergence of a Judeo-Islamic Community” olan Şişman’ın Oxford Üniversitesi Yayınları tarafından 2015’te İngilizce olarak basılan kitabı Suskunluğun Yükü: Sabatay Sevi ve Osmanlı-Türk Dönmelerinin Evrimi kısa süre sonra Türkçeye kazandırılmıştı. Dönme kimliğinin doğuşunu ve yüzyıllar içindeki evrimini anlatan kitap Prof. Dr. İlber Ortaylı’ya göre Osmanlı-Türk dönmeleri hakkında bugüne kadar yazılmış en kapsamlı ve derinlemesine araştırmayı içeriyor. Prof. Şişman’a göre Suzan Nana Tarablus’un yeni kitabı ise bu topluluğun alt kolları olan Yakubi, Karakaş ve Kapancıların bir arada temsil edildiği ciddi sayıdaki mülakatı bir araya getiren ilk kitap. Elbirliğiyle hurafe değil, tarih yazmanın güzel bir örneği.

Baba Bize Neden Dönme Diyorlar? kitabının öznel hikâyesi 1490’lardan sonra Avrupa’nın farklı şehirleri gibi Selanik’e de gemiler dolusu Seferad’ın gelmesiyle başlıyor. Peki, kitabın bir nevi çıkış noktasını oluşturan Sabetay Sevi kim? Babası Moralı Sefarad göçmeni, tüccar, haham Mordehay Sevi olan Sabetay Sevi, 7 Temmuz 1626’da İzmir’de doğar. Küçüklükten itibaren dönemin hahamlarından Tevrat, Talmud, Kabala ve Mistisizm dersleri alır, İbranice öğrenir. On sekiz yaşına geldiğinde eksantrik giyimi kuşamına, vakıf olmadığımız “aşırılıklarına” rağmen artık takipçileri vardır. Özellikle Kabala’nın etkisinde kalarak “Tanrı krallığının kurucusu” sıfatıyla Yahudileri tekrar Kudüs’te toplama ve bütün insanları kurtuluşa erdirme hayalleriyle kendisini kurtarıcı mesih ilan eder; hem de iki defa: İlki 1648’de; Tevrat’ın mistik yorumu olan bir dizi kitaptan oluşan Yahudi mistisizmi Kabala’nın en önemli eserleri arasındaki Zohar’ın bir bölümünde, kurtuluş çağının Miladi takvime göre Mesih’in geleceği 1648 yılında gerçekleşeceği belirtilmiş. Diğeri, Hıristiyan mistiklerine göre kurtarıcının geleceği tarih olan 1666’da. Sevi, çevresi ve etrafındaki söylentiler genişleyince Osmanlı Sultanı IV. Mehmet için bir sorun haline gelir ve sultanın ölüm tehdidiyle 1666’da İslamiyet’i kabul eder. 1675’te vefat ettikten sonra Sabetaycı hareket kendi içinde evrilerek sürer.

Suzan Nana Tarablus, bu hareketin yoğun bir Yahudi nüfusun yaşadığı Selanik’te o zaman neden karşılık bulmuş olabileceğine dair görüşünü, Prof. Abraham Galante’nin Sabetay Sevi ve Sabetaycıların Gelenekleri kitabından alıntılayarak şöyle paylaşıyor önsözünde:

“17. yüzyıl başlarında, Osmanlı’nın Rusya ile savaşı, Polonya’daki taht kavgaları, Fransa, Alman Beylikleri ve Habsburg’un katılımıyla geniş çapta baş gösteren çatışma ortamı, pogromları beraberinde getirmişti. Böyle bir çatışma ortamı, Orta ve Doğu Avrupa’da etkisi altına aldığı Yahudi cemaatlerini umutsuzluğa sevk etmişti. Bu süreçte mesihçi bir hareket olarak Sabetayizmin, Yahudi beklentilerinde derin izler bırakarak farklı bir yola evrilmesi, kendi zamanının ürünü olması açısından da önemliydi. Yahudilikteki Mesihçilik düşüncesine göre peygamberler doğaüstü varlıklar değildi. Onlara göre Mesih’in dünyaya gelişi, dünyaya dağılmış Yahudilerin atalarının topraklarına geri dönmesi anlamını taşımaktaydı. Peygamber kavramı, “Kutsanmış Kral” / “Kurtarıcı” demek olan Mesih (İbranice: Maşiah) kelimesinin anlamına aynen uymaktaydı.” (s. 12)

Osmanlı’nın batıya açılan liman kenti Selanik’in o zamanki sakinleri çok dilli, çokkültürlü, eğitimli, kentsoylu, kiminin şirketinin Berlin, Milano, Manchester, Buenos Aires, Kahire gibi şehirlerde de ayakları olan dünya vatandaşları. Ki mühim bir kısmı 18. yüzyıl Avrupası’nı saran ilim, bilim, özgürlük, eşitlik idealleri fırtınası içinde reformcu İttihat ve Terakki’nin yanında, içinde yer alacaktır. Dolayısıyla bu topluluk yeni kurulmakta olan Türkiye Cumhuriyeti’ne göçünce, her alanda önemli roller oynayacaktır; Cumhuriyet’in bu donanımlı şahıslara ihtiyacı vardır.

Selanik’ten İstanbul, İzmir gibi kentlere göç, 1910’da iktidara gelen Venizelos hükümetinin milliyetçi uygulamalarıyla başlar. Sonraki ana dalgalar Balkan Savaşı (1912), Selanik Yangını (1917) ve Nüfus Mübadelesi (1924). Cumhuriyet’in ilk yıllarında en azından görünürde iyi giden ilişkiler İkinci Dünya Savaşı’yla sertleşir. Nazilerin anti-semitist politikası Türkiye’de Avrupa’daki kadar vahim sonuçlar doğurmasa da, zaten tek tip vatandaş yaratma peşinde olan hükümeti etki altında bırakır; savaşla birlikte zorlanan ülke ekonomisine ek maddi kaynak yaratmaya çalışmak gibi sebeplerle ilişkiler alenen de bozulmaya başlar. 1941-42 yılları 20’ler Sınıfı Nafıa Askerliği, Varlık Vergisi, 6-7 Eylül Olayları derken devlet bu insanları toptan küstürüp ötekileştirir.

Kitaba mülakat verenlerden E.A., ailesinin ketumluğu seçmesini açıklarken ‘60’lı, ‘70’li yıllarda Türkiye’nin çok kapalı bir toplum olduğundan, “Ben Yahudi’yim” diye ortaya çıkmanın kimseye faydası dokunmayacağından bahsediyor:

“Kimin ne olduğunu her zaman çok iyi bilen Türk devletinin [babam subay olduğu için] benim aileme göz yumduğuna inanıyorum. Dönmeye ‘Dönme’ diyor, yeri geldiğinde ‘Türksün’, yeri geldiğinde ‘Yahudisin’ diyor. Kimse bu işten yırtamıyor. Benim Bakırköy’de çeşitli inanç gruplarından arkadaşlarım oldu: Yahudi çocuklar, Rum çocuklar… (…) Ben yakın arkadaşları olduğum için Rumca isimlerini bilirdim ama ‘Vasili’, ortalıkta illaki ‘Ali’ diye dolaşırdı. Bu insanların da bir kısmı, aynen bizim apartmandaki komşumuz gibi, Kıbrıs harekâtıyla, arkalarına bile bakmadan, Yunanistan’a göç etti. Küçük çocuklardık, ne olduğunu anlayamıyorduk. Türkiye’de azınlık olmanın ne demek olduğunu bu insanlara yapılan muamelelerle anladım.” (s. 239-240)

Bu içimizi acıtan gerçekleri ufak ufak da olsa bir parça daha geniş toplumda konuşmaya son zamanlarda başladık. Fakat Selanikliler, Sabetaycılar, Dönmeler özelinde durum daha da çetrefilli, çünkü onlar ne İsa’ya ne Musa’ya, hatta ne de Muhammed’e yaranabilmiş bir topluluk. Bu kitap işte o günden bugüne iki arada bir derede kalan insanların yaşantılarından fotoğraf kareleri sunuyor. Zaman içinde Yakubiler, Kapancılar, Karakaşlar olarak üçe ayrılan bu topluluk kendi içinde elbette homojen değil. Sadece Karakaşlardan küçük bir grubun geleneksel ibadetlerini sürdürdüğü, geri kalan grupların çoğunluğunda dinin aile çevresinde önemli bir yer tutmadığı anlaşılıyor. Görünürde Müslüman olup evlerde, cemaat içinde Yahudi ritüellerini sürdürenler, başına daha fazla dert almamak için Müslümanlığı kimliğinin daha kabullenilmiş bir parçası yapanlar, kiminin soyunun Bektaşi dedelere, Rumi’ye uzandığı binlerce aile… Kaldı ki her evin kendi derdi var; toplumsal travmaların yanı sıra büyürken ister istemez alınan ailevi yaralar var. Tanıklıkları, öznel tecrübenin anlatıyı kaçınılmaz olarak belirlediği gerçeğini göz önüne alarak okumak gerek. Ortak olan en aşikâr öğe belki de çoğunun bırakın Selanikli/Dönme olduğunu, Yahudi olduğunu bile ilerleyen yaşlarında öğrenmiş olması.

Kitapta konuşanlar Selaniklilerin son iki-üç kuşağından. Aktardıklarına göre bazı gruplarda tüm bilgiler çocuklardan, annesi ve babası da o gruba mensup biriyle evlenene kadar gizli tutuluyor. Bu şartlar gerçekleşmezse çocuk “aile sırlarını” hiç öğrenemiyor. Şişman, yine önsözünde “… mülakat verenlerin hayal kırıklıklarından biri, bu bilgilerin tamamına belki de hiçbir zaman ulaşamayacak olmaları” diye vurgu yapıyor işin bu yönüne. (s. 28)

Suzan Nana Tarablus’un kitabı, kıymetli akademisyen ve yazarların farklı dil ve dallarda ürün verdiği bu nadir koleksiyona değerli bir ek. Konu hakkında daha fazla bilgi edinmek isteyenler kitabın kaynakçasına başvurabilir. Başta Yahudiler olmak üzere gayri Müslim azınlıklar, anti-semitizm, komplo teorileri, Türk toplumunun kültürel ve sosyal değişimi, Dönmeler konusunda araştırma ve yayın yapan Rifat Bali’yi özel olarak anmadan geçmeyelim. Tarablus’un referans verdiği, 2008’de The Isis Press tarafından basılan A Scapegoat for All Seasons: the Dönmes or Crypto-jews of Turkey kitabı Dönmelerin toplumda ve medyada nasıl itibarsızlaştırıldığına ve “Türkiye’yi kripto-Yahudiler yönetiyor” benzeri anti-semitist fikirler etrafında örülmüş kitapların neden çok satıyor olabileceği konusuna kafa yoran bir çalışma.

Baba Bize Neden Dönme Diyorlar?’ın İngilizcesi Europe Books tarafından yakın zamanda yayınlanıp İngilizce konuşulan ülkelerde de dağıtımda olacakmış, çok güzel bir haber. Tarablus’un kitabının özelliklerinden bir diğeri belki de sağaltıcı olma ihtimalidir; yazarın dediği gibi, “iki kimlikle büyüyenler için o sessizliğin yükünü taşımak” kolay değil.


T24 

Leave a Reply

Your email address will not be published.