Ermeni Alfabesi ile dans

Dört yıl önce soğuk, yağmurlu ve kasvetli bir Berlin sabahında şehrin sokaklarında yürüyorum. Bu şehirde yapmam gereken tek şey bir sanatçı olarak üretmek. Berlin beni bunun için bünyesine kabul ediyor, üreterek hayatta kalmak. Burada benim için önemli olan soru ise ne üreteceğim, bu şehre farklı olarak ne katabileceğimdi.

Ailemi hatırlıyorum sıklıkla, köklerimi. Zaman zaman köklerimle temas etmek canımı acıtıyor, bu yüzden fazla yüz göz olmaktan kaçınıyorum ve tam da bu sebepten köklerimle pozitif bir bağ kurma arayışındayım. Bu pozitif bağı hayatın içinde insanlarla sanatım aracılığı ile paylaşmak istiyorum. Aklıma hep çizgileri ile bana ilham veren Ermeni Alfabesi geliyor, harflerle dans etmek istediğimi fark ediyorum. Bu harflerin M.S. 5. yüzyılda başlayan serüvenini Batı toplumuna yeniden hatırlatmak ve tarihi-kültürel odağı biraz genişletmek istiyorum. Bu amaçla çalışmaya başlıyorum. Her bir harfi önüme alıp onları bedenimle çizmenin birkaç farklı yolunu araştırıyorum, harflerden çiftli çalışmaya uygun dans egzersizleri geliştiriyorum.

Dansettikçe artan güven

Alfabelerle dans meselesi daha önce Waldorf pedagojisi gibi alternatif eğitim yaklaşımlarında değinilmiş bir konu. Öğretim süreçlerinde harfi bedenle çizmek, bu esnada sesini çıkarmak bir duyum odaklı, deneyimsel bir öğrenme metodu olarak kullanıyorlar. Ancak geliştirdiğim bu çalışmada harflerin sadece bedenle taklidi merkezde değil, merkezde olan yaratıcılık. Bu da onun pedagojik bağlamdan sanatsal üretime taşıyan anahtar. Bu yüzden atölye fiziksel gelişim, koordinasyon, denge, dikkat, hafıza gibi becerileri geliştirmek ve kültürel kazanım sağlamanın yanında bireyde var olan yaratıcılık potansiyelini de harekete geçiriyor. Ülkemizde baskın bir yargı ve tamamen yanlış pedagojik bir yaklaşım ile neredeyse köklenmiş “ben dans edemem, ben yeteneksizim, yapamam” inançları birey, yargılanmadığı bir ortamda deneyimlemeye başladıkça yıkılıyor, dans edip, yapabildiğini gördükçe insanların kendine olan güveni artıyor. Almanya’da ise eşitlikçi, sosyal pedagojik bir politik gelenek  doğrultusunda her sanat dalı ile her yaşta bireyin dilediği yoğunlukta ilişki kurabileceği, ülkenin her yanına yayılmış bir altyapı var. Bu alt yapı ne herhangi bir sanatı, ne sanatçıyı ayrıcalıklı kılıyor ancak büyük bir çatı altında sanatı önceliyor ve herkes için ulaşılabilir konumda tutuyor.

‘Ermeni Alfabesi ile Dans’ atölyeme farklı ülke ve kültürlerden ilgi gösterenler oluyor. Bir aya yayılan atölye sürecinde katılımcılar harfleri öğreniyor, onları bedenleri ile mekana taşıyorlar. Daha sonra harflerin önerdiği yön, hareket akış ile uyumlu ya da uyumsuz, yapıbozumsal bir araştırma ilişkisine girmenin seçimini onlara bırakıyorum, çünkü biliyorum ki her bedenin sahip olduğu eşsiz yaratıcı potansiyelin ifadesi o anda bireyin bedeninin merak ve ihtiyaçlarını dinleyip hareket ile dansa dönüştürmesi ile ortaya çıkacak.

Berlin’den sonra İstanbul
Berlin, Tatwerk Performans Sanatları Eğitim Merkezi’nde düzenlediğim bu atölyeyi, daha sonra İstanbul ziyaretlerimden birinde Çatı Çağdaş Dans Derneği’nde gerçekleştiriyorum. Her denemede metodun içindeki olasılıklarını keşfetmek beni de eğitmen olarak heyecanlandırıyor. Bu noktada merakım beni alfabeler üzerine yeni araştırmalara sevk ediyor. Japon, Runik, Sümer, Nazcaan alfabelerine, oradan daha da gerilere giderek resimli yazının ilk formları olan piktogramlara kadar gidiyorum. Farklı zamanlarda üniversitelerde, derneklerde, pandemi döneminde çevrimiçinde alfabelerle dans atölyeleri gerçekleştiriyorum. Bu esnada derinden fark ediyorum ki aslında alfabeler geçmişi bugüne taşıyan bedenler ve yüzyıllar boyunca dünyanın farklı yerlerinde farklı tasarımlar aracılığı ile oluşan görsel dil bize bilgiyi, algıyı, zamanı, deneyimi taşımış, tıpkı bedenimiz gibi.

Bedenimiz bizim evimiz, yaşam boyu içinde yaşadığımız alan. Günler, haftalar ve aylar geçiyor ve ben Almanya’da bir türlü evimde hissedemiyorum, etrafımdaki pek çok insan da benzeri duygular yaşıyor. Tüm bunların yanında içimde yanan başka bir ateş var. Kalbimin en derinliklerinde biliyorum ki yaptığım tüm bu atölye çalışmaları ve gösterilere en çok Türkiye’de ihtiyaç var. Ermeni Alfabesi ile Dans çalışması ve pek çok dans doğaçlama çalışmasının temellerini oluşturan yaratıcı dans metodunun bilinmesi, ülkemizde halk oyunları ve balenin yanında içinde yaşadığımız zamanın dansının anlaşılması, uygulanması, yayılması, olumlu bir beden algısının oluşmasında ve toplumsal cinsiyet eşitliğinin desteklemesinde; böylelikle hepimizin yaşam kalitesinin artmasında önemli bir role sahip. Bu sebepten, pek de ardıma bakmadan İstanbul’a geri taşınıyorum. Döner dönmez etrafımdaki meslektaşlarım “neden döndün ?” sorularına maruz kalıyorum; onlara  hedeflerimi ve niyetlerimi anlatıyorum.

“Ermeni” kelimesi nasıl çıkarıldı?

Fransız şair, yazar, dilbilimci ve p:dagog Georges Jean Yazı İnsanlığın Belleği kitabında insanların ne zaman tarihin akışı ile yok olan anları kaydedip saklama zorunluluğu hissetseler, yazının gerekliliğinin bir yasaya dönüştüğünden bahseder ve yazmayı bilen saray tarihçisinin her zaman iktidarda söz sahibi olduğunu da ekler. Akademide son yıllarda demokrasi, yaratıcılık gibi kelimelerin kullanılmasının istenmemeye başlandığını, bu kelimelerin çevremdeki arkadaşlarımın tezlerinden son kontrollerde danışmanları tarafından çıkarıldığı haberlerinden öğreniyorum. İktidar-basın ilişkisinin sağlamlaştığı dönemde sansürlerin de etkisi akademide artmışa benziyor.

2018-2019 yılları akademide hedeflerim doğrultusunda yaptığım alan araştırmaları ile geçiyor.  Yaratıcı dans pedagojisi alanında ısrarla yazmaya devam ettiğim ikinci tezde yer alan ‘Ermeni Alfabesi ile Dans’ başlığından “Ermeni” kelimesi o sıralar danışmanım olan dans bölüm başkanı tarafından “Biz ona alfabelerle dans diyelim” diyerek kibarca çıkarılıyor. 1920’lerden beri teorisi ile dans ve tiyatro eğitimlerinde kullanılan, dans terapinin temellendiği kaynaklardan biri olan yaratıcı dans ise “yaratıcı olmayan dans mı var ?” argümanı ile aslında böyle bir dansın olmadığı gerekçesi ile çıkarılıyor. Sanat, tüm dil, din, ırk ve kültürleri kapsayan bir yapı ve ben meslek olarak seçtiğim bu yapının içinde kendimi o güne kadar hiç etnik kökenimle tanımlama ihtiyacı hissetmiyorum ancak bu yaklaşım ve sansürler karşısında şaşkınlıkla, “Berlin’de hiç böyle şeyler olmazdı, nereye geldim ben ?”  sorusu yankılanıyor içimde. Hem bu dünyaya doğduğum etnik kökeni, hem kendimi bildim bileli icra ettiğim işi yok sayan bu dayatmayı o sıralar anlamsız bir anlayışla kabul etmiş olsam da, bunlar süreçte karşılaşmaya devam edeceğim engellemelerin en belirgin ön uyarılarından birkaçı sadece.

Gandi’nin “Yaşamda görmek istediğin dönüşümün kendisi ol” sözü güncelliğini hala korurken bizlerin yatay hiyerarşide, kapsayıcı, barış odaklı samimi ifade ve eylemlere olan ihtiyacımız artıyor. Gerek aile, gerekse eğitim sistemleri içinde edindiğimiz yaraların iyileşmesinde sanat bir aracı olarak onunla temas kurmamızı bekliyor.

Belki bugün ilk temasınız, elinizde tuttuğunuz gazeteyi bırakıp aklınıza gelen ilk alfabeden bir harf seçip, onu havaya içinizden gelen bir ritimde çizmekle başlar, belki ayağa kalkıp iki kolunuzu kullanabilirsiniz bir başka harfle dans ederken. Zira dans, hala yaşıyor olduğumuzun en güçlü işaretlerinden biri.

Ermeni alfabesi ile başlayan ve geçmişte, günümüzde kullanılan tüm alfabeleri dansa dönüştürmeye hevesli atölyem; zaman zaman çeşitli merkezlerde düzlenen atölyelerde konuya merak duyan katılımcıları bir araya getiriyor, uluslararası akademi ve sanat üretim çevrelerinde ilgi görüyor. Bununla birlikte; çok da uzaklara da gitmeden, şimdilerde okullarda bir dil ve alfabe öğretim metodu olarak kullanılabilmesi için konuya ilgi duyan öğretmenlerle de buluşmayı bekliyor.
http://www.agos.com.tr/tr/yazi/26464/ermeni-alfabesi-ile-dans 

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *