‘Kulüp’ün düşündürdüğü: Dizilerin gördüğünü müziğimiz görmüyor mu?

‘Kulüp’ dizisi yayınlandığı günden bu yana bence tam da hak ettiği üzere, çok konuşuluyor. Teknik olarak Türkiye’de eşine az rastlanır bir prodüksiyon başarısı olan dizi, oyuncuların performanslarıyla da çok özel bir yer edindi şimdiden televizyon tarihimizde. Kulüp’ü kendi has kılan özelliklerden biri de senaryosu şüphesiz. Sanırım Türkiye’de ilk kez böyle bir prodüksiyonda hikâyenin merkezinde gayrimüslim karakterler, Yahudi bir aile yer alıyor. Üstelik senaryo, bu karakterlerin etrafındaki olayların arkasındaki saikleri bazen açıkça kimi zaman da imalarla ortaya koyuyor. Varlık Vergisi’nden ‘Vatandaş Türkçe Konuş’a, Türk ve Müslüman olmayan azınlıklara devlet eliyle zorbalıktan nihayet 6-7 Eylül pogromuna, ana akımda yapımcıların, senaristlerin, yönetmenlerin dokunmaya pek cesaret edemediği karanlık bir tarihin etkileri tek tek anlatılıyor yapımda.

Dizinin dramatik etkisinde hikâye anlatılırken kullanılan müziklerin de büyük etkisi var. Sefarad Yahudilerinin şarkıları, türküleri orijinal halleriyle ilk kez geniş kitleyle tanıştı örneğin ki Yahudi müziğinin popüler müziğimiz üzerindeki etkisi, popüler müziğe katkısı göz önüne alındığında bu tanışmanın bu denli geç yaşanması biraz da utanç verici aslında. Dizinin farklı bölümlerinde yer alan ‘Yo Era Ninya’nın ve nice Sefarad şarkısının derlemecisi Jak Esim ve bu şarkıların sesi olan Janet Esim’le dizinin ilk sezonu yayınlandığında bir söyleşi yapmıştım. Sanatçılar, kaybolmaya yüz tutan Ladino dilinden de bahsetmişlerdi o söyleşide. Bir etkisi olur mu bilmem ama Kulüp sayesinde milyonlarca izleyici ilk kez böyle bir dilin varlığından haberdar oldu, bu dili ilk kez duydu belki de.

Dizinin başarılı bir şekilde, gerçekçilikle çekilmiş, dramatik etkisi yüksek 6-7 Eylül pogromu sahneleri beni bir sorgulamaya götürüyor. Belki okul kitaplarından, öğretmenlerimizden, büyük medyamızdan değil ama kimi cesur sinemacılar sayesinde dizilerden, filmlerden öğrenebiliyoruz tarihimizin kimi malum sayfalarını artık. Varlık Vergisi’ni ele alan roman uyarlaması ‘Salkım Hanımın Taneleri’ geliyor aklıma örneğin, yahut onun devamı niteliğindeki ‘Güz Sancısı’nda ilk kez 6-7 Eylül’ün beyaz perdeye yansıması…

Peki ya şarkılar? Tarihi şarkılardan okuyabilmeyi düşünmek, buna kalkışmak çok mu cüretkârca?

Müziği, şarkıları, onları yazanların böyle bir muradı olsun olmasın, yazıldığı tarihi anlamak, okumak için kullanabilir, değerlendirebiliriz; en azından teorik olarak. Bu okumanın bir tarafında işin teknik boyutu var: müziğin yapısı, armoniler, makamlar, tarzlar bize dönemin -müziğe dair veya değil- kimi özellikleri, nitelikleri hakkında bir şeyler anlatır, doğru. Diğer yandan, yazılan ilk örneklerinden bu yana şarkılar bize yaşanmış olanları, büyük kırılmaları, dramları yahut kutlu vesileleri anlatır. Bunu örneklemek için çok uzağa gitmeye gerek yok; 15. ve 16. yüzyıl Anadolu’sunu anlamak için elimizdeki en önemli verilerden bazıları Pir Sultan’a, Karacaoğlan’a, Köroğlu’na yahut diğer ozanlara, aşıklara atfedilen türkülerdir, deyişlerdir. Dönemin koşullarında politik bir bilinçle yazışmış olsun olmasın, türküleri dikkat kesilip dinlerseniz, halkın koşullarını, insanın bireysel ya da toplumsal ilişkilerinin biçimlerini, “aşağıdakiler”in yukarıdakiler ile ilişkisini, göçleri, kırımları, yıkımları, mağlubiyetleri yahut zaferleri duyabilirsiniz sözlerinde.

Oysa modern zamanlarda bu iş “politik müzik” denen türe havale edilmiş gibi görünüyor ki bu da çoğu zaman “protest müzik” olarak anlaşılmalı. Mağlup ya da muzaffer halkın, ezilmişlerin, işçinin, köylünün emek tarihini, bu tarihte yaşananları, devrimci mücadeleleri politik müziğin kendine özgü tarzında dinlemek, bu tarihin izini bu şarkılarda –öyle veya böyle- sürmek mümkün. Politik müziğin amacı büyük ölçüde de bu zaten. Bir de, Maraş’a, Çorum’a, Sivas’a ve benzeri acı dolu olaylar üzerine yakılmış, artık “türkü” diyebileceğimiz kadar geniş kitlelerce benimsenmiş şarkılar var örneğin. Bu anlatıcılık mirası ve görevi, yüzyıllardır halklarının yaşadıklarını anlatmak için en önemli araçları saz ve söz olan Alevi ozanlarının torunlarına kalıyor büyük ölçüde. Acıyı bizzat kalplerinin tam ortasında, hatta evlerinin içinde yaşamış, hissetmiş olanların yazdığı deyişler, tarihe asla silinmeyecek notlar düşüyor.

Ancak kitleleri etkileyen, travmalar yaratan, hayatları değiştiren büyük toplumsal olaylar başından beri popüler müziğimizde, şarkılarımızda pek yer bulamaz. Buna, “Popüler olanın doğasına aykırı” diye yanıt vermek doğru değil, burada sözünü ettiğimiz dizi gibi dünyada sayısız popüler kültür ürünü var tam tersini kanıtlayan. Örneğin James Brown’dan Tracy Chapman’a, Billie Holiday’den Nina Simone’a, Stevie Wonder’a Amerika’nın en ünlü siyah şarkıcıları, ülkedeki siyah ayrımcılığına ve bu mücadelenin önemli anlarına dair şarkılar yazıp söylediler, yeni nesilde de bunun örneği çok. Tarihin en ünlü müzik grubu, “popüler”in tanımını belirleyen Beatles, ülkenin siyasi gündemini bir şekilde şarkılarına taşıdı. Benzer örnekleri komşumuz Yunanistan’dan en uzaktaki Latin Amerika coğrafyasına kadar farklı ülkelerden de verebiliyoruz. Bizde ise sınırlı sayıda örnek dışında toplumsal politik olaylardan ve travmalardan uzak duruyor ana akım müzik. Belki de “popüler” olabilmek, öyle kalabilmek için bunun gerekli olduğu düşünülüyor.

‘Kulüp’ün bir kez daha hatırlattığı 6-7 Eylül’e dair iki şarkı var bildiğim. Ezginin Günlüğü’nün kurucularından Tanju Duru’nun, gruptan ayrıldıktan sonra yaptığı ‘Yedi Eylül’ ve yine Ezginin Günlüğü’nün 2002 tarihli ‘Her Şey Yolunda’ albümünde yer alan Hüsnü Arkan bestesi ‘Signomi’. Arkan hemen her konserinde bu şarkıyı söylemeden önce “signomi”nin Rumca ‘Özür dilerim’ demek olduğunu ve 6-7 Eylül’de ne olduğunu hatırlatıyor dinleyicisine zira şarkı, bağlamı bilinmeden dinlenirse yalnız bir aşk acısı ve ayrılık şarkısı gibi duyulabilir:

“Ya bu denizin tuzu / Ya bu martılar, ya bu vapurlar, ya bu yaşanmış yıllar / Düşünüze hiç girmez mi İstanbul?” diye başlayan şarkı, “Kaç kara eylül geçti dönmedin geri / Utanıyor şimdi bak rüzgarlar bile” diye bitiyor. Arkan’ın politik ve toplumsal meselelere kişisel hikâyeler kurarak dokunduğu “Sigaramın dumanına sarsam, saklasam seni” diye başlayan ‘1980’, Gezi’yi anlattığı ‘Öyle Bir Rüya’ gibi şarkılarında olduğu gibi bu şarkıda da büyük bir yazma mahareti var.

Aynı şey Tanju Duru’nun ‘Yedi Eylül’ü için de geçerli: “Kış çöker birden, solar iklim / Ses döner geri, kaçar sokak sokak / Kim sorar? Neden? Nasıl anlar insan? / Kaç diyor hemen, bırak hayatını / Dön uzaklara, unut bu yolları.”

Osmanlı müziği dâhil olmak üzere bugünün müziğine gelen yolu açanların çok büyük bir kısmı gayrimüslimlerdi. “Gamzedeyim deva bulmam / Garibim bir yuva bulmam” diyen Tatyos Efendi’yi mi ansak, bugün Türk sanat müziği repertuarında sayısız bestesi olan Artaki Candan’ı mı? Ya da mirasları bugün de torunlarınca sahiplenilen, en büyük yıldızların arkasında müzik icra eden sayısız müzisyeni mi?… Müslümanların müziğe uzak durduğu uzun yıllar boyunca Osmanlı’da ve genç Türkiye’de müziği icra etmek işi büyük ölçüde Rum, Ermeni, Yahudi müzisyenlere kalmıştı.

Çağdaş popüler müziğe baktığımızda da farklı bir manzara görmüyoruz. Garo Mafyan’ın adını bilmeyen bir müzik dinleyicisi yoktur örneğin. Dahası, bu satırların yazıldığı gün, Türkçe pop müziğin belki de en önemli üç, beş isminden biri olan Onno Tunç’un ölüm yıldönümü.

Söylemeye çalıştığım şey, aslında hem sektörün yapısı, hem de sanatçıların yaşama ve iş yapma çevreleri göz önüne alındığında popüler müziğimizin evreninin, 6-7 Eylül gibi bir travmanın ve benzerlerinin görünmez kaldığı bir evren olmadığı. Bu müziğin kalbinin attığı Beyoğlu’nun başına gelenler, bu müziğin kalbini attıran ve o korkunç günlerin de mağduru olan isimlere rağmen şarkılara girememiş.

Genelleme yapabilecek kadar çok örnek vermedim bu yazıda, dolayısıyla konu 6-7 Eylül bağlamıyla sınırlı kalsın. Yine de bu örnekten yola çıkarak, “Acaba popüler müziğimiz, içine doğduğu toplum açısından hafızasız bir müzik mi?” diye sormak abes değil zannediyorum.

Konuyu başka vesilelerle başka yazılarda yine tartışırız ancak öncesinde Türkçe popun dönemlerle, olaylarla, siyasetle, kültürün diğer ögeleriyle ilişkisini uzun yıllardır birçok vesilede anlatan sevgili Murat Meriç’in Gazete Duvar’da yazdığı yazıları bir kez daha tavsiye etmiş olayım.


Gazete Duvar

Leave a Reply

Your email address will not be published.