1915’in yanlışları 1965’te başlar…

1915ALIN OZINIAN

Türkiye, Ermenistan ve hatta diasporada bu böyle. 100. yıla girerken Ankara tedirgin, medya nasıl bir konum alacağını bilemiyor. Herkes atağın nedense diaspora Ermenilerinden geleceği konusunda emin ve ne yapılacağını bekliyor. Kaç ülke daha soykırımı tanır, Obama bu sefer hangi kelimeyi kullanır?

Dışişleri Bakanı Davutoğlu, 1915 olaylarına ilişkin Ermeni iddialarıyla mücadelenin, diplomasi boyutundan hukuki boyutuna, kamu diplomasisinden akademik çalışmalara yurtdışındaki Türk diasporasının da dahil olduğu, farklı kulvarlarda eşgüdümle çalışılacak bütüncül strateji gerektirdiğini belirtirken, eşzamanlı olarak Başbakan Erdoğan, 1915’te canını kaybedenlerin torunlarına taziye sundu. Basın bunu “yanlış” anladı, “tarihi”, “miladi” açılım dedi. Türkiye’deki Ermeni cemaatinin büyük kısmı da tabir-i caiz ise “zil takıp oynayacak derecede” orantısız sevinç gösterilerinde bulundu.

Ermenilerde bir dedikodudur aldı başını gitti. “Türkler diplomasiyi iyi bilirler”. Hal böyle olunca karşı taraf durur mu? Hemen bir ay sonra Ermenistan Cumhurbaşkanı Sarkisyan’dan bir çıkış geldi. “Türkiye’de gelecek seçimlerde seçilecek cumhurbaşkanını kim olursa olsun 100. yılda mutlaka Ermenistan’a davet ediyorum, biz düşman değiliz.”

Türkiye-Ermenistan (Ermeniler) ilişkilerinde “nisan sezonu” böyledir. Ezberler bozuluyormuş gibi yapılır. Mayıs sonu gerçek hayata yavaş yavaş geri dönülür. Resmi devlet tezleriyle, “vatansever” tarihçiler ile kanınıza küçük yaşta zerk edilen “gerçekler”, bir taziye, üç oturma eylemi, beş ılımlı yazıyla toplumdan ne yazık ki temizlenemiyor. Üretilen “düşmanlıkları” normale çevirmek düşünülenden zor ve aslında herkes bunun farkında. Ama nereden başlamalı, nasıl bir yol izlenmeli? Belki de normalleşebilmek için sadece vukuatların değil, söylemlerin ve inkârların da kronolojisine bakılmalı. 1915’in 50. yılıyla ilgili bir kitap yayımlandı. Adı “1965: 1915’ten 50 yıl sonra, 2015’ten 50 yıl önce”. Gazeteci Aris Nalcı ve Serdar Korucu’nun bir çalışması. Bu çalışma “yanlışların” nerede başladığını anlayabilmemiz için güzel bir kaynak.

Kitabın en güzel tarafı çıkış noktası: 1915 ile Türkiye nasıl tanıştı? Lübnan’da organize olan bir grup Ermeni’nin öncülüğünde başlayan ve tüm dünyaya yayılan “1915’i tanıyacaksınız” söylemi ve bu çerçevede şekillendiğine “inandığımız” diaspora. Ve tüm bu temellerin atıldığı 1965.

1965 aynı zamanda Ermeni soykırımının kitlesel olarak anıldığı bir tarih. Diaspora 50. yıl mitinglerine hazırlanırken, Ermenistan’da da eylemler var, ama Sovyetler’e “1915”i anlatmak, Ermenistan’da bir anıt mezar inşa etmek, hatta 24 Nisan’ı resmi yas günü ilan “ettirebilmek” sanıldığı kadar kolay değil. O günlerde Sovyet Ermenistan da, vatan gibi bir yer değil çünkü…

Kitap bir basın taraması aslında. Ermenilerin 1965’te dünyanın dört bir yanında düzenledikleri anma etkinliklerini bugüne aktarırken, dünya kamuoyunda ve basınında nasıl yer aldığına yer verirken bir taraftan da 1915 gerçeği ile ilk kez bu kadar “sert” ve “yalın” yüzleşmek zorunda kalan Ankara’nın ve Türk basınının durumununa ışık tutuyor. 1965’te Türkiye’deki Türkçe ve Ermenice yayımlanan gazetelerden makale ve haberler, gazetelerin yurtdışındaki temsilcilerinin özel dosyaları, köşe yazıları, manşetler, karikatürler ile 1965’in ruhuna ulaşmak mümkün bu kitapla. Ama ulaşılan yer ne yabancı ne de eski. Aksine çok tanıdık.

“Sözde soykırım”ın mimarları: Suçlayıcı ve konuyu tartışmadan kendi içinde kapatan “sözde soykırım” ifadesi 1965’te, tam da Türkiye ile Ermeniler arasındaki soykırım tartışması başladığında Cumhuriyet gazetesinde kullanılmaya başlanmış. Çaresizlikten doğan bir çaba ile yaratılmış bir Antidot olarak düşünsek de literatüre gayet sağlam yerleşmiş ve bugün bile “aktüelliğini” koruyabilen bir ifade aslında.

“Tarihi tarihçilere bırakma” kaçamağı: Trajikomik ama “Tarihi tarihçilere bırakma” fikri de 1965’te ilk defa kendini gösteriyor. “50 yıl öncesine bakmanın ne anlamı var?”, “olan, olmuş, ileriye bakalım…” sözleri dışında içerideki Ermeniler için yeni kimlik tanımlarına da gidilmiş. “Müslüman olmayan Türkler”, “Türk Ermenileri ilelebet Türk kalacaktır” gibi…

“Dış mihrak” takıntısı: O yıllarda, 1915’in anılması basının her alanında bir ‘dış mihrak’ argümanı ile açıklanmaya çalışılmış. Ana eksene Rumları (Kıbrıs sorunu) koymak ile beraber bu tip vurgulamalar zaman zaman İsrail ve Mısır için de yapılmış. “Sol” tarif edilen kanat da bu zihniyette. “Ermenileri kışkırtanlar”, “emperyal güçler”, “Amerikan oyunları” deniyor, o yıllarda Aziz Nesin’den en sağcı yazarlara kadar herkes ‘dış mihrak’ argümanına sarılmış.

“Biz yapmadık onlar yaptı”: Bugün hâlâ karşılaştığımız “taarruz” yöntemi de eskilere dayanıyor. Aslında “Biz yapmadık onlar yaptı” söylemi 1965’te yine revaçta. ‘Ermeni mezalimi’ oldukça sık hatırlatılıyor, CHP milletvekilleri başta olmak üzere Meclis’te Ermeni tahrikleri ile ilgili “gündem dışı” konuşmalar yapılıyor.

Azınlıklardan “sadakat” ispatı: Bugün bile devam eden sadakat ispatı 1965’te de ısrarla talep ediliyor. Birçok köşe yazarı ‘Tüm bu olanlara en doğru karşılığı Ermeni vatandaşlarımız verecektir’ diye yazınca, Türkiye’de yaşayan Ermenilerden sadakat yeminleri gelmeye başlıyor. Gazetelerde, Türkiyeli Ermenilerden gelen “vatana bağlılık” mektuplarına yer veriliyor. Yazarlarının büyük bölümünün Ermenileri ne kadar sevdiğinden, Ermenilerin Osmanlı’ya ne kadar büyük hizmetlerde bulunduğundan da sık sık vurgular yapılınca Ermeni cemaat mesajı alıyor ve Türkiyeli 30 kişilik bir Ermeni, heyeti, 2,5 metre boyunda kırmızı beyaz karanfillerle 500 liraya yaptırdıkları büyük bir çelengi Taksim Cumhuriyet Abidesi’ne koyup, Türkiye’ye ve Atatürk’e bağlılıklarını dile getiriyor. Tabii bu hareket, dönemin gazetelerinin kanaatine göre 80 bin Ermeni nüfusunu temsil ediyor.

Kitap, ezberlerimizin ne kadar eskiye dayandığı hatta 50 yıl sonra bugün bakışımızın, anlayışımızın aslında hiç değiş(e)mediği konusunda güçlü argümanlar sunuyor. Bunlardan bence en önemlisi, Ankara’nın, diaspora Ermenilerine en iyi cevap olarak görülen Türkiyeli Ermeniler fenomeni.  Azınlık statüsündeki Ermeniler “biz memnunuz, hiçbir sıkıntımız yok” dediklerinde hem dünyaya cevap verilmiş hem de içerideki Ermenilere “memnun olmalısınız yoksa…” mesajı verilmiş oluyordu. Tüm bunların 1915 bir tarafa, “Vatandaş Türkçe konuş!” kampanyalarını, 6-7 Eylül olaylarını, Varlık Vergisi döneminden sonra cereyan ettiğini de unutmamak gerekiyor.

“Ya sev, ya terk et” mantığı, “diğer” Ermenileri “hain” ilan etme alışkanlığı, kalemleri kılıçlara dönüşen “rejim bekçisi” köşe yazarları… ve daha birçok “eski alışkanlığımız” ve ezberimiz ile yüzleşeceğimiz bir çalışma…

 *Ermenistan’da yaşayan araştırmacı, yazar

http://www.zaman.com.tr/yorum_1915in-yanlislari-1965te-baslar-_2224519.html

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *