Büyükada… Haziran’da bir yasemindi

Böylesi bir renkte, böylesi kokular içinde… Usulcuoğulları’nın köşküne misafirliğe gidiyormuşuz gibi… Eksik olmasınmış, mesela biri de bir demet yasemin toplamış gibi…Vasiliki, Elli ve İris balkonda kanaviçe, goblen işliyor gibi… İkindi güneşinin sarısı aynalı konsola indiğinde… Yeniden başlasın o eski oyun: Ena mena dosi dosi saklambosi…

Berken Döner

Ada, sabahları tenha olur. Yolun sonuna kadar gidiyorsunuz, sola doğru kıvrıldığınızda Yılmaztürk Caddesi’ni göreceksiniz. Devam edin, sarmaşıklı çitler var. Orayı geçin. Beyaz bir ahşap köşkle karşılaşacaksınız, 98 numaralı kapı. Biraz geriden kaldırıma çıkıp bakarsanız evin hanımlarını görmemeniz mümkün değil: Vasiliki, İris, Elli… Çiçekli balkon demirlerinin ardında, dantel perdenin berisinde günlerdir ellerinde bir gergef; iğne batar çıkar kumaşa, “sûzenî”, “civan kaşı”, “mürver iğne”, “balık sırtı”…  Bu köşkün kapısından girerseniz, bahar bahçedir… Frenk gülleri, yediverenler, sadberkler, katmerli sarı güller…

Köşkün küçük hanımları Hrisula ve İvi de uyanır şimdi, yıldız tozu gibi serpilirler bahçenin etrafına. Hrisula, ağır ağır kalkar sakız beyazı çarşaflı yatağından. Yürüdükçe ahşap zemin gıcırdar, yalın ayak birkaç adım…Pencerenin pervazından görebildiği alabildiğine mavi. Dalgasız, durgun… Beyaz, kloş etekli elbisesini giyer, iki boncuk küpe kulaklarına, saçlarını şöyle bir toplayıp saten kurdeleyle tutturunca hazır oluverir. Kahvaltı, bugün de asmanın altına hazırlanmış. Masaya geldiğinde kız kardeşi İvi’yi bile çoktan uyanmış bulur. İvi bu, yerinde durduğu görülmüş mü? Kahvaltı sonrası iki kardeş, arkadaşlarının isim günü kutlamasına gideceklermiş. Kızarmış ekmeğin üstüne vişne reçeli, birer bardak süt… İşte bitti! Continental marka mavi bisikletlerine atlayıp, çoktan Nizam tarafının yolunu tutmuşlar. Hrisula ve İvi pedal çevirip dururmuş, Ada’nın rüzgârları tatlı tatlı esermiş. O yılları anlatmak İvi (Dermancı) için bugün bile çok güzelmiş.

Hrisula ve İvi.

‘ALTIN’ SAÇLI KIZ ÇOCUĞU: HRİSULA

Diorissimo kolonyası kokusu bilinirmiş. İpek elbisesinin ilk düğmesini hep açık bırakırmış. Kokusundan bilinirmiş az önce Maden tarafından geçtiği… Bahar dalı gibi, arı duru, güzel Hrisula… “Altın” saçlı, güneş yüzlü Hrisula. Oysaki hayatı kederli başlamış. Doğduktan kırk gün sonra annesi Anna’yı kaybetmiş: “Ablam Hrisula, evlendiği güne kadar bizimle birlikte yaşadı. Biz evin üç çocuğu arasında en sevilen, şımartılan ablamdı diyebilirim. Annesi Anna Pandeleondidu, İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’ni büyük başarıyla bitirmiş. Meslektaşı olan babam Vasilios Dermancı’nın üniversiteden sınıf arkadaşıymış. Okul bittikten sonra, babama ait (Kadıköy) Kuşdili’ndeki Dermancı Eczanesi’nde mesul müdürü olarak çalışmaya başlamış. Birbirleri ile çok iyi anlaşırlarmış. Zaman içinde bu fakülte arkadaşlığı büyük bir aşka dönüşmüş. Evlenmişler. Dermancı Eczanesi’nin genç çırağı, geleceğin büyük eczacısı Melih Ziya Sezer’den[1] tutun da Rum cemaatinin en saygın isimlerine kadar büyük bir kalabalık bu düğüne katılmış. Çiçeği burnunda evlilerin mutluluğuna herkes gıpta ile bakıyormuş.

Kısa süre sonra, mutlulukları daha da çoğalmış. 1944 yılında tıpkı kendileri gibi sarı saçlı, mavi gözlü bir çocukları olmuş. Bebeğin doğumu aile içinde büyük bir sevinçle karşılanmış. İsmini Hrisula koymuşlar. Yani, ‘altın’. Ne talihsizlik ki, bu herkesin imrenerek baktığı tazecik ailenin başına büyük bir felaket gelmiş. Anna, doğumdan kırk gün sonra peritonit sebebiyle yaşamını kaybetmiş. Babam Vasil, kırk günlük, dünya tatlısı bir kız çocuğu ile baş başa kalmış. Bir zaman sonra, Hrisula’nın bir anneye ihtiyacı olduğunu düşünerek, yeniden evlenmeye karar vermiş. Ailesi de bu konuda babamı desteklemiş. İlk günden itibaren, ablasından emanet kız çocuğuna tutkuyla bağlanan teyze Elli de bu karara saygı duymuş. Ablam Hrisula’nın teyzesi Elli Pandeleondidu, 1940’lı yıllarda Moda Rum Okulu’nda öğretmenlik yaparmış. Onu çok yetenekli bir kadın olarak hatırlıyorum. Nakış işlerinde İstanbul’da kimse onunla yarışamazdı. Öyle büyük bir yetenekti!”  Hrisula günbegün büyür… Bay Vasil, ihtiyaçları her gün artan kızının bakımına yetişemez. Her ne kadar eşinin kardeşi Elli, onları hiç yalnız bırakmasa da yeni bir evliliğin hayatlarını düzene sokacağını düşünmeye başlar.

BİR KASTORYALI SOYADI: PAPADOPULOS

Bay Vasilios Dermancı… Biraz gliserin, biraz kafur, biraz oğulotu ruhu…. Ağzı mühürlü şişeler hazırlar, yaranın nedenini doğrular.  “Babam, 1910 doğumlu. Babamın annesi Hrisi (Evangelu), Kastoryalı (Kesriye).  Yaya Hrisi’yi dört yaşındayken, Ada’daki evimizde misafir olarak hatırlıyorum. Kısa süre sonra, oğlu Nikolaos ile birlikte Yunanistan’a taşındı. Orada vefat etti. Bir Kastoryalı soyadımız vardı bizim, soyadımızı yitirdik. Esas soyadımız, Papadopulos! ‘Papadopulos’, ‘papazın oğlu’ demek. Babam soyadını 50’li yıllarda, ‘Dermancı’ olarak değiştiriyor. Oysaki bu soyadı onu çok iyi tamamlardı. Babamın babası Yorgo Papadopulos, Kastorya’da papazmış. Babam çok dindar bir insan değildi. Mesleğinden dolayı Patrikhane’nin ‘ayio miron’[2] hazırlama ekibinden olmasını saymazsak, özel günler dışında kiliseye pek gitmezdi. Bir zamanlar Tarlabaşı’nda, ‘Likyon’ adıyla eğitim veren bir okulumuzdan mezun. İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’nde okumaya hak kazanıyor, 1933 yılında başarıyla mezun oluyor.

Büyükbabam Yorgo, altı çocuğunu da büyük bir özveriyle büyütmüş. Çocukları arasında en sıra dışı olan, büyük oğlu Mihail. Mihail de bir anlamda kardeşlerine babalık yapmış. Beş kardeşini eğitim hayatları boyunca maddi olarak desteklemiş. Kazandığı para ile kardeşi Evangelos’u İsviçre’de okutmuş. Evangelos, çok ünlü bir ortopedistti. Günümüzde Atina’da, Glyfada semtinde kliniğinin olduğu durağa adı verilmiş: Stasi Papadopulu (Papadopulos Durağı). Babamın kardeşlerinin hepsi birbirinden yetenekli ve çalışkandı. Argiris, diş teknisyeni. İlias, ürolog. Nikolaos, muhasebeci. Kardeşler maddi olarak dayanışma içinde oldukları gibi, birbirlerinin ruhsal durumu ile de yakından ilgilenirlerdi. Çok sarsıcı bir kayıp yaşayan babamı kötü gününde yalnız bırakmamışlar. Yeniden mutlu olması için ellerinden geleni yapmışlar”.

Yavaş yavaş, pencerenin perdesinden güneş süzülen günler başlar.  Papadopulos ailesi, Hrisula bebeğin gülücükleri ile teselli bulmaya çalışır. Büyükada’nın meşhur Usulcuoğlu ailesi heyecanlı günler geçirir. Bir kızıl gonca açılmış bir güle dönüşür, gramofonda Zozo Dalmas çalar: ‘To Yelekaki Pu Foris’. Beyaz iş gömleğin yakasına grogren kurdele bağlanır, etek ucuna iki sıra ibrişim sarılır. Vasiliki ve Evdokimos’un biricik kızları İris ile Eczacı Vasilios evleniyordur.

İris ve Vasil’in düğün günü. Gelinlik meşhur terzi Kalivrusi’den.

ÜÇ KUŞAK İSTANBUL: KOKONA MARİĞO, VASİLİKİ, İRİS

Maden tarafındaki Usulcuoğlu Köşkü, bugünlerde çok hareketlidir. “Buyursunlar Madam Aleksandra, şöyle geçelim”ler, “Sade kimindi canım?”lar… Bahçıvan Tanaş, olgun, iri pembe güller derler. Konuklar için hazırlanan masanın orta yerine kondurur. Kristal sürahide vişne şurubu, turunç kaşık tatlısı, sakızlı kurabiyeler de masada yerlerini alır. Kiria Vasiliki, sırtında güneşin tatlı sarı sıcağıyla mahmur… Uzayıp giden yola bakan sedef kakmalı koltukta oturur, misafirlerini kabul eder. Vâkur bir hâli var hep… Fenerli Vasiliki (Kulakoğlu) Usulcuoğlu… Asaletini ve gücünü Fenerli ailesinden, gösterişini varlıklı kocası Evdokimos Efendi’den alır… Dört çocuğu olur: Haralambos, Kimon, İris, Viron. “Anneannemin tek kızı annem İris’ti. Nâzik, nâzenin bir o kadar da zeki olan annem, 1916 doğumlu. En büyük ağabeyi Haralambos’a çok bağlıydı. Haralambos Dayı, aileyi bir arada tutan bir kişilik. Babası ölünce Beşiktaş Yalı Sokak’taki Usulcuoğlu Çivi Fabrikası’nın başına o geçiyor. Burası günümüzde Bahçeşehir Üniversitesi’nin binalarından birisi olarak kullanılıyor. Diğer kardeşler daha kendi hâlinde, sakin bir hayat sürüyor.

Kimon (Usulcuoğlu) dayımın taş ocağı vardı. Kadıköy Yeldeğirmeni’ndeki Rum İlkokulu’nda müdirelik yapan Marika (Yaldiroğlu) ile evliydi. Bu evlilikten sonra yaz kış Ada’da yaşamaya başladı. Marika yenge, Cuma günleri okul çıkışında Ada’ya gelirdi. Dayım bir süre sonra işini de değiştirdi, çiçek yetiştiriciliğine başladı. Ama ne çiçekler! Amarilisler, agapontoslar… Onun Büyükada’da yetiştirdiği çiçekler, İstanbul’da çiçek mezatında satılırdı. Kıymetli aktörümüz Ediz Hun ile o günlerde arkadaş olmuşlar. Ediz Bey de Büyükadalı sayılır… Onun bitkilere, özellikle de kaktüslere olan merakını bilirsiniz… Dolayısıyla Kimon dayı ile çok iyi anlaşırlardı.

Bayan Vasiliki (solda), İris’in küçüklüğü (sağda).

Viron (Usulcuoğlu) dayım da Dolly (Ashover) yenge ile evliydi. Viron dayımın meziyeti de balıkçılıktı. Haftanın üç gecesi balığa çıkardı. Yanında biraz peynir, domates, meyve… Bir ufak rakı! Bu ‘ziyafet’e kimseyi de ortak etmezdi. Sadece kendisi! Derya denizin şenlik günleriymiş ki eve bereketli dönerdi: Istakoz, mercan, kırlangıç balığı, karagöz balığı…Annem onları çok güzel pişirirdi. O tekne sadece amatör balıkçılığa, ‘aileni sevindir günleri’ne tanıklık etmedi. Filmlerde bile oynadı!  Yönetmen Şakir Sırmalı, bir gün dayımın teknesini kiraladı. 1957 senesinde çekilen ‘Kamelyalı Kadın’ filminde kullanılan tekne, dayımındır. Hatta isimsiz teknemize, ‘Sel’ adı verilmişti. Köşkten dışarı pek adım atmayan anneannem Vasiliki bile o teknede az keyif yapmamıştır!”.

Kiria Vasiliki, misafirlerini hep uzaktan selamlar, öğle yemeklerini odasında, gümüş tepside gümüş kaşıkla yer. Başucunda Andriomenos Fotoğrafhanesi’nde çekilmiş bir fotoğraf durur: “Anneannem Vasiliki, Heybeliadalı Kokona Mariğo Elmacıoğlu ve Fenerli Haralambos Kulakoğlu’nun kızı. Misafir kabul salonunda duran gösterişli Viyana işi konsol, annesinden hatıraydı. Annesi Kokona Mariğo’ya çok bağlıydı… Kokona Mariğo, kışları günümüzde Kurtuluş Caddesi’nde Koska’nın olduğu yerde bulunan ahşap bir evde yaşarmış. Bu ev öylesine sağlammış ki, 1894’te İstanbul’u alt üst eden depremi bile atlatmış. O gün anneannem ve annesinin birlikte Pera’ya çıktıkları günmüş. Kokona Mariğo, bir yandan korkudan ağlayan küçük kızı Vasiliki’yi ‘yürü kızım, korkma kızım’ diye teskin etmiş, bir yandan evine ulaşmaya çalışmış. Neyse ki korktuğu gibi olmamış. Viyana işi konsolda saklanan reçellerin, likörlerin dökülüp saçılmasını saymaz ise, başka hasarları yokmuş. Üstelik, aradan yıllar geçti, o konsol 1999 İstanbul Depremi’ne de tanıklık etti. Bu kez bizim evimizin salonunu süslüyordu”.

Kiria Vasiliki, incecik bileğindeki narince saati çevirip bakınca görür, öğlen geride kalmak üzeredir. İşte İris geliyordur. Yakası yuvarlak, etekleri kloş, yürüdükçe bileklerinin üzerinde oynaşan elbisesi içinde ne güzel bir genç kız olmuştur. Kızının ince, uzun parmaklı ellerini çok beğenir. Üç altın liraya Adinolfi’den piyano dersleri aldırması boşuna değildir. Sevgili kızını hiçbir şeyden mahrum bırakmaz. Önce Zapyon’da, sonra Notre Dame de Sion’da okutur. Mükemmel Fransızca konuşmasını teşvik eder. Günlerden bir gün İris, Almanca öğrenmeye karar verince, Alman Lisesi’ne yazdırır. “Bizim ailede kadınlar annelerine çok bağlıydı. Annem İris, annesi Vasiliki’ye. Anneannem Vasiliki, annesi Kokona Mariğo’ya… Aralarında güzel bir ilişki vardı. Güçlü karakterler olmalarında bunun bir payı olduğunu düşünüyorum. Annem de özgüvenini bu sıcak anne-kız ilişkisinden alırdı. Gençliğinde, bir Ayios Fanurios günü (27 Ağustos), adet olduğu üzere beyaz elbisesini giymiş, annesi ile birlikte yaptıkları keki Ayios Dimitrios Kilisesi’ne götürmüş. Derler ki o kekten bir parça ayırıp, yastığının altına koyarsan rüyanda evleneceğin adamı görürsün. 27 Ağustos gecesi yastığının altında bir parça kek ile uyumuş. Rüyasında sarı saçlı, mavi gözlü bir adam görmüş. Kucağında yine kendisi gibi sarı saçlı, mavi gözlü bir bebek tutuyormuş. Üç ay sonra sarışın mavi gözlü Vasil ile tanışmış. Vasil’in kucağındaki bebek, sevgili eşinden yâdigar Hrisula’ymış”.

İris ve Hrisula

Genç kadın, Bay Vasil’in yakışıklılığına vurulur, bebeği de sever. Evlenme teklifini kabul eder. O yıllarda Rum kızları arasında perşembe günü evlenmek prestijli sayılır. 31 Temmuz 1947 tarihinde, Taksim Aya Triada Kilisesi’nde evlenirler. İris’in gelinliğini Mısır Apartmanı’nda atölyesi bulunan meşhur terzi Kalivrusi diker. Duvağı 7 metre, korsajı nervürlü, düğmeleri kumaş kaplıdır. Evlenince bütün genç kızlık kıyafetlerini anne baba evinde bırakır. Terzi Kalivrusi’den ‘evli bir hanıma uygun’ yeni elbiseler diktirir.

KUŞAKTAN KUŞAĞA DÜĞÜN HEDİYESİ: USULCUOĞLU KÖŞKÜ

Vasiliki, bir zamanlar sevgili eşi Evdokimos (Usulcuoğlu) Efendi’nin kendisine düğün hediyesi olarak yaptırdığı bahçe içindeki köşkü, kızına hediye eder. İster ki, genç yaşında yaşamını yitiren kocası Evdokimos Efendi, kızının düğününü göremese de uzaklardan yanında olsun. Biricik kızı, alıştığı gibi hep refah içinde yaşasın. “1882 doğumlu Evdokimos Efendi, benim büyükbabam. Talas kökenli, varlıklı bir Rum. Üç kardeşler: Evdokimos, Vithleem, Tilemahos. Büyükbabam çok genç yaşta (Kayseri) Talas’tan İstanbul’a geliyor. Bizim yıllarca yaşadığımız, anneme hediye edilen köşkü o yaptırıyor. Karısına düğün hediyesi olarak hazırlatmış. Ancak anneannem on dönüm arsa içindeki köşkü, çok büyük olduğu için istememiş. Evdokimos Efendi de karısı üzülmesin diye, aynı bahçe içinde daha küçük bir köşk yaptırmış. Anneannem, dayılarımla birlikte bu köşkte yaşardı. Büyükbabam İstanbul’da da evler yaptırmış: Kurtuluş Caddesi üzerindeki Saffetî Paşa Apartmanı, Sümer Palas, Rumeli Caddesi üzerinde Saray Apartmanı. Talas’tan getirdiği varlığı, İstanbul’da çok iyi değerlendiriyor. Beşiktaş’ta inşaat malzemeleri satan bir dükkân açıyor, çivi fabrikası kuruyor. Bürosu da Havyar Han’daymış. O dönemler, Akbaba dergisinin kadrolu ‘mizah’ unsuru! Güzel bir ömür sürüyor. En azından Varlık Vergisi’ni yaşamıyor. İyi ki o günleri görmemiş.1934 yılında vefat etmiş. O varlığın bedelini ödemek anneanneme düşmüş. Epey zor günler yaşamış. Neyse ki ödeyebilmişler, bir Aşkale’miz yok!

Akbaba dergisinde Evdokimos Efendi.

YENİ HAYAT

Köşk, çiçeği burnunda Dermancı ailesine geçtikten sonra, Bay Vasil’in ilk işi balkon demirlerini değiştirmek olur. Sevgili karısına ithafen iris çiçeklerinden ferforjeler yaptırır. İris, Vasil ve bebek Hrisula’dan oluşan Dermancılar güzel bir aile olurlar. Bebek Hrisula, teyze kucağından “anne” kucağına geçer. Altın kalpli İris, teyzesinin Hrisula’ya düşkünlüğünün farkındadır. Hayatı boyunca hiç evlenmeyen, maddi manevi kendisini yeğenine adayan Elli’yi yeğeninden ayırmak istemez. Kocasına şaşırtıcı bir teklif yapar: “Elli de bizimle birlikte yaşasın!” Eski ‘kunyada’nın (baldız) onlarla birlikte yaşaması fikri, Bay Vasil’in kulağına başta tuhaf gelse de bebek için iyi olacağını düşünür. Böylece Elli teyze de aileye katılır. “Annem ve Elli teyze ölene kadar çok iyi anlaştılar. Adeta iki kardeş oldular. 1950 yılında ağabeyim Alki, 1955 yılında ben doğmuşum. İkimiz de Elli teyzeyi öz teyzemiz sanıyorduk. Biz zaten ablamızı da öz ablamız sanıyorduk. Ablamın ayrı bir anneden olduğunu on yedi yaşımdayken keşfettim. Ablam lisenin son iki senesini Yunanistan’da okudu. Nikolaos amcamın yanında kalıyordu. Tatillerde de Ada’ya geliyordu. Yine böylesi bir gün… Bana hep çok çekici gelen çantasını karıştıracağım tuttu! Pasaportunu buldum. Açıp, baktım… ‘Anne adı: Anna’! Olacak iş değil! ‘Bizim annemiz İris, Anna da kim?’ diyorum içimden… Sonra sonra kavradım. Hiçbir zaman bu konuyu annemle ya da babamla konuşmadık. Evimizde katiyen bu konu açılmadı. Ablam hep el üstünde tutuldu. Üstelik, annem sanki onu bizden daha çok seviyordu. Doğrusu ablam da bu sevgiyi sonuna kadar hak ediyordu. Çok güzel, zarif ve zeki…Annem, gençliğinde İkinci Dünya Savaşı başlayınca piyano derslerine ara vermek zorunda kalmış. Evlilik, çocuk derken… Sürdürememiş. Bu isteğini Hrisula ablamda tamamlamak isterdi. Ablam piyano çalardı, mükemmel resim yapardı. Ada’da arkadaş grubunun en güzel kızıydı. Mehtap Sineması’na giderler, Aşıklar Yolu’nda gezerler… Bütün elbiselerini annem dikerdi. İpekler, kadifeler, pililer, inciler, danteller, kordonlar…Hepsi Hrisula için.

Dermancı Ailesi (solda), İris ve Hrisula (sağda).

Annem çok iyi bir terziydi. 1960’lı yıllarda Passat Duomatik marka bir örgü makinesi satın aldı. Onu kullanarak, kazak örmeye başladı. Bu işte o kadar başarılı oldu ki tanınmış modacı Vural Gökçaylı anneme kazak ördürürdü. Modaevine kazakları teslim etmeye gittiğimizde her seferinde orada Bedia Muvahhit’i görürdük. Neşeli günlerdi… Hrisula ablam günlerden bir gün arkadaş grubundaki Todori’ye aşık oldu. Todori de Adalı, evimizde çok sevilen biri. Ailecek görüşürdük. Diş hekimliğinde okurdu. Büyükada’daki Façyo Lokantası’nın sahipleri Petro Yuvanoğlu ve Madam Lili’nin oğlu. Bir de erkek kardeşi var: Yani. Aileler bu işe dünden razı. Çünkü anneler Alman Lisesi’nden , babalar da Likyon Lisesi’nden sınıf arkadaşı! Tesadüfün böylesi! Nişanları 1964 yılında, kışları yaşadığımız Rumeli Caddesi’ndeki Saray Apartmanı’nda yapıldı. Anneannemin de olduğu törende herkes çok şıktı. Ablam ve eniştem, 1967 yılında Kurtuluş Son Durak’taki Aya Dimitri Kilisesi’nde evlendiler.

Hrisula ve Todori’nin düğün günü. İris ve Vasil ile.

Elli teyzenin Ada’da, Topuz Sokak’ta ailesinden kalma bir evi vardı. Ablam evleneceği zaman, ona drahoma olsun diye evini sattı. O parayla Todori enişteye diş kliniği açıldı. Elli teyzenin sattığı evi kim aldı dersiniz? Elbette babam! Bir süre kiraya verdi. Sonra o evi satıp, parasını yine Hrisula’ya verdi. Todori enişte, evlendiği sene Kırklareli’ye askere gitti. Sıraselviler’de yeni evli çifte bir ev tutuldu. Elli teyze, yalnız kalmasın diye ablamın yanına taşındı. Ablam ve eniştem çok mutlulardı… Ablam zaten güzeldi, bu evlilikle daha da güzelleşti. Eniştem askerden dönünce Yunanistan’a taşınmak istediğini söyledi. Ablam istemeyerek de olsa kabul etti.  Todori enişteye Atina’da bir diş kliniği açıldı. İki çocukları oldu: Petro ve Eleanna. Eleanna’nın isminde ablamın tarihi saklı! Teyzesi Elli ve annesi Anna’nın isimlerinin birleşimi! İki çocukları da baba mesleğini seçtiler, Amerika’da okudular. Eleanna’nın eli çok hafiftir, işinde çok başarılıdır. Petro da dünyanın en önde gelen implant uzmanlarındandır. Yeğenlerimle gurur duyarım. Onlar da yazları Ada’ya gelmeyi çok severlerdi.”

Kiria Vasiliki, Hrisula ve Todori ile.
ADA’DA ZAMAN

Yaz günlerinin Ada’sında öğle vakitleri tenhaydı. Vuslat Hanım, modelini kimseye vermediği dantel perdesini bitirip, nispet yaparcasına pencereye astı. Nevbahar, sakız sardunyalarına su verdi, Âliye hanımlar taze biber dolması, cacık ve karpuzdan oluşan öğle yemeklerini balkona hazırladı. Havada şöyle bir “Afiyet olsun komşum”lar, “Buyrun, beraber olsun”lar dolaştı. “O yıllarda Büyükada’da hâlâ Rum nüfus vardı. Evimizin ilerisinde Dukas’ın evi, karşımızda Meimaridisler vardı. Kenan Bey’in köşkü ise, tam karşımızdaydı. Münir Nurettin Selçuk’un ablası bu eve misafirliğe gelirdi. Anneannemin zevklerinden biri, sık sık Mahmut Sırmalı Köşkü’nü ziyaret eden İsmet Paşa’yı dürbün ile izlemekti. ‘Paşa yine Sırmalı’ya geldi’ der, bizi de heyecanına ortak etmeye çalışırdı. Eve üç gazete alınırdı: Apoyevmatini, İho ve Cumhuriyet. İho ve Apoyevmatini’yi anneannem, Cumhuriyet’i babam okurdu. Zavallı annemin ev işleri ve çocukların bakımından kafasını kaldıracak pek vakti yoktu. Boş zamanı olduğunda kaktüsleri ile ilgilenirdi. Camekan içinde, yüzden fazla kaktüs yetiştirirdi. Adeta ikinci bir Ediz Hun! Gençliğinde çok iyi bir yüzücüymüş. Sedef Adası’na kadar yüzermiş. Evlendikten sonra kendisini ailesine adamış.

Anneannem ve babamın isim günü 1 Ocak’ta kutlanırdı: Ayios Vasilios günü. Annem o isim günü sofrasına çok özenirdi. O gün tanıdık tanımadık herkese kapımız açıktı. Babamın bir arkadaşı vardı, Nikiforos Hacopulos. O da eczacıydı. Balo Sokak’ta eczanesi vardı. Biz çocuklar için dört gözle yolu beklenen tek misafir oydu. Gelirken Beyoğlu’ndaki Japon Mağazası’ndan bize oyuncak getirirdi. Annemin spesiyali sübyeydi. O yıllarda rahatlıkla sübye de bulurdun, onu ayıklayacak balıkçıyı da. Taramaya ekmek ve patates koyardı. Hatta bazen ekmek kullanmazdı bile. Gelen misafire ilk önce likör ve çikolata çıkarır, sonra kahve ve kaşık tatlısı ikram ederdi. Anneannem de çevirme tatlısı yapardı. Onun özel bir tarifi vardı. Bahçemizdeki amber çiçeklerini toplar, uçlarını makasla keser, çevirme tatlısına koyardı. Bu ona hem bir rayiha hem de sarımsı bir renk verirdi. Adanın amber çiçekleri meşhurdu. Rumcası, ‘ğazia’. Annemin rakılı kurabiyeleri, kekleri, pandispanyaları Ada çocuklarının favorisiydi. En yakın arkadaşım, şair Orhan Seyfi Orhon’ın torunu Yeşim (Şeyhun) Çorluhan’dı. Birlikte soluk almadan tavla oynardık. Mehtap Sineması’na, Lâle Sineması’na giderdik. Mahallenin bütün çocukları bizim bahçeye gelirdi. ‘Ena mena dosi/ dosi saklambosi/saklambos saklambos’ diye bir tekerlememiz vardı. Saklambaç, istop, taşlıkuka oynardık.

Köşkün alt katını Yerasimos ailesine kiraya vermiştik. Önemli entelektüellerimizden Stefanos Yerasimos, o yıllarda çiçeği burnunda bir delikanlıydı. Sonradan eşi olan Lena ile flört ediyordu. Onları gördüğüm vakit ağabeyime seslenirdim. Aramızda bunun bir şifresi vardı: ‘Alkiiiiii, oooo oooo’. Yani demek oluyor ki, Stefanos ‘afto’su ile geçiyor, bak bak… Bisikletinin önüne Lena’yı oturtur, ıslıkla şarkı söyleyerek Ada sokaklarından geçerlerdi. Kız kardeşi Marianna, daha içine kapanıktı. Derin, kendine özgü bir dünyası vardı. Ailedeki baskın karakter anneleri Madam Atina’ydı. Kırk yaşından sonra üniversiteye girmiş, psikoloji okumuş. Arada sırada biz Ada çocuklarına psikoloji testi yapardı. Uyurken bile topuzunu bozmadığını düşünürdüm. Adalıların ‘Şakir Paşa Köşkü kızlarından’ diye bildikleri, meşhur ressamımız Âliye Berger’le ara sıra karşılaşırdık. Canından çok sevdiği eşi Karl Berger’i kaybettikten sonra, Hristos sırtlarına resim yapmaya giderdi. Acısını böyle sağaltıyordu.  Arkadaşımız, gülle atma şampiyonu Tanaş Desis, Aliye Berger’in kiracısıydı. Sokaklardan dondurmacı Şakir amca geçerdi: ‘Dondurmaaaa kaymaklııııı’. Annelerimizden 25 kuruşu kaptığımız gibi sokağa fırlardık. Eylül sonuna kadar bu sesi duyardık. Şakir amca bir gün emekliğini ilan edip, Kartal’a yerleşti. Onun yerine yeğeni Yunus geçti. Ağabeyimin ‘Molekül’ adında bir teknesi vardı. Biz Ada çocuklarını arada sırada toplar, tekneyle gezdirirdi. Ağabeyim sonraları kimya okudu. Teknesine ‘Molekül’ adını koymasından anlamalıydık!

Berken Döner ve İvi Dermancı

Ada’da herkes çok mutluydu. Bir tek babamı hep hüzünlü hatırlarım. Yaşlılığında, son yıllarında onunla konuşmak, bu hüznün kaynağını öğrenmek çok istedim. Sanıyorum ki o da anlatmak isterdi. Fakat bir türlü bu olmadı! Her girişimim, ‘Sen bilmezsin, sen bilmezsin yavrum’ sözleri ile yarım kaldı. Oysa ilk eşi Anna’yı asla unutmadığını biliyordum. Öldüğünde de onun yanına defnedildi. Aşıklar artık sonsuza kadar birlikteler. Anna’ya -ailemiz adına- ablamız Hrisula için teşekkür ederim. Gözlerimi kapıyorum…Babamın şefkatli kolları, iyot kokusu, çivit mavisi, annemin gülücükleri ve yasemin kokuları… Babamı delikanlı hâliyle hatırlıyorum. Her zaman olduğu gibi topladığı yaseminleri çam iğnelerine takıp, yakasına tutturmuş. Yokuş başında anneme doğru yürüyor… Herkesi özlemle hatırlıyorum.”

Böylesi bir renkte, böylesi kokular içinde… Usulcuoğulları’nın köşküne misafirliğe gidiyormuşuz gibi… Eksik olmasınmış, mesela biri de bir demet yasemin toplamış gibi…Vasiliki, Elli ve İris balkonda kanaviçe, goblen işliyor gibi… İkindi güneşinin sarısı aynalı konsola indiğinde… Yeniden başlasın o eski oyun: Ena mena dosi dosi saklambosi… Büyükada… Haziran’da bir yasemindi şimdi.

[1] Günümüzde Kadıköy’deki “Yeni Moda Eczanesi”nin sahibi.
[2] Ortodoks dünyasında vaftiz olana sürülen kutsal yağ.

Kapak fotoğrafı: Usulcuoglu köşkünde aile buluşması.

https://www.gazeteduvar.com.tr/buyukada-haziranda-bir-yasemindi-makale-1571154

Leave a Reply

Your email address will not be published.