Umudun toprağı: Ayvalık

Zeytin yeşiliyle Ege mavisinin kavuştuğu topraklar, Ayvalık. Umudun anlamını hiç yitirmediği coğrafya. Zeytin dalı varsa coğrafyada, umut var demektir, yaşanılacak güzel günler var demektir.

Fatih Sınar

Zeytinliğin içinde yürüyorum, kıymetli zeytinin dalları arasından sızan güneş gözlerimi kamaştırıyor bazen. Aldırmıyorum ve güneşin umut veren parlaklığına doğru, zeytine hayat olan bu toprakları adımlamaya devam ediyorum. Zeytin dalı, umudun simgesi, güzelliklerin nişanesidir ne de olsa büyük tufandan bu yana. Tufanın habercisi Nuh peygamber, beraberindekilerle bir gemi inşa eder anlatıya göre ve yurdundan ayrılır. Tufan sonrası, gemisinden uçurduğu güvercin, ağzında zeytin dalıyla döner. Yaşanılacak güzel günler var demektir öyleyse.

Taksiyarhis Kilisesi

Zeytin kokulu topraklarda bir tepeye varıyorum, nam-ı diğer Şeytan Sofrası’na. Bu isimle anılmasının arkasında da bu kez Yunan mitolojisine dayanan, bir yerinden olma hikayesi var. Söylenceye göre Zeus’u büyüten tanrıça İda, şeytanı gökyüzünden kovar. Üç ayaklıdır bu şeytan. Ve kaçarken bir ayağıyla buraya basmıştır. Sönmüş bir volkanın lav birikintilerinden oluşan tepedeki bu çukur, şeytanın ayak izi olarak bilinmiş sonraları. Şeytan Sofrası’ndan gözlerimin alabildiği kadarıyla alemi seyreylemeye koyuluyorum bir yandan. Yüksek dağlardan, sonu görülmeyen denize, denizin üzerine saçılmış gibi duran sayısız yeşil adacıklara, adacıkların arasında anakaraya sokulmuş körfeze ve körfezin kıyısında parıldayan Ayvalık’a dalıyorum. Pantelis Thalassinos’tan dinlediğim Ta Smyrneika Tragoudia şarkısının Ayvalık ile ilgili kısmı çalıyor zihnimde; Tanrı Ayvalık’ı görür ve aklı durur.

Ayvalık’ın hikayesi de göçle başlıyor elbette. Vaktiyle civardaki adalarda yaşayan halkların korsan yağmalarından korunmak için evlerini bırakıp, küçük bir körfezin kenarındaki bu alana, bugünkü Ayvalık mevkine yerleşmesiyle tarih sayfasında yerini alıyor bu şehir. Asırlar geçtikçe sayfadaki bu konumunu pekiştiriyor, Anadolu’nun en canlı şehirlerinden biri oluyor. Osmanlı’nın son dönemlerine gelindiğinde nüfusunun neredeyse tamamı Rumlardan oluşan kent, Batı Anadolu kıyılarının İzmir’den sonra en kalabalık yerleşimine dönüşüyor. Bu yoğun nüfus, ticari, kültürel ve hatta siyasi bir nüfuzu da beraberinde getiriyor Ayvalık coğrafyasına. Şehre, 1773 tarihinden 1821’e kadar özerklik tanınıyor Osmanlı tarafından.

BATI ANADOLU’DA BİR ÖZERKLİK HİKÂYESİ

Ayvalık’ın özerklik hikayesi Cezayirli Hasan Paşa ile Papaz İkonomos’un bağına dayanır. 1770 yılında Çeşme’de Rus-Osmanlı arasında yaşanan deniz muharebesinin ardından Hasan Paşa, bozgun haberini vermek için Çanakkale’ye doğru yola koyulur, Ayvalık’a uğrar. Kimliğini gizleyen Hasan Paşa’ya Ayvalık’ta Papaz İkonomos kapısını açar, onu iyi ağırlar. Daha sonra kimliğini açıklar ve İkonomos’un yardımıyla Çanakkale’deki donanmaya sağ-salim ulaşır Hasan Paşa. Bir vakit sonra şehirdeki ekonomik ve sosyal sıkıntılara çözüm niyetiyle Papaz İkonomos, İstanbul’a gider, Hasan Paşa’nın kapısını çalar. Ve Ayvalık’ın birçok noktada bağımsız bölge niteliği almasını sağlayan özerklik fermanı yayınlanır. Ayvalık, bağımsız olarak yönetilecek, valiyi seçme ve görevden alma şehir halkının seçiminde olacak, gümrük gelirleri şehrin kasasında kalacaktır artık. Karşılığında her zeytin ağacı başına Osmanlı hükümetine vergi ödeyecektir.

Taksiyarhis Kilisesi

Ayvalık’ın altın çağı başlar. Göç alır, şehre yerleşen tüccar ve sanatkarlarla Ayvalık nam yapar. Fransa, Avusturya-Macaristan, İngiltere gibi dönemin süper güçleri konsolosluklar açar. Ekonomik refah ve kültürel gelişim Ayvalık’ın mimarisine oldukça etki eder. Bugün dahi Ayvalık, mabetleri, fabrikaları, sivil mimarisiyle kendine özgü dokusunu hemen fark ettiriyor seyyaha.

AYVALIK AKADEMİSİ

Aydınlanmacı fikirlerin karşılık bulmasıyla, geleneksel eğitim anlayışını reddeden okullar açılmaya başlar Osmanlı topraklarında. Bunlardan biri de 1803 yılında Ayvalık’ta kurulan akademidir. Felsefe, matematik, filoloji gibi birçok alanda eğitim veren kurum, sadece Ayvalıklılar arasında değil, bütün Yunan dünyasını etkileyecek fikir ortamı oluşturur zamanla. Akademisyen Çiğdem Kılıçoğlu Cihangir, Ayvalık Akademisi üzerine yayınlanan bir makalesinde “Bir ticaret merkezi olduğu kadar kültürel bir merkez niteliği de taşıyan Ayvalık’ın ve burada kurulan Akademi’nin, Yunanların uluslaşma sürecinde ayrı bir yeri oldu.” diye bahseder şehirden.

1821 yılında Yunanistan’ın Osmanlı’dan bağımsızlığını kazanmasıyla Ayvalık’ın altın çağı son bulur. Osmanlı, şehri bir donanmayla çevreler, özerklik fermanı yırtılır. Şehrin kaderi yine göçten, diğer tabirle yerinden olma hikayesinden kurtulmaz, Ayvalık boşaltılır. Ayrıcalığı olan bu şehir artık statü olarak da Karesi (Balıkesir) iline bağlı bir ilçeye dönüşmüştür. Sonraları tekrar nüfusu artmaya başlar buranın. Eskisi kadar olmasa da ticari ve kültürel zenginliğine kavuşmuştur yeniden. 1920’lere gelindiğinde 25 bine yakın nüfusuyla yine Anadolu’nun büyük kentlerinden olacak, halkının neredeyse tamamını Rumlar oluşturacaktı. Bu kez de mübadeleye sahne olacaktı bu şehir. Mübadele, Ayvalık’ın tüm nüfusunu yurdundan edecek, binlerce insanı ‘yeni vatanına’ mecburi göçe tabi tutacaktı.

Zeytin yeşiliyle Ege mavisinin kavuştuğu topraklar, Ayvalık. Umudun anlamını hiç yitirmediği coğrafya. Öyle ki, daha ferah bir hayat sürebilmek için dünyanın birçok noktasında yerinden olan ve umuda yolculuğa çıkan nice insanoğlunun rotalarından biri burası. Onca göç ve terk edilme hikayesine rağmen bugün yeniden tüm canlılığı ve neşesiyle özgün şehirlerinden biri Anadolu’nun. Velhasıl, zeytin dalı varsa coğrafyada, umut var demektir, yaşanılacak güzel günler var demektir. Nazım Hikmet’in dediği gibi; Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin, hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil, ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için, yaşamak yani ağır bastığından. Hüsnü Arkan’ın Yeniden parçasıyla veda ediyorum Ege’nin nev-i münhasır şehrine.


Gazete Duvar 

Leave a Reply

Your email address will not be published.