Farklı düşünce şekli

Hakob Soğomonyan’ın “Sünnetliler” romanı hakkında düşünceler

Kanada’nın küçük Cambridge şehrindeki Ermeni kilisesinin hemen yanı başında Türk camisi bulunmaktadır.

İnsanın aklından ilk geçen şey, “Türkler, Ermenistan ve Türkiye’den binlerce kilometre uzakta, denizler ve okyanuslar ötesindeki bu ülkede camilerini inşa etmek için, hiç değilse şehrin bir başka mahallesinde, Ermeni kilisesinden uzak başka bir yer bulamamışlar mı?”,- düşüncesi olmaktadır.

Bu sözümona rastlantı, bilinçaltında süregelen çatışmanın, varoluş mücadelesinin dışavurumu olup, gizli veya açık, durmadan devam etmekte ve içinde gelenekselleşme tehlikesi taşımaktadır.

Bu mücadele Hakob Soğomonyan’ın romanında, iki halkın ortak varlığını imkânsız kılan bir ayırıcı felaket olan Ermeni Soykırımı’ndan bir asır sonra, olağanüstü bir olayın sonucunda oluşan, Ermeni ve Türk’ün yaşam felsefesinin çatışmasının yeni bir dışavurumudur.

Bir yanda, trajik tarihi ve kimliğiyle Ermeni durmaktadır, diğer yanda ise inkârcılığıyla, yabancı düşmanı ve soykırımcı Türk durmaktadır.

Bu mücadelenin bir nihayeti var mıdır, nereye kadar gidecektir, ne kadar sürer?

Sorunun cevabı arzuların, önceliklerin ve reel siyasi uygunluklardan kaynaklanan yaklaşımların dışındadır.

Türk inkârcılığı veya en iyi şartlarda, geçmişi unutarak ileriye bakma konusundaki siyasi yaklaşımı, günümüz Türk yaşam felsefesine uygun olmakla birlikte, Ermeni’ye önerilen bu yabancı düşünce şekli, Ermeni yaşam felsefesinin ortadan kaldırılmasının inkâr edilemez ön şartını oluşturmakta, yani Ermeni’nin ruhsal-fikirsel soykırımı, Ermeni tarihinin sonu anlamına gelmektedir.

Yüz yıllık manevi mücadelede şekillenmiş olan bu bilinç sonucunda, trajedilerin en büyüğünü veya yenilgiyi revize etme iradesini kuşanmışların nesli, “sünnetliler” doğmaktadır.

“Sünnetlilerin” savaşı, kendilerince, çok farklıdır, öldürmelerine rağmen, kendileri ölüm yayan değildir.

Onlar, bir kere soykırıma uğramış olanın yüzyıllık kahrından doğan yaşam felsefesiyle yeni soykırım tehdidine karşı mücadele etmektedir.

Onlar, tür olarak sonsuza dek yok olmaya karşı mücadele etmektedir.

Sünnetlilerin varoluş mücadelesinde çok şey değişmiştir. Artık karşı karşıya duranlar kurban ve cellât olmayıp, kurbanın yüz yıllık halet-i ruhiyesinden oluşan ve kendini haklı çıkarma konusunda son olanaklarını yitirmiş düşünce şeklidir.

Bu düşünce şeklilerinin yıkıcı çatışmasını durdurmak mümkündür.

Bu niyetle Türk tarafına, kurtuluş yolu olarak ikinci bir olanak fikri sunulmaktadır.

İlk kitapta gelişen ruhsal savaşın, ne sonuca ulaşacağı, sunulan olanağın nasıl kullanılacak olacağı henüz belli değildir, fakat kandırma ve kendini kandırma olasılığı söz konusu değildir, Kasandra’nın öngörüleri bu şartları kabul etmemektedir.

Türk gazeteci, çok muallâk olsa da, bilinçaltında bunu hissetmektedir.

Vaftiz edilen Ermeni çocuğuna verilen “Vrej” (İntikam-çevirenin notu) ismi, ruhunda alarm sinyalleri vermektedir. Neden Harutyun (Yeniden doğuş-çev. notu) değil de Vrej? İkileşen kimliği karşısında giderek gelecek şekillenmekte ve kendisi, yeniden doğuş yolunun intikamdan geçeceği düşüncesinden neredeyse dehşete düşmektedir.

Türk gazeteciyi dehşete düşüren, tamamen farklı sebepten dolayı olsa da, Ermeni subayını da dehşete düşürmektedir.

İntikam, Ermeni’yi de, kendi cellâdı gibi bir soykırımcıya dönüştürmez mi acaba?

Bu tezadın nereye sürükleyeceği henüz belli değildir, fakat geleceğin hayalindeki İstanbul camilerinden birinde oluşan korkunç görüntü, Ermeni kilisesinde vaftizle verilen Vrej ismiyle başlamaktadır.

Romanın trajedisi, bu arzu edilmeyenin kaçınılmazlığıdır.

İki halkın önünde duran ve iki toplum tarafından farklı algılanan en zor sorun budur.

Kurbanın ve cellâdın karşılıklı ilişkisinin felsefi sorgulanması, şahsi düzeyde ilginç ruhsal, felsefi veya sanatsal anlamlandırmalara ve çözümlemelere varsa da, cellât-halk ve kurban-halk ilişkilerinin çözüme ulaşması, benzer düşünce yapılarının ötesinde ve farklıdır.

Temel sorgulama, işte bu “ötenin ve diğerinin” perspektifi korkusudur.

Cellâdın da nihayette bir kurban olduğuna dair birçok kereler ortaya atılan fikir, farklı sorunlar ortaya çıkarmaktadır.

Bunun böyle olması durumunda, cellât eşit bir kurban ve intikamı gerçekleştiren kurban da benzer bir cellât mıdır?

İntikam bir bedel midir, yoksa intikamı gerçekleştireni soykırımcı mı yapmaktadır?

Soykırımcının başka bir seçenek bırakmadığı durumda hangi şık kalmaktadır? İlahi adalet mi?

Çıkış yolunun intikam olması durumunda, bunun sonucunda soykırımcıya dönüşmüş olan eski kurban ve kurbana dönüşen eski soykırımcının varoluş dayanakları nedir ve var mıdır?

Ermeni subay Mahtesyan ve Türk gazeteci Gül, farklı kutuplardan geriye doğru giderek bu sorunun siluetinde görüntülenen korkunç geleceğe yaklaşırken, diğer kutupta Türk subay Hacı ve Ermeni gazeteci Sevan aynı şekilde, farklı kutuplardan, adım-adım geçmişin karabasanlarına inmektedir.

Bugünümüz, geleceğin dehşetleri ve geçmişin karabasanları arasındaki, Türk camisi ve Ermeni kilisesinin iki karakteri olan iki mahtesilerin veya hacıların, üzerinde karşılaşacakları bir köprüye dönüşmektedir.

Yaklaşık bir asır boyu, tüm Ermeni ulusunun geçmişini karabasan ve geleceğini belirsizlik ve korkular içine hapseden en büyük felaket, yeni sorunlar ortaya atmaktadır.

Tarihçiler, yazarlar, bilginler, siyasetçiler, soykırım uzmanları, resmi ve farklı liderlerin bu soruya verdikleri cevaplar, bu felaketin tüm derinliğini ve bu uçurumdan çıkabilme imkân ve perspektiflerini ortaya çıkartabilmişler midir acaba?

Romanın yeni ve yenilikçi sorgulamalarının, müteakip kitaplarda, okuyucuda yeni-yeni cevap ufukları oluşturarak, bu şüpheleri derinleştirmesi mümkündür.

Haykazun Alvırtsyan

Türkçeye çeviren: Diran Lokmagözyan

Akunq.net

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *