İstanbul’dan Diyarbakır’a basın ekspresi

8 Haziran sabahı Diyarbakır, gazetecilere dönük büyük bir polis operasyonuyla güne başladı, bu haber ajanslara geç girdi, çünkü haberi yazacak gazeteciler gözaltındaydı, gözaltında olmayan gazeteciler de durumun akıbetini anlamak için sağa sola koşturuyordu. Operasyon kapsamında 20’si gazeteci 21 kişi gözaltına alınmış, ofislerine baskın yapılmış, ev ve ofislerindeki çok sayıda kamera, fotoğraf makinesi, bilgisayar gibi ‘suç aletlerine’ de el konulmuştu. El konulan bu malzemeler daha sonra Emniyet’in o meşhur “masa”sında sergilendi. Böylelikle, yıllar sonra “AKP döneminde gazetecilik” konulu araştırma ve haberlerin görsel unsuru olabilecek o utanç fotoğrafı yaratılmış oldu.

Türkiye’nin batısında yaprak kımıldasa rüzgarı Kürt’ün sırtını üşütürken, Diyarbakır’da 21 basın çalışanının gözaltına alınması batıda derin bir suskunluk sarmalıyla karşılaştı. Bu suskunluk sarmalı süregiderken 16 Haziran’da gözaltındaki gazetecilerden 16’sı sabaha karşı tutuklandı. Hemen ardından, 17 Haziran’da da DİSK Basın-İş’in çağrısıyla İstanbul ve Ankara’dan yola çıkarak Diyarbakır’a gittik. Bu suskunluğu parçalamak gerekiyordu artık.

Seyyar karakolla seyahat
Diyarbakır’a vardığımız andan itibaren seyyar bir karakolla seyahat ediyor gibiydik, her an fiziki takip altındaydık. Dayanışma ziyaretinde bulunduğumuz kurumların kapısında onlarca sivil, resmi polis, gözaltı araçları, akrepler bekliyordu. Polis kalabalığına şaşırdığımda orada, bu koşullar altında gazetecilik yapan arkadaşın tepkisi “Amed’e hoş geldin” oldu. Açıklama yapmaya gittiğimiz -hala içeride polislerin aramasının sürdüğü- prodüksiyon şirketlerinin önünde ise durum daha da korkutucuydu. Akreplerin ve gözaltı araçlarının sayısı katlanmış, yanlarına TOMA’lar ve çevik kuvvet ekipleri de eklenmişti. Açıklama, termometlerin 41 dereceyi gösterdiği ama hissedilenin kesinlikle 50 dereceyi bulduğu sıcaklıkta ve tam öğlen saat 13’te gerçekleşti. Şehirden biraz uzakta, ulaşımı zor ve ters bir yerde olan bu yerde, üstelik tam gün ortasındaki açıklamaya gelen kitle şaşırtıcı derecede kalabalıktı. Halk, gazetecisini sahiplenmişti. O kadar uzak mesafeye bisikletle gelenler dahi vardı. Oradaki arkadaşlardan edindiğim bilgiye göre, operasyonun yapıldığı ilk günlerde Diyarbakır’da halk içerisinde, “Tüm gazetecileri almışlar” paniği yaşanmış. Çünkü herkes biliyor, o gazeteciler olmazsa Diyarbakır’ın sesi soluğu kesilir. Tam da bu sahiplenmenin büyüsüne kapılırken, biraz soluklanmak üzere oturduğumuz rastgele bir cafedeki duvar yazısı tatlı bir sürpriz yaptı bize. Duvarda, Kürtçe “Çapemeniya azad deng û rengè me ye” (Özgür basın bizim sesimiz ve rengimizdir) yazıyordu.

Telefonla haber yapmak
Ziyaretimizin duraklarından, en çok tahribat alan kadın ajansı Jin News’e uğradık. İçeri girdiğimizde gördüğümüz manzara tahribatın boyutunu gösteriyordu. Haber merkezinde sadece 2 tane derme çatma bilgisayar vardı ve iki gencecik kadın ajansa haber yetiştiriyordu. Jin News operasyonda basıldığında içeride ne bir yetkili ne bir avukat varken tüm bilgisayarlarına, belleklerine, arşivlerine, kameralarına el konulmuştu.  Ajansın editörlerinden Beritan Canözer, operasyondan sonraki ilk hafta tüm haberleri telefondan çekip telefondan yazarak yaptıklarını anlattı. Sonrasında dayanışmayla bu iki bilgisayarı bulabilmişlerdi ve devam ediyorlardı.

Uzun bir yolculuğun ardından geçirdiğimiz kısacık günde mümkün olduğu kadar operasyonun içeriğine dair de bilgi aldık. Hala gizlilik kararının bulunduğu dosya kapsamında gözaltına alınan arkadaşlarımıza dair erişebildiğimiz tek şey, sorgu tutanakları oldu. Ayrı ayrı hücrelerde tek başına tutulan ve tuvalete gitmeleri dahi engellenen meslektaşlarımız günler sonra savcı karşısına çıktığında kırmızı-beyaz giyimli ve ay yıldız kolyeli bir savcı ile karşılaşmışlardı. (Savcı, birkaç gün sonra HSK kararnamesiyle İzmir’e tayin edildi) Savcının arkadaşlarımıza sorduğu tüm sorular gazetecilik faaliyetlerine yönelikti,  “Neden erkek şiddetini çetele tutup haberleştiriyorsunuz?”, “Neden Kürt sorununu yazıyorsunuz?” gibi çoğaltılabilecek tonla soruyla karşılaşmıştı arkadaşlarımız. Başka da yöneltilen hiçbir suçlama yoktu. Arkadaşlarımıza sorulan tüm sorular ve isnat edilen suç, yazdıkları  haberlerle terör örgütü propagandası yapmaktı. Ancak tutuklanırlarken suçlama değiştirilip terör örgütü üyeliğine çevrilmiş. Bunun tek bir anlamı var; arkadaşlarımızı alıkoymak için suçlama yarattılar.

Sokak röportajından gözaltına
Gözaltına alınanlar arasında gazeteci Aziz Oruç’un yaptığı sokak röportajında konuşan bir işçi de vardı. Diyarbakır’da yaşayan ama iş için Kütahya’ya giden bu işçi, orada gözaltına alınıp Diyarbakır’a getirilmiş, günlerce gazetecilerle birlikte gözaltında kalmış, sonrasında da adli kontrol talebiyle serbest bırakılmıştı. Peki, suçu neydi? Sokak röportajında konuşmak. Ezcümle tutuklu 16 gazeteciye sahip çıkmak, bizler için gazeteciliğe, gazeteciliğin onuruna sahip çıkmak olduğu kadar toplumun tamamı için haber alma hakkına, düşünce ve ifadeyi özgürce paylaşma hakkına sahip çıkmak anlamına geliyor.

Özgür Ülke Gazetesi 1994 yılında bombalandığında ertesi gün “Bu ateş sizi de yakar” manşetiyle çıkmıştı. Dicle Fırat Gazeteciler Derneği Eşbaşkanı Dicle Müftüoğlu ziyaretimizdeki sohbetinde o manşeti hatırlattı ve dedi ki “O gün o manşet iktidara atılmıştı ama bugün bu söz tüm muhalefet güçlerinedir. Bugün bize yapılanlara sessiz kalan herkesin evinin kapısının polisler tarafından çalınması an meselesi”. İşte Diyarbakır’daki ensesinde polis tetiği, gölgesinde polis takibi, attığı her adımda soruşturma, ceza ve hapis tehdidiyle karşı karşıya kalan Kürt gazeteciler, Kürt basını bu ateş hepimizi yakmasın diye ağızlarıyla ateşe su taşıyorlar. Tutuklanan gazetecilerden Ömer Çelik, “Artık bu yük sizin omuzlarınızda” demişti. Biz omuzlanmak için bir yola çıktık, şimdi daha fazlasını hep birlikte ve daha güçlü sırtlanma zamanı.

https://www.agos.com.tr/tr/yazi/27229/istanbul-dan-diyarbakir-a-basin-ekspresi 

Leave a Reply

Your email address will not be published.