Kıbrıslı Ermeniler

Pentadaktylos (Beşparmak) Dağları’nda bulunan Surp Magar Manastırı, Kıbrıs işgali sırasında terk edildi. Ayrıca Limasol Bölgesi’ndeki Armenokhori köyünde büyük bir Ermeni nüfusu vardır Çözümsüzlük adasından insan manzaraları -KIBRISLI ERMENİLER Kimi kaynağa göre Ermenilerin Kıbrıs’taki varlığı 6. yüzyıla, kimi kaynağa göre ise çok daha öncelere dayanır. Osmanlı İmparatorluğu’nun, 157 1’de Kıbrıs’ı fethettikten sonra adaya türlü zanaatkârlardan oluşan bir Ermeni nüfus aktardığı da bilinmektedir. Ancak Lefkoşa’ya doğru yola çıkarken beni asıl ilgilendiren, buraya 1915’ten sonra gelip yerleşen Ermenilerin hikâyeleriydi.

Pentadaktylos (Beşparmak) Dağları’nda bulunan Surp Magar Manastırı, Kıbrıs işgali sırasında terk edildi. Ayrıca Limasol Bölgesi’ndeki Armenokhori köyünde büyük bir Ermeni nüfusu vardır

Çözümsüzlük adasından insan manzaraları -KIBRISLI ERMENİLER

Kimi kaynağa göre Ermenilerin Kıbrıs’taki varlığı 6. yüzyıla, kimi kaynağa göre ise çok daha öncelere dayanır. Osmanlı İmparatorluğu’nun, 157

1’de Kıbrıs’ı fethettikten sonra adaya türlü zanaatkârlardan oluşan bir Ermeni nüfus aktardığı da bilinmektedir. Ancak Lefkoşa’ya doğru yola çıkarken beni asıl ilgilendiren, buraya 1915’ten sonra gelip yerleşen Ermenilerin hikâyeleriydi. O insanların izini sürmekti benim niyetim.

Adanın kuzeyinde artık hiç Ermeni kalmadığını biliyordum. 1963’te iç savaş patlak verdiğinde inatla ‘Rum Tarafı’na gitmeyen –ve 1970’de tek başına yaşadığı evinde öldürülünceye kadar ‘Türk tarafı’nda sessiz sedasız bir yaşam sürmüş olan– Haysmig Mangoyan[1] dışında hepsi apar topar Güney’e kaçmışlardı. Bu nasıl bir kaderdi ki, Anadolu’da yerlerinden yurtlarından edilen bu insanlar bu kez de kök salmak için geldikleri coğrafyada yeni bir sürgüne zorlanmıştı…

Bugün ‘Rum kesimi’nde belli bir bölgede yoğunlaşmadan dağınık vaziyette yaşayan Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşı 2.000 civarında Ermeni var. Nuritza Nacaryan da onlardan biri. 1928 Lefkoşa doğumlu. ‘Yeşil Hat’ ile bölünmüş şehrin güney tarafında yaşıyor. Babası Urfalı, annesi Adanalı. Artık unutulmaya yüz tutmuş eski, zarif bir Türkçeyle anlatıyor ailesinin hikâyesini. Ve yer yer ağlıyor anlatırken.

“Hiçbir zaman kinimiz olmamıştır. Kin tutmak, millet ayırt etmek ne ayıp bir şey!”

Madam Nuritza’nın ailesi, annesi Lusia henüz 12 yaşındayken Adana’dan yola çıkarılıp bugünkü Suriye çöllerine sürülmüş. 1909’da patlak veren ve tarihe Adana Olayları olarak geçen kitlesel çatışmalardan ne kadar sonra bu sürgüne zorlandıklarını tam kestiremiyorum. Madam Nuritza, annesinden dinlediklerini aktarıyor:

“Büyük dayım silah kuşanıp annesiyle vedalaşırken ‘Mama’ demiş; ‘gidip de dönmemek var, dönüp de bulmamak var.’” Nitekim kadın, erkek, çoluk çocuk toparlanıp gitmeleri söylenmiş bunlara; ve nehir boyunca yürümeleri tembihlenmiş. “Annemlerin bir komşusunun, günlerce yürümekten ayaklarında yaralar açılmış, artık tek adım atamaz hale gelmiş kadıncağız. Yalvarıyormuş kocasına, ‘ne olur beni şu nehre at; at da kurtulayım!’ Kocası ‘yapamam’ diyormuş. ‘Bak, eğer beni nehre bırakmazsan üzerimden geçecekler. Ya boğazlayacaklar, ya öldürecekler. Belki, olur a nehirden sağ çıkarım.’ Adam yapamamış; bırakmak istememiş karısını. Bakmış gruptan birisi olacak gibi değil, almış kadını sırtına, olgununun da tutmuş elinden; kadını nehrin kıyısına kadar taşımış, bırakmış oraya. Uzaklaşırlarken oğlan dönüp bakmış ki mamasını dalgalar kapmış götürüyor. Onu son görüşü bu olmuş. ‘Nehrin rengi zatı bozulmuş idi’ diyor çocuk sonradan. Ondan evvel çok atılanlar, öldürülenler olmuş… Böyle şeyler yaşamışlar işte. ”

Arada durup, özür diler gibi, yaşananlardan kimseyi suçlamadıklarını söylüyor. “Ama hiçbir zaman bir kinimiz olmamıştır. Daima deriz ki: Vaktinde olmuş. Sen bana tükürürsen ben de sana tüküreceğim, değil mi? Bu çok normal bir şeydir. Yani inkâr etsek de yalandır, olmaz. Hem kanımızda Türkiye vardır, bizim ana memleketimiz… Demek istiyorum ki, bizim hiçbir zaman bir kinimiz olmamıştır. Ne annemde, ne babamda… Daima deriz bunu.”

“Kıtal vakti, Amerikalılar imarethane açmışlar. İmarethane nedir bilin? Amerikalılar bakmış öksüzler çoktur, bir yer açmışlar. Sürülmüşler bunlar çöllere falan, çadırlarda. Sonra Halep’e gitmişler, oradan Beyrut’a… Sonra buraya, Kıbrıs’a 1921’de gelmişler. Ama ondan evvel, bir Amerikan hastanesi varmış, orda mamam ‘nursing’ (hasta bakıcılık) yaparmış. Bir Türk genç getirmişler, ayağı kesikmiş. Çok eyi bakmış annem ona.”

Sonra, biraz daha geriye dönüp, sesi titreyerek daha da evvelini anlatmaya başlıyor bu defa: “Annemin kardeşinin, çölde, çadırın önünde Türkler başını kesmiş…” Sesi düğümleniyor, ağlamaya başlıyor bunu söylerken. Elini tutuyorum, kolunu okşuyorum o ağlarken. Biraz rahatlıyor, titrek bir sesle devam ediyor: “Mamam derdi ki; ‘Bunu bile bile!’ derdi, ‘…ki bir Türk kesti kardeşimin başını… Bunu bile bile (!) hiç bir kin tutmadan o Türk gence baktım.’ derdi mamam. Zaten üç gün sonra da annesi ölmüş, –mamam..yani annemin annesi– şok geçirmiş, hastalanmış ve üç günde ölmüş. O da sekiz yaşındaki kız kardeşiyle yetim kalmış.”

İşte o Türk genci ziyarete gelen bir başka Türk, bu Ermeni hemşirenin ona ne kadar iyi baktığını duyunca, onu bir Ermeni arkadaşıyla tanıştırmak istemiş ve böylece Nuritza’nın babasıyla tanışıp evlenmiş Lusia. Halep, Beyrut derken, 1921’de Kıbrıs’a gelip yerleşmişler; Nuritza, burada doğmuş. Evde hep Türkçe konuşurlarmış, çünkü annesi Lusia Ermenice bilmezmiş. “Babam da Urfalıydı ama hiç Türkçe konuşmazdı.” diyor Madam Nuritza. Babayı az gördükleri için, haliyle önce annenin konuştuğu dili öğrenmiş çocuklar.

Nuritza dokuz yaşına gelinceye kadar Sarayönü’nde yaşamışlar. 1937’de, Köşklüçiftlik’te (şimdiki adıyla Dereboyu), 14 Kıbrıs Lirasına bir arsa satın alıp ev yaptırmış annesi. Gündüz TEKEL Sokak, No. 18; Madam Nuritza’nın dokuz yaşından 1963 yılına kadar yaşadığı, kendi çocuklarını da belli bir yaşa kadar büyüttüğü evin adresi. Patırtılar kopunca kardeşi satmış bu evi. Teyzeleri Viktorya Sokağı’nda oturuyormuş. Kıbrıslı Ermenilerin, Kıbrıslı Türklerle ve bazı zengin Kıbrıslı Rumlarla birlikte en yoğun olarak yaşadığı bölge, Baf Kapısı ile Sarayönü Meydanı arasında yer alan ve Arab Ahmet Mahallesi olarak bilinen, Viktorya Sokağı ve çevresini de kapsayan bölgeymiş. Lefkoşa’nın merkezinde, hâli vakti yerinde ve yüksek rütbeli kişilerin oturduğu; zamanın en nezih ikamet yeriymiş Viktorya Sokağı. Bugün sokağın bir ucunda Arabahmet Camii, diğer ucunda restore edilmekte olan Ermeni Kilisesi var.

Nuritzaların evinin olduğu Gündüz Tezel Sokak’ta, Kıbrıslı Rum bir fırıncı aile de yaşıyormuş. Yıl 1963, Noel zamanı; ekmek almak üzere fırına giderken, evlerden birinin çatısında iki silahlı milis görüyor Nuritza. Fırıncı Kurtumbellis’in kızına işaret ediyor onları: “Nedir bu? Korkmuyorsunuz?” “Ne korkacayik? Ne yaptik ki biz korkalım?” Eve döndüğünde silah seslerini duyuyor ve panik içersinde fırıncı ailenin öldürüldüğünü anlıyor. Belleğinde annesinden dinlediği travma tik yaşanmışlıkların izi var. Çoluk çocuk hemen koşarak teyzesinin yaşadığı Viktorya Sokağı’ndaki eve gidiyorlar. Teyzesinin Beyrut’tan dünürleri de evde misafir; onlarla birlikte toplam 18 kişi oluyorlar evde. Tedirginler, korkuyorlar. “Çünkü Türklerden çektik, biliriz hikâyesini” diyor. O yüzden Viktorya Sokağı’ndaki kilise vasıtasıyla, çocuklarını da alıp Melkonyan Enstitüsü’ne sığınıyor ve ‘Rum Tarafı’nda yeni bir hayat kurmaya çalışıyorlar kendilerine.“Çok zor günler yaşadık” diye anlatıyor o yılları iç çekerek. Ama annesi gibi o da hiçbir zaman Türklerin tamamını suçlamamış. Olup bitecekler konusunda kendilerini uyarabilecekken uyarmamış olan Türk komşularına bile hak veriyor; onların bu tavrını hoşgörüyle karşılıyor. Bu nasıl bir olgunluk ve yüce ruhluluktur, anlamakta zorlanıyorum. Hepimiz hayranlıkla dinliyoruz Madam Nuritza’yı…

2003’te sınır kapıları açılınca, en son 40 yıl önce gördükleri Kuzey’e ne büyük bir sevinçle gelmişler… Eski mahalleyi gezip ne kadar değiştiğini görünce biraz üzülmüşler; ama kimi eski arkadaşların izini yeniden bulunca çok mutlu olmuşlar. Hâlâ sıkça geçtiklerini söylüyor ‘Türk Tarafı’na. Büyük Han’da onu beklediğimiz mekânda belli ki tanınıyor Madam Nuritza. O daha masaya oturur oturmaz garson, ne içeceğini sormadan, yanında kurutulmuş naneyle beraber bir ayran getirip koyuyor önüne; şefkatle hâlini hatrını sorup gidiyor.

* *

42 yıldır Güney’de, Ledra caddesinde bir antika dükkanı işleten Noris Gülesserian ile yine Büyük Han’da buluşuyoruz. Noris Bey bizimle görüşmek için bisikletine atlayarak geçiyor sınır kapısını. 64 yaşında ve o da çok iyi Türkçe konuşuyor.

Amerikan pasaportuyla daha önce Güney’e geçmiş olmama rağmen bu görüşmeleri Kuzey’de yapmayı tercih edişimin sebebi; fotoğrafçımızın ‘Rum Parafı’na geçemiyor olması (Kıbrıs doğumlu İsmail Gökçe, anne-babası 1974’ten sonra Kıbrıs’a gelip yerleştiği için ne Kıbrıs Cumhuriyeti kimliği edinebilmiş, ne de Güney’e geçebilme hakkına sahip… Oysa ailesi de kendisi gibi Kıbrıs doğumlu olsa, diğer Kıbrıslı Türkler gibi o da rahatça girip çıkabilecek ‘Rum Parafı’na Bu yüzden görüşmelerimizi Lokmacı Kapısı’na yakın Büyük Han’da yapıyoruz.

Noris Bey de Lefkoşa doğumlu. Kuzey’de, Yenişehir’de yaşamış uzun yıllar. Kıbrıs’ın tek diplomalı saat tamircisi kendisi. Ne yazık ki quartz saatlerin çıkması zanaâtini öldürmüş; o da antikacılığa başlamış bu yüzden. Eskiden Ermeni, Rum ve Türklerin bir arada gayet güzel yaşadıklarını anlatıyor o da, Madam Nuritza gibi. Ama onun Rumlarla Türkler arasında patlak veren olaylardan Rumları sorumlu tuttuğu çok açık. 1974’te, hiç istemeden, Yenişehir’deki evlerini satarak Rum kesimine yerleşmek zorunda kalmışlar.

Noris Bey, sınır kapıları açılır açılmaz yıllar sonra ilk kez Kuzey’e geçerek çocukluk arkadaşlarıyla buluştuğu o günü anlatırken öyle duygulanıyor ki, gözyaşlarını kontrol edemiyor. Öte yandan, Anadolu’dan gelerek Kıbrıs’a yerleşmiş olan baba tarafının hikâyesiyle ilgili pek fazla detay veremiyor bize. Aile; babası henüz bebekken, 1918’de, Antep’ten Suriye’ye; oradan da (1933’te) Kıbrıs’a gelmiş. Dedesi Antep’te tüccarmış. Kıbrıs’a yerleşince saten dokuma işine girişmiş; babası da kumaşların boyanması, boyaların karıştırılması işlerini yapan bir teknisyenmiş dedesinin yanında. “Dedem buraya gelince, eh Rumca bilmez, Türkçeyi bilir; nere gitsin, Kuzey’e gelmiş!” diyor. Sınır kapıları açıldığından beridir kendisi de haftada en az birkaç defa Kuzey’e geçtiğini, eski dostlarını sıkça gördüğünü ifade ediyor. Belli ki, artık yaşamadığı ama geçmişini bırakıp gittiği tarafa duyuyor aidiyet hissini.

Noris Gülesserian sevgi dolu, barış yanlısı, dostane bir adam. Ama anlatısında sanki bir unutuş var. Sözlerinde Kıbrıslı Türkler haricindeki yabancılara karşı biraz kuşkucu ve hafiften ötekileştirici bir tavır seziliyor. Nuritza Nacaryan ise tüm o yaşanılmışlıklardan insan-ötesi bir bilgelik çıkarmış. Affediş, sevgi ve hoşgörü var kullandığı dilde; karşısındakini yumuşacık saran, rahatlatan hümanistçe bir dokunuş var.

1963 ve sonrasında yaşananların Kıbrıs Ermenilerini ne denli derinden etkilediğini görüyorum her ikisiyle de olan sohbetimizde. Ada tarihinde birbirini kıran taraf Rumlar ve Türkler de olsa; Kıbrıs Ermenileri bu çatışmada bir taraf tutmamış dahi olsa; bedel ödeyen halklardan biri de yine onlar olmuş maalesef. Kaderin hazin cilvesi Ermenileri bir kez daha yerlerinden yurtlarından etmiş; üstelik, bu defa başkalarına ait bir kavganın mağdurları olarak…

KIBRIS MARUNİLERİ (MARONİTLER)

Aslında Ermenilerin hikâyelerinin peşinde koşmak için geldiğim Kıbrıs’ta bir diğer azınlık halkı olan Marunilerle de buluşmadan edemedim. Orta Çağ’da, bugün Lübnan olarak bilinen topraklardan gelip Kuzey Kıbrıs’ın kuzey-batısına yerleşen bu halk, Lübnan’a da Suriye’den göç etmiş Arap kökenli Katolik Hıristiyan bir topluluk. Levent’ten dinsel ve siyasi çatışmalar sebebiyle kaçarak, nihayetinde Kıbrıs’a yerleşmiş olan bu insanların Kuzey’de halen bir köyleri var: Kormakitis (Türkçe adıyla: Kormacit yahut Koruçam köyü)… Girne’nin 34 km batısında; derin bir uykuya yatmışçasına sakin, yeşil sayılabilecek, şirin bir Akdeniz köyü bu.

1974 Harekâtı’ndan sonra Kıbrıslı Marunilerin pek çoğu, tıpkı Ermeniler gibi, Kuzey’de yaşadıkları köylerinden Güney’e göçmüşler. Kıbrıs bütününde yaklaşık 5.500 Maruni olmasına rağmen bu köyde tahminen 145 hane kalmış. Köyün yaş ortalaması 60 ve üzeri.

Marunilerin anadili Aramice ama gündelik dil burada Rumca. Çoğu Türkçe de biliyor. Katolik oldukları halde, Ortodoks Rumlara duydukları dinsel yakınlık sebebiyle köyün %65’i 1974’te ‘Rum tarafı’na geçmiş. Köyde kalanların büyük bir bölümü de zamanla –kimi ekonomik sebeplerle; kimi de çocukları ilkokul çağına geldiğinde Kuzey’de Rumca eğitim verecek bir okul kalmadığından– yavaş yavaş Güney’e taşınmış. Sınır kapıları açıldıktan sonra tatillerde gelip buradaki evlerini restore edenlerin sayısı bir hayli artmış. Köydeki evlerin çoğu son derece bakımlı bu yüzden. Geride bıraktıkları evlerine gösterdikleri özenden, Güney’e göçmüş olanların bir kısmının hayalinin, bir gün tekrar köylerine dönmek olduğu anlaşılıyor.

Maruniler hiçbir Kıbrıslının sahip olmadığı bir statüye sahipler: KKTC’de yaşayıp, Güney’deki seçimlerde oy verebiliyor; orada kendi milletvekillerini ve ‘Kıbrıs Cumhuriyeti’ Cumhurbaşkanı’nı, Kuzey’de ise muhtarlarını seçebiliyorlar.

Pazar sabahı kilisedeki ayini izlemek üzere erkenden köye varıyoruz. Dışarıdan gayet görkemli görünen kilise köyün tam ortasında. O sabah orada ufak bir pazar kurulmuş; çevre köylerden sebze ve meyve getirip satanlar var. Kilisenin içi “kitsch” denebilecek tarzda ama en azından sade; daha önce gördüğüm Katolik kiliselerindeki şafşata ve ihtişamdan uzak. Ayin saat 8’de başlıyor. Sözlerini anlamasam da okunan ilâhilerin güzelliği içimi ürpertiyor. Ayinden sonra bir süre köy kahvesinde oturup etrafı, gelip gideni izliyoruz. Öğlen sıcağıyla birlikte pazarcılar dağılıyor.

“Yorgo’nun Kasap Restoranı” kilisenin tam karşısında. Burası köyün en işlek mekânı. Birbiriyle bağlantılı üç bölümden oluşuyor ve her birinde duvarda asılı bir Atatürk portresi görmek beni inanılmaz şaşırtıyor. Müşterilerinizin %99’u çevreden gelen Türkler olduğu için mi bu resimler burda diye soruyorum Maria’ya. Bu soruma çok sinirleniyor; neredeyse benimle kavga edecek: “Herkes böyle düşünüyor ve aynı soruyu soruyor. Kesinlikle öyle değil!” diyor. Atatürk’ü çok sevdiğini, o resimleri kimse için değil kendisi için astığını anlatmaya çalışıyor uzun uzun. Söylediklerinde samimi olduğunu hissedip daha fazla uzatmıyorum.

Henüz otuzlu yaşlarda olan Maria köyün en genci, belki de tek genci. Dedesi Yorgo’dan annesi Hristina’ya devrolmuş ‘meyhane’yi o çekip çeviriyor. Burası köylünün buluşma noktası olduğu kadar, köye günübirlik gelenlerin de uğrak yeri aynı zamanda. Maria ile yarı Türkçe yarı İngilizce sohbet ediyoruz.

Bir zamanlar bütün Kıbrıs’ta 35 Maruni köyü olduğunu söylüyor. Kormacit bunlardan en büyüğüymüş. İkinci büyük köyleri Aya Marina, “şimdi boş; kimse giremiyor. Orası askeri bölge; Türk askeri var orda” diyor. “Ama Karpaşa köyünde yaşayan 12 Maruni var hâlâ.” 1974’te Kormacit’te 2,550 kişi yaşadığını söylüyor. “Geçen sene kala kala 85 kişi kalmıştık ama bugün emekli olup Güney’den geri dönenlerle birlikte 110 kişiyiz.”

1961-62 yıllarında harnup (keçiboynuzu) ticareti, tarım ve servis sektörüyle çok canlı bir ekonomisi olan köyün birkaç kilometre ilerisindeki limandan ihracat-ithalat yapılırmış. Köyde banka bile varmış ekonominin canlı olduğu o yıllarda.

Kıbrıs sorunu ve adanın bölünmüşlüğü konusunda Maria beni bir kez daha şaşırtıyor. “Böyle, iki ayrı devlet olarak kalması daha iyi” diyor. En iyi çözümün çözümsüzlük olduğu yönündeki inancını görünce artık kalkmamız gerektiğinin anlıyorum.

Lokantadan çıkınca, ilk geldiğimiz gün etrafımda dolanıp kendini sevdirmeye çalışan o şirin köpeği –Bruno’yu– arıyor gözlerim, köyün artık buharlaşmaya başlayan tozlu sokaklarında. Sıcak yüzünden kim bilir hangi gölgede pinekliyor olmalı. Onunla vedalaşamadığım için biraz üzülerek ayrılıyorum köyden.

http://www.aykiridogrular.com/haber-833-KIBRISLI-ERMENILER.html#.UHg7sFddrDE.facebook

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *