Vingas: “Rum Toplumu Bir Müze Fonksiyonu İle Varlık Gösteremez”

Laki Vingas ile gerçekleştirdiğimiz röportajın ilk bölümünde Türkiye’de din özgürlüğünden azınlıkların haklarına ve Nisan ayında çıkması beklenen seçim yönetmeliğine birçok konuda konuşmuştuk. Bu kısımda ise Vingas’ın da mensubu olduğu İstanbul Rum toplumunun sorunları, cemaat içerisinde gün geçtikçe görünürlük kazanan Antakyalı Ortodokslar ve iki toplum arasındaki ilişkisellik hakkında söyleştik.

Röportaj: Anna Maria Beylunioğlu

Biraz da mensubu olduğunuz toplumdan bahsedelim. İstanbul Rum cemaatinin diğer cemaatlerle karşılaştırıldığında ön plana çıkan en temel sorunu nedir?

En temel sorunumuz nüfustur. Toplumun geleceğini ve kurumlarını risk altında tutan en tehlikeli olan konu nüfus meselesi. Bizim konumuzun ciddiyetini ifade etmekte bir dezavantajımız var. Ekümenik Patrikhanemiz ve kültürümüz çok popüler olduğundan doğal olarak çok öne çıkıyor, medya, sosyal medya yoğun bir ilgi gösteriyor. Öne çıkan bu folklorik görüntü içinde Rum toplumunun nüfustan kaynaklı riskleri dikkate alınamıyor. Noel, Paskalya kutlanıyor, Karnaval yapılıyor, Haç atılıyor… Patrik Hazretleri üst düzey yetkilileri kabul ediyor, toplantılar, törenler derken bahsettiğim risk faktörleri gözükmüyor ama bana göre çok riskli bir durumdayız. Endişe ediyorum ve bu endişemi her yerde paylaşmaya devam edeceğim.

Nüfus meselesi İstanbul’da yaşayan Antakyalı Rum Ortodoksların sayısını anlamak için de önemli aslında. Nüfus neden sayılamıyor?

Son bir buçuk sene içerisinde bir çaba içinde olduk, nüfus sayımı için bir ekip kurduk. Nedense arkadaşlar belli bir yerde tıkanıyorlar. 1500 kişi kaydetmişler şu ana kadar. Çok emek isteyen işler bunlar. Nüfusun ve demografik yapının tespiti en başta eğitim kurumlarımızın geleceğini tayin edecektir. Elzem olan istatistiki çalışmalar yapılabilecek böylece ihtiyaç olan belli meslek gruplarına burs desteği verebileceksiniz. Açıkçası nüfus konusunda daha hızlı bir netice elde edebilmeliydik bugüne kadar. Dilerim bu eksikliğimizi en kısa zamanda tamamlarız. Koordinasyon derneğimiz olan Rumvader bu konuda ciddi gayretler içindedir.

Sayılan kısmın içinde Antakyalı Ortodokslar var mı peki?

Antakyalı Ortodokslardan da kaydolanlar var tabii. Antakya kökenliler (çoğu artık İstanbul’da doğmuş kişiler) yıllardan beri toplumumuzun asli bir parçasıdır. Ancak son yıllarda üniversite ve iş hayatına katılmak üzere gelenler geleneksel yapıya uzak kaldıklarından ve tanınmadıklarından kaydolmamışlardır. İstanbul’da ikamet edenlerin tamamı sisteme kaydolabilirler.

Antakyalı Ortodokslar İstanbul Rum toplumunun bir parçası olarak görülüyorlar mı?

Toplumumuz da göçler ve farklı sosyal gelişmelerle evrilmektedir. Bu gerçeklikle ilgili Patrikhanemize iki sene evvel bir yazı yazdım. Zira kültür, kimlik, dönüşüm ve gelişim konularında çok ilginç bir safhadayız. Antakyalı Ortodokslar 40-50 senedir buradalar. İstanbul Rum toplumu içinde veya irtibatlı kalarak hayatlarını idame ettirenler olduğu gibi tamamıyla dışında kalmayı tercih edenler de mevcut. Biz Rum toplumu olarak ilk dönem Antakyalı Ortodoksları muhtelif sebeplerle entegre etmekte zorlanmışız. İlk dönemden kaynaklanan ve hafızalarda yer eden kemikleşmiş algılar oldu. İlk dönemde gelen aileler genelde Tokaçlı köyünden geldi. Mesken, iş, sosyal güvenlik, eğitim ihtiyaçları okul ve kiliselerdeki imkanlarla karşılandı. Ancak ana lisan ve kültür farkı bütünleşmeyi engelledi. Göç eden her birinci neslin karşılaştığı sosyal problemler, ötekileştirmeler hatta haksızlıklar yaşandı.

Antakya’dan şu anda göç eden ve üniversitelerde eğitim gören birçok genç insan var. Bazılarının anne babalarıyla temastayım, mesken ihtiyaçları olduğunda yardımcı olmaya çalışıyorum. Antakya ve civarına gittiğimde son derece mutlu oluyorum. İnsanların kimliklerine, din ve kültürlerine bağlılığı ve devam ettirme azmi beni son derece etkiliyor. Ancak kendilerini dışlamış Antakya kökenli arkadaşlar hala mevcut. Mensup olduğumuz toplum içinde “bizlerin neden topal ördek gibi yaşamamızı talep ediyorsunuz” diyene rastladım. Abartılı bir ifade olsa da bunu hissediyor olmaları beni çok üzdü. Tek tesellim bu duyguyu benimle paylaşma güvenini ve hakkını hissetmiş olmalarıdır. Madalyonun öteki yüzü de kızgınlık anında “Eski toplum çok azaldı bunların sahibi biz olacağız” diye meydan okumak isteyen bazı arkadaşlarımızın ilişkiye verdiği tahribat. Bunlardan kaçınmak lazım. Kimse kimsenin buyruğu altında değildir. Ancak var olan ve tarihe mal olmuş bir kültürü, geleneği ve yapıyı korumak ve onunla büyümek hepimize gurur verecektir.

Ayrıca aramızda 15 seneden beri yaşayan, Ortodoksluğu seçmiş kiliselerimize her hafta gelen dostlarımız var, Slav kökenli aileler var. Bunun dışında Yunanistan’dan gelen insanlar var. Bilindiği gibi ortak evlilikler de çok. Örneğin eşlerden biri Yunan ötekisi Türk-Müslüman, çocuklar doğal olarak çift vatandaşlı, Rum okuluna gidiyorlar kimliklerinde din hanesi açık. Bu durumda bu kişiler toplum içinde tüm haklara sahip olabilecek mi? Yönetimlere seçme ve seçilme hakkı sağlanacak mı? Burada gelişen yeni şartlar ile geleneksel yapıların adetleri uymuyor. Yeni bir kompozisyon, bir yelpaze içerisindeyiz, güzellikler yaşıyoruz, ortak değerler yaratıyoruz ancak bazı ihtiyaçlara da net bir duruş sergilemenin zamanı çoktan geldi. Bu gerçekliklerle yüzleşmek ve yön tayin etmek gerekiyor. Yeni gelişmeler ve oluşumların yarattığı ihtiyaçlar çerçevesinde kimliğin geniş tanımı ile ilgili çalışmalarımızı artırmamız gerekiyor. Şu anda karşılaştığımız yeni kozmopolit oluşumda, geleneksel yapımızın değerlerini kaybetmeden her kesimi kucaklayarak bu tarihi şehirde tarihi varlığımızı devam ettirebilmeliyiz. Herkesin kültürüne saygı duyup ona bir alan yaratırken İstanbul Rum kimliğin de tarihini, özünü bozmayacaksınız. Ortak değerler yaratmak gerekiyor. O açıdan enteresan bir dönemde olduğumuzu görüyorum. Bu enteresan dönemde ihtiyaca cevap verecek yeni bir yönü kararlı bir şekilde tespit etmemiz gerekiyor. Bu konsensus hızlı sağlanmalı ki geleceğe daha özgüvenli sahip çıkılabilsin. Bu konuda Patrikhanemizin inisiyatifleri ve yönlendirmesi önem kazanıyor. Çünkü tarihsel olarak toplumumuzun en üst makamı kilise kurumu olmuştur.

Nüfus sorunundan bahsettik. Bundan seneler önce bir Rum okulunu ziyaret ettiğimde, okul müdürü azalan azınlık öğrenci nüfusu nedeni ile okulların geleceğini bir müze olarak gördüğünü ifade etmişti. Bu okulları canlandırmak için yapılabilecek hiçbir şey yok mu gerçekten?

Buna biraz iş insani perspektifiyle bakıp realist olmak lazım. Duygularımıza teslim olmamak ve cephelerimizi küçültmemiz lazım. Elimizdeki gelirleri, imkanları değerlendirmek ve bunları rasyonel hale getirmek lazım. Toplumumuzun öncelikli ihtiyaçlarına önem vermek lazım. İnsanların eğitimle elde ettikleri pozisyonları değerlendirmeliyiz. Bu konularda makro bir projeksiyon gerekiyor. Şu anda bir sürü cephede zaman kaybediyoruz. 70 tane vakıf istiyoruz, var olan bütün okullarımızı korumak istiyoruz… Ama daha rasyonel çözümler olması gerekiyor. Rum toplumu bir müze fonksiyonu ile varlık gösteremez, göstermemeli. Binaların ve kurumların tarihi adına çocuklarımızın geleceğini feda edemeyiz. Bilakis genç insanlarla, yeni mensuplarla dinamik geleceğe yönelik tasarruflarda bulunmalıyız. Kimlik bilincini aşılarken, ekonomik, sosyal, akademik, sağlık, sanat, bilim alanlarında var olacak insanlara destek olacak şartları oluşturmalıyız.

Yeri gelmişken vakıf yöneticiliği alanındaki eğitim eksikliklerimiz ile ilgili olarak farklı bir konuyu daha burada vurgulamak istiyorum. Vakıflarımızın mevcut ve gelecekteki liderlerini daha da iyi eğitebilmek ve hazırlamak adına bir iki arkadaşımızı Vakıf Yönetimi Eğitimi sağlayan kuruma yönlendirmek istediğimizde, sahayı araştırırken üzülerek böyle bir eğitimin olmadığını tespit ettim. Halbuki yurt dışında vakıf yönetimi ile alakalı olarak birçok alternatifler yer almaktadır.

Benim de bildiğim kadarı ile böyle bir eğitim yok Türkiye’de, belki de geleceğini konuştuğumuz bu okullar böyle bir projenin hayata geçeceği mekanlar olabilir. Sormak istediğim bir diğer soru da İstanbul’daki Antakyalı Rum Ortodokslar ile İstanbul Rumları arasında sizin de az önce altını çizdiğiniz derin bir sosyo-kültürel farklılıklar ile ilgili. Bu iki toplumu ortak bir zeminde buluşturmak için ne tür adımlar atılabilir? Daha önce bu konuda atılan adımlar oldu mu?

Sivil toplum örgütlerinin ortak geliştireceği birçok proje yapılabilir. Ortak projelerle ortak değerler yaratılır. Örneğin en son yaptığımız bir AB projesi vardı, YanYana’yı biliyorsunuz, Rumvader’in çatısı altında yaptığımız bir projeydi. Rumvader’i temsilen bir tek ben vardım. Özcan Geçer, Prof. Elçin Macar, İvo Molinas, Nazaret Özsahakyan, Prof. Eva Şarlak, Anna Turay, Burcu Karakaş, Sevan Ataoğlu, Stella Karahristianidu, Marina Drymalitu vardı. Demek ki Rumvader çatısı altında 6-7 tane değişik toplumun mensupları var olabilmiş. Sosyal bir projenin doğru çalışması için herkesin aynı coğrafi bölgeden olması şart değildir. Bizler Yanyana’da sistemi doğru bir şekilde yönettik, kimse rencide olmadı, herkes gurur duydu herkes katkı sundu. Rumvader’in böyle değerli bir tecrübesi vardır. Her projeyi yalnız İstanbullu Rumlarla yapacak diye bir kaide yoktur. Bilakis projelerin amacı da insanları kaynaştırmak ve ortak bir çalışma zemininde buluşturmaktır. Yeni fikirleri, yeni proje tekliflerinizi geliştirin derim.

Bu konuda yapılan çalışmalar arasında Sosyal Medya ve Azınlıklar Projesi’nin Antakya ayağından bahsedilebilir miyiz?

2015 yılında Yeniköy Panayia Rum Ortodoks Kilisesi ve Mektebi Vakfı olarak sahiplendiğimiz Sosyal Medya ve Azınlıklar Projesi değerliydi, çünkü Cemaat Vakıflarının ilk AB projesi niteliğindeydi. Ayrıca sosyal medya gibi yeni nesil bir konunun geleneksel yapıda olan azınlık toplumlarını ve kurumlarını nasıl etkileşim içinde bıraktığını analiz etme fırsatı da bulduk. Bilgi Üniversitesi ve Konda firmasının da destekleri ile araştırmalar ve çalışmalar yaptık, mevzuatları inceledik. Toplumlardaki gayrimüslim cemaatlerinin rolünü ve eşit vatandaş olarak tanınmalarını değerlendirdik. 12 Aralık 2015 tarihinde Antakya’da bulunduk ve her zaman olduğu gibi başta Fadi Hurigil olmak üzere değerli yöneticilerimiz ve toplumun ileri gelenleri ile çalışma fırsatı bulduk. Fehim Taştekin’in misafir konuşmacı olarak yer aldığı toplantıda Antakya’daki toplumlarımızın yapılarını, gelenekleri irdelerken Sivil Toplum faaliyetlerinde daha aktif olmaları gereksinimine de yeniden değindik.

Rumvader’den bahsettiniz. Bu derneğin Antakyalı Ortodokslarla ilişkisi nedir? Bu yapı içerisinde Antakyalı Rum Ortodoksları içeren bir temsiliyet söz konusu mu?

Var mesela şu anda yönetimde Peder Kasapoğlu var. Biraz da şartları sizin gibi eğitimli, özgüveni olan, empati kurabilen neslin zorlayıcı olması değiştirecek. Bunu ben Yunanistan’dan gelenlerde de gördüm. Onlar da “İstanbullu Rumlar bizi istemiyor” diyor. Diyordum ki, siz eğitimli insanlarsınız, 70-80 yaşında bir hanımefendinin duruşunu benimseyip bir duvar örüyorsunuz. Empati kurun ve o insanın yaşam psikolojisini, neden öyle tepki verdiğini düşünün. Bir, çünkü sen özgüvenli ve eğitimli bir şekilde geliyorsun, dünyayı görmüşsün. O ise senelerce burada bir şeyi korumuş ve bunun gururunu yaşıyor. Ve sen gelince savunmaya geçiyor. “Bunlar mı bizi koruyacak biz bu kadar sene bu mücadeleyi verirken bunlar neredeydiler” diyor. İkincisi, burada şahit oldum, o seneler burada bir röportaj yapıldığında yaşlı bir teyze yaşıyordu. Gazeteci sordu “Yunanlı mı?” dedi. “Biz Yunanlı değiliz biz Rumuz, biz anadan babadan Rumuz* (*Rumca aksanlı bir Türkçeyle aktarıyor). Bunun videoları var. İşte burada kendini koruyor, bir savunma mekanizması var. Genç neslin, bu savunma mekanizmasının nereden kaynaklandığını anlaması gerekiyor.

İstanbul Rum toplumu ve Antakyalı Ortodokslar arasında geçmişte yaşanmış olan gerginliklerden söz ettiniz az önce. İstanbul Rum toplumunun azalan nüfuslarını da göz önüne aldığımızda İstanbul Rumları Antakyalı Ortodoksları İstanbul coğrafyasındaki varlığını bir tehdit olarak görüyor mu peki?

Tehdit diye bir söylemi çok ağır buluyorum. Benim gibi uzun yıllar hizmet etmiş insanlar doğaldır ki seçilecek olan haleflerin ilgisiz, bilgisiz, yönetim konusunda yetersiz insanların olmasını arzu etmemekteyiz. Bu genel bir kriterdir. Coğrafi bölgeyle ilgili değildir. Vakıflar ciddi ve sorumluluk sahibi kişiler tarafından yönetilmelidir. Toplumu temsil ettikleri kadar, bağış yapanların değerlerini devam ettirmek, kutsal sayılan emanetleri korumak, dua edenlere, eğitim alanlara sahip çıkmak, vakfın gelirlerini artırmak ve doğru harcamak gibi önemli görev ve mesuliyetler vardır.

Bugün Antakyalı Ortodoks kökenli arkadaşlarımızdan seçilmiş yöneticiler, tayin edilmiş yöneticiler-Örneğin Mikail Hannutoğlu, Vakfımızın müdürüdür, Pederler, eğitimciler mevcuttur. Bu gayet doğaldır. Sorunuzun içeriği ile ilgili ise, doğrudur eskiden ifade edilen bir kaygıydı, ilk jenerasyonun getirmiş olduğu sosyal yapı, anlayış, kültür farkı… Bazen ise sitemli veya kızgınlık anlarında kullanılan ifadeler iki tarafı da ürkütmüş olabilir ve uzun yıllar bu söylemler efsane gibi hafızalarda kalmış olabilir. Artık yirmibirinci yüzyıldayız ve ilerliyoruz. Ne fetih var ne de işgal. İstanbul Rum toplumunun büyük bir tarihi ve geleneği var. Onu korumak, yaşatmak ve zenginleştirmek hepimize fayda sağlar. Farklılara değil ortak değerlere yatırım yapmakta daha fazla gecikmeyelim derim.

Rum toplumunun Rumca dilinin devamlılığını önemsediğini biliyorum. Bu iki toplum şu anda hangi dillerde iletişim kuruyor çoğunlukla? İki toplumu yakınlaştırmak için çift dilli bir yaklaşım söz konusu olabilir mi?

Dil konusunda ben hassasım. Kimseye zorla Yunanca öğretme gibi bir zorlamam olmaz. Herkesin istediği dili öğrenmesi ve konuşması en doğal hakkıdır. Ancak çocuklarımdan tek konuda ricada bulundum. “İleride çocuğunuz olursa Rumca bilsin.” Neden? Çünkü kültürel kimliğinizle irtibatı lisan ile sağlıyorsunuz. Aynı şey Arapça bilmeyenler için de geçerli. Onlar da kendi kültürleriyle irtibat kurmakta zorlanıyorlar. Ben Yunancanın var olmasını isterim, bu toplumun kimliğinin bir parçası olmaya devam etmesini arzu ederim. Bizim avantajımız Yunanistan çok yakın olmamız, insanlar hep gidip geliyor. Patrikhane var, okullarımız var, ailelerin gayretleri var. Buna rağmen yeni nesillerin kolayca kullandıkları ilk lisan Türkçe oluyor Rumca konuşulsa da ciddi zayıflama tespit ediyoruz.

Antakya kökenli ailelerin çoğu çocuğu Rum liselerinde okusalar da mezun olduktan sonra iş ortamları cemaat ile irtibatsız ise dilleri zayıflıyor, hatta unutabiliyor. 15 yıl eğitim aldıktan sonra keşke bir gayret gösterilse, imkân sağlansa da unutmasalar. Çok zengin ve sevilen bir lisandır. Ben çoğu Antakyalı Ortodoks ile hem Türkçe hem Rumca konuşurum. Mikail Hannutoğlu örneği gibi. Zoğrafyon mezunudur, rahat konuşur, kilisede ilahi okur. Bir sıkıntısı yok. Ancak yine de her lisan olduğu gibi disiplin, emek ve pratik gerekiyor.

Antakyalılar her şeyden önce “Arap” denerek ayrı bir yere konumlandırılıyor. Arapça Antakyalı Ortodoksların sahiplendikleri en temel kimlik öğesi olsa da aslında aynı dini ritüeli yani Rum Ortodoks ritüelini takip ediyorlar. Şam’daki Antakya Rum Patrikhanesine bağlılar. Yine de aralarında kendilerine Arap Ortodoks ya da Arapça konuşan Rum Ortodoks diyenlerin sayısı az değil. Bu durum da bugün Antakyalılar arasında bir Araplık/Rumluk tartışması yaratıyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Antakyalı bir pederin, sanıyorum 10 yıl önceydi, içimden çıkmayan bir lafı var. “Bay Laki, biz Şam’daki Antakya Rum Ortodoks Patrikhanesine bağlıyız. Fakat Suriye her zaman Türkiye ile siyasi sıkıntıları olan bir ülke. Bize Patrik Ignatious 100 sene aradan sonra gelebildi. Ama İstanbul Patrikhanesi de bizi kuzen gibi görüyor evladı gibi görmüyor.” Ne kadar güzel bir tespit! Bağlı olduğumuz Patrikhaneyle temasımız zayıf, burası da bizimle ilişki kurabilecekken çocuğu gibi değil, kuzeni gibi görüyor diyor. “Keşke Antakya Patrikhanesi bu bölgeyi bir anlaşmayla geçici olarak İstanbul Patrikhanesinin yönetimine verse.” Aynı şekilde Yunanistan’ın kuzeyi de geçici olarak 1928’de yapılan bir anlaşmayla Patrikhanemiz tarafından vekaleten Yunan kilisesinin yönetimine verildi. Bir gün isterse alabilirmiş. “Bu yöntemi keşke bize de uygulasalar, böylece İstanbul Patrikhanesi ile daha rahat ilişki kurup onların ilgisini desteğini daha fazla alabiliriz.” demişti.

Araplık Rumluk meselesine gelince… Tabii ki insanlar kendilerini ifade etmekte serbesttirler. Neden Rum? Neden Arap? Şayet Rum kelimesi geniş kapsamlıysa, yani Doğu Roma İmparatorluğu ile ifade ediyorsa, geniş bir coğrafyadan bahsediyorsak ve öyle bir anlayışla insanlar bunu benimsiyorsa mahsuru yok. Zaman içerisinde bu coğrafyada birileri Karamanlıca konuştu, birileri Arapça konuştu birileri Rumca konuştu. Karamanlıları Rum diye görüyoruz ama onlar Rumca bilmiyordu ki Türkçe biliyordu. Antakyalı arkadaşlarımız da Arapça biliyordu. Bu anlamları dar kalıplar içine sokarsak o zaman sıkıntı yaratırız. Bence bu kadar hassas noktalara gitmek yerine, daha geniş kavramlarıyla toplumları kucaklayıp ortak değerler üzerinde kavramları geliştirmekte fayda var. Yeni bir anlayışla bakmak gerekiyor bu tartışmaya. Geçmişe takılıp kalmak yerine, gelecekte insanları birleştirecek unsurları ön plana çıkarmak… İnsanlık olarak çok zor bir dönemden geçiyoruz. Her zaman zordu ama şu anda uzay çağı, pandemi ve dijitalizasyon, robotlaşma insanı o kadar izole edip insan değerlerini geride bırakıyor ki… Bence bunlarla vakit kaybetmek yerine yeni bir sayfa açarak yeni bir heyecan yaratmamız lazım. Bu heyecanları kimliklerin karmaşası üzerinden değil değerler üzerinden kurmamız lazım.

Ben bir de son olarak Nehna ile ilgili düşüncelerinizi almak isterim. İlk yayına girdiğimizde bizi ilk tebrik eden insanlar arasında yer aldınız. Aslında Antakyalı Ortodokslara dair gerek kilise gerek de sivil başka oluşumlar da var. Ama Nehna’yı farklı kılan sizce nedir?

Öncelikle sizinle bu platform çerçevesinde görüştüğümüz için mutluluğumu ifade etmek isterim. Nehna üzerinden gündeme getirmeye çalıştığınız toplumlar adına çok güzel şeyler olacağını düşünüyorum. Ben de yıllardır o bölgenin insanlarıyla olabildiğince yakınım. Cemaat Vakıfları Temsilciliği dönemimden beri tanıştığım bütün arkadaşlarla devamlı bir diyalog içerisindeyim. Antakya Türkiye’nin çok değerli bir coğrafyası, Hıristiyan topluluklarının çok önemli bir mihenk taşı. Gündem hep İstanbul ağırlıklı olduğu için Anadolu vakıfları hep arka planda kaldı. Beyanatlarımda Anadolu vakıflarına önem vermemiz gerektiğini, Türkiye’nin yalnız İstanbul olmadığını hep söylemişimdir. Bölgedeki insanlar adına böyle bir girişimin çok faydalı olacağını düşünüyorum. Nehna günümüzün çağdaş anlayışıyla, bir sivil toplum anlayışıyla oluşturulmuş bir platformdur. Yeni bir vizyon, yeni bir disiplin geliştirecek. Geleneksel bir vakıf sistemi içerisinde, hiyerarşik bir yapı içerisinde değil. Toplum mensuplarının inisiyatifleriyle oluşturulmuş yeni bir deneyim. Toplumun kendi iç yapısı ile ilgili şahsi bir görüş ifade etmem uygun değildir ancak ben sivil toplum anlayışına çok inandığım ve güvendiğim için çok mutlu oldum, bir sivil toplumcu olduğum için de girişiminizi çok önemsedim. Eminim bu bir başlangıç ve bu başlangıç zaman içerisinde farklı dinamiklerle zenginleşecek ve toplumla bütünleşecektir.

Her zaman o bölgeye gittiğimde (Antakya merkezli diyelim çünkü Antakya deyince Mersin İskenderun vs. bütün o bölgeden bahsediyoruz) vakıflar üzerinden oluşan bir yönetim geleneğinin mevcudiyetini görmüştüm var olan sistemin bu yeni açılımla ve sivil toplum örgütleriyle daha da güçlü hale geleceğine inanıyorum. Cemaat vakıfları toplumlarımızın çok değerli unsurlarıdır, yalnız bir ibadethane değildir, etrafında filantropik, sosyal bir yapılanmanın olduğu, tarihsel, kültürel, dil, eğitim, sağlık kurumları gibi hizmet alanları vardır. Kilise kurumlarının yanısıra vakıflar bizler için çok kıymetlidir çünkü mülkiyet imkanları mevcuttur. Bu toplumların tek gelir kaynağı bu mülklerdir ve sistem onun üzerinden dönüyor. Bunları koruyacağız ancak var olan modellerin yetersiz olduğunu düşünüyorum ve paralelinde sivil toplum gücünün daha ön plana çıkması gerekmektedir. Ayrıca toplumun her ferdi kendini bir cemaat vakfı üzerinden ifade etmek istemeyebilir. Ancak sivil toplumun farklı dinamikleri var, kimliği yapılandıran, koruyan ve ortak değerler yaratma imkânı sunan… Sivil toplum üzerinden alabildiğiniz projeler size yeni bir vizyon katıyor. Başka ülkelerdeki kurumlarla farklı bir dinamizm yaratıyorsunuz. Bence toplumlarımızı zenginleştiren ve daha güçlü hale getiren unsurlar olduğu için 20’li yaşlarımdan itibaren birçok konuda sivil toplum kurumlarının içerisinde yer alıyorum. Netice itibariyle ben Nehna’yı çok sevdim. Bu inisiyatifi çok değerli buldum. Farklı düşünenler de olabilir, farklı görüşlerin olması bir toplumu daha dinamik hale getirir. Sizlere gönülden başarılar diliyorum.


Nehna 

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *