Türkiye Cumhuriyeti’nde İttihatçı geleneğin korunması. Genç Türklerin, 1919-1921 ve 1926 yıllarındaki yargılanmalarının karşılaştırmalı tahlili

Meline Anumyan

Ermeni tehciri ve katliamlarının (tehcir ve taktil) dava süreci olarak da kabul edilen, Genç Türklerin 1919-1921 yıllarındaki yargılanmaları, Osmanlı İmparatorluğu’nun Olağanüstü Askeri Mahkemelerinde (Divan-i Harbi Orfi) görülmüştür.

Bu yargılamalar, uluslar arası baskılar ve İttihat ve Terakki Partisi karşıtı Hürriyet ve İtilaf Partisi temsilcilerinin yeniden yönetime gelmesi neticesinde gerçekleşir.

Genç Türklerin, 1926 yılında gerçekleşen ve İstiklâl Mahkemeleri tarafından görülen yargılanmaları, Mustafa Kemal’e karşı İzmir’de planlanan suikast ile Ankara veya “Kara Çete” davalarından oluşmaktaydı.

Yargılamalar esnasında bazı devletler tarafından baskıdan ziyade müdahale denemeleri yapılmıştır.

Örneğin, Büyük Britanya’nın görüşüne göre, SSCB ile ilişkilerin geliştirilmesine karşı çıkan Kâzım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy ve Bekir Sami’nin Türkiye’deki etkilerinin güçlenmelerinden rahatsızlık duyan Rusya, Mustafa Kemal’e karşı planlanan suikastın açığa çıkmasında belirleyici rol oynamıştı.

İngiltere’de yayınlanan “Daily Telegraph” gazetesinin 23 Haziran 1926 tarihli nüshasında “… Görünüşe göre “bu komplonun açığa çıkması” ve Ankara’nın uyarılması konusunda Genel Rus Özel Komisyonu önemli bir rol oynamıştı.

Bilindiği gibi, Türkiye Cumhuriyeti cumhurbaşkanı ve Sovyetler Birliği elçiliği arasında samimi ve sıcak ilişki mevcuttu ve Moskova, suçlananlardan bazılarına karşı diş bilemekteydi.

Sovyetlerin Türkiye’deki etkisi sürekli olarak Kâzım Karabekir Paşa’nın direnişiyle karşılaşmaktaydı

Moskova, bir süre önce, Türkiye’nin doğu vilayetlerinin polis güvenliğini üzerine almayı önerdiğinde Kâzım Karabekir, Moskova’nın bu bölgeye girmesinden sonra onu oradan çıkarmanın çok zor olacağını öne sürerek karşı çıkmıştı.

Bekir Sami Bey ve Ali Fuat Paşa da Sovyet propagandası ve ticaret yöntemlerine karşı tepki gösterdiklerinde Sovyetler Birliği büyük zorluklarla karşılaştı ve bunu unutmadı, affetmedi”[1].

Aynı kaynağın 3/VI sayısında belirttiğine göre, suikast denemesi, muhalefetle nihai hesaplaşma için Ankara hükümetine bahane, Rusya için ise, kendisine düşmanca tutum içinde bulunan Türk siyasetçilerini eleme fırsatı yaratmıştı[2].

SSCB, ayrıca İzmir ve Ankara yargılamaları esnasında Bolşevikler ve Genç Türkler arasındaki işbirliği ile Rusya ve Afganistan arasında antlaşma imzalanmasıyla ilgili ayrıntıların açığa çıkmasından korkmaktaydı.

Genç Türklerin, 1926 yılındaki yargılanmaları esnasında, SSCB’nin Ankara büyükelçisi Yakov Surits, Türk yöneticilerle yaptığı özel görüşmeler esnasında sanıkların, özellikle de Doktor Nazım’ın, Rusya ve Afganistan arasında antlaşma imzalanması konusundaki ayrıntıları bildiğini ve sanıklara bu konuda sorular sorulmamasını rica etmişti.

Surits, 15 Eylül 1926 tarihinde SSCB dışişleri bakanı V. Çiçerin’e yolladığı çok gizli raporunda, Türk yöneticilerin kendisine bu açıdan yardım ettiklerini ve mahkeme başkanı ve üyelerinin bu konuyla ilgili hiçbir soru sormadıklarını memnuniyetle belirtir,

“…Mahkeme, İttihat’ın bizim bölgemizde oynamış olduğu rolün açığa kavuşturulması konusuna geldiğinde, durum bizim için nazikleşmeye başladı. Ümidimizi Kemal’in rakiplerine bağladığımız anların olup, doğrudan teşvik etmemiş olsak da Kemal’e karşı olan bu faaliyete engel de olmamış olduğumuz intibaı uyanabilirdi dışarıya karşı.

İddianamede, İttihatçıların faaliyetlerinin başlıca merkezleri olarak Moskova, Bakü ve Batum anıldığında bazı nahoş sonuçlardan kaçınılmak imkânsız olurdu.

Ben, daha Ankara davası başlamadan bu tehlikeyi sezerek, o zamanlar kendi kendime bir, karşı atak planı hazırladım.

Türk siyasetçileri ile yaptığım tüm görüşmeleri, Kemal’le olan ihtilafları ve gerçek niyetlerini öğrenene kadar uzun süre İttihatçıları Kemalin taraftarları olarak görerek kandırılmış olduğumuzu ispat etmek için kullandım.

Sadece yöneticilerimizin dikkatleri sayesinde Enver’in ve diğerlerinin Anadolu’ya ulaşmalarının engellenmiş olduğu ve Kemal’e karşı olan darbeleri savuşturarak kendi üzerimize çekmiş olduğumuzu vurguladım.

Mahkeme üyeleriyle yaptığım görüşmede, sanıklardan bazılarının Hindistan ve Afganistan’la ilgili çalışmalarımız konusundaki planlardan haberdar olduklarını ve uluslar arası konumumuzu zorlaştıracak, konuyla ilgili gizlilik ihlallerinden bizi korumanın, mahkemenin görevi olduğunu kendilerine belirttim.

Hâkimler, özellikle de mahkeme başkanı, açıklamalarıma son derece dikkatli davranarak sanıkların, özellikle de Nazım’ın bu konuya fazla girmesine engel oldular. Girişimlerim sonucunda, İttihatçıların bölgemiz dâhilindeki faaliyetleriyle ilgili her şey ön iddianameden çıkarıldı.

Dava süreci bu açıdan bizim için tamamen olumlu seyretmiştir”[3].

Diğer yabancı devletlerin 1926 yargılamalarına müdahalesiyle ilgili, Büyük Britanya ve Fransa’nın, Cavit’in ölüm cezasını önlemek niyetiyle Türkiye hükümeti üzerinde baskı uygulamış olduğunu belirtmek gerekir.

Tanınmış Avrupalı ve Amerikalı siyaset adamları da, tutuklu Cavit’in serbest bırakılması için başvurmuşlar,

Cavit’in tutuklanmasıyla ilgili haber Avrupalı Masonlar arasında da büyük rahatsızlık uyandırmıştı.

“Hâkimiyet-i Milliye” gazetesi 30 Ağustos 1926 tarihli sayısında, “Daily Telegraf”ın ölüm cezasına çarptırılmış olan Cavit hakkında övgü ve acı dolu bir makalesinden bölümler alıntılamıştı.

“Hâkimiyet-i Milliye”, “Cavit’in dayandığı çevrelerin ne yaklaşımlar içinde olduğu bu makaleden belli olmaktadır. (…) Cavit, Türk halkının ekonomik bağımsızlığına muhalif olanların en önemli dayanağıydı”[4],- diye yazmaktadır.

Ankara, 1926 yılında İttihat’ın üst düzeyiyle hesaplaştıktan sonra, Avrupa üzerinde bırakmış olduğu etkiyi yumuşatmak amacıyla, Abdülkadir’i ve Kara Kemal’i saklamış olan şahıslar ve ajanlar hakkında nispeten hafif cezalar verir[5].

İttihatçıların, 1919-1921 yılları arasında gerçekleştirilen yargılanmalarında, suçlama olarak Ermenilerin tehcir ve imhası, Ermeni Soykırımı’nda önemli rol oynamış olan Teşkilat-ı Mahsusa’yı kurmak, gerekçeli bir sebep olmadan ülkeyi dünya savaşına sürüklemek, vurgunculuğa izin vermek, karaborsada faaliyet göstermek ve ülkenin güvenliğini tehdit etmek suçlamalarıyla ilgiliydi.

1919-1921 ve 1926 yıllarındaki yargılanmaların ortak suçlamaları, ülkenin Birinci Dünya Savaşı’na sürüklenmesi ve savaş zamanında, özellikle de gıda maddeleriyle ilgili vurgunlarla ilgiliydi.

1926 yılında, yukarıda belirtilen suçlamalara, ülkeyi savaş sürüklemiş ve yurt dışına kaçmış olan İttihatçıların yönetimi ele geçirmek amacıyla yurt dışında gerçekleştirdikleri faaliyetleri ile Türkiye’de parti kurma girişimleri de eklenir.

1926 yargılamalarında Hıristiyanlar ve özellikle Ermenilerin tehciri ve kırımlarıyla ilgili suçlamalar tamamen kaldırılmıştı. Dahası, 1926 yargılamaları boyunca, Birinci Dünya Savaşı esnasında Hıristiyanların Genç Türkler tarafından imha edilmesi konusu bir kez dahi anılmamıştır.

Kemal Atatürk, 1926 yılında “Los Angeles Examiner Quote” gazetesine verdiği röportajda İttihat’ın, dünya savaşı süresince Osmanlı İmparatorluğu’nun Hıristiyan tebaasından binlercesinin yok edilmesinden suçlu olduğunu belirtmiştir[6].

Atatürk’ün benzer bir demeç vermiş olma olgusunun Türk tarih yazımı tarafından reddedilmesine rağmen, bu söyleşinin tarihinin, 1926 yargılamalarıyla aynı aya denk gelmesi ilginçtir.

Bununla birlikte, 1919-1921 tarihlerindeki güçsüz İtilaf hükümeti tarafından düzenlenen Genç Türklerin dava sürecinin aksine, aynı İttihat partisinden müteşekkil Kemalist hükümetin 1926 yılında gerçekleştirmiş olduğu İzmir ve Ankara yargılamaları “İttihat ve Terakki” partisiyle hesaplaşma davasına dönüşmüştür.

İttihat ve Terakki Partisi’nin tarihiyle ilgili temel bilimsel çalışma hazırlamış olan prof. Tarık Zafer Tunaya, “1908 Temmuzu’ndan, 1926 Temmuzu’na değin, on sekiz yılın hesabını soruyordu[7]” diye yazmaktadir..

1919-1921 ve 1926 yılı yargılamaları arasındaki diğer önemli fark, 1919-1921 yıllarında Genç Türk sanıklarına avukat tutma ve kendi yararlarına şahit takdim etme izni verilmiş olmasına rağmen, 1926 mahkemesinde bunlara müsaade edilmemesiydi.

Dahası, 1919-1921 yargılamalarının bazı sanıkları, özellikle de siyasetçiler, bir yerine birkaç avukat tutmuşlardı. Örneğin, 1919 yargılamalarında Hasan Hayri Tan ve Celalettin Arif, sanık Sait Halim’i; Kâzım ve Tahsin, Halil Menteşe’yi; Saki ve Esat Muhlis, Ahmet Nesimi’yi; Sadettin Ferit, Şükrü’yü; Mahmut Mahir, Yusuf Cemal ve Kadri, İbrahim Pirizade’yi; Sadettin Ferit, Ahmet Ramiz ve Mahmut Mahir, Mithat Şükrü’yü; Haydar Rıfat ve İsmail Tevfik, Ziya Gökalp’i; Mişon Ventura, Cevat’ı; Ali Haydar ise Musa Kâzım’ı ve Haşim’i savunmaktaydı.

1926 yılındaki İttihat davasını görmekte olan İstiklâl Mahkemelerinde kanuna göre sanıkların avukat tutma ve şahit göstermeleri yasaklanmış olmamasına rağmen, sanıkların bu yöndeki talepleri mahkeme tarafından kesinlikle reddedilmiştir[8].

1926 İstiklâl Mahkemesi, sanıkların mahkemeye sunduğu şahitleri dinlememe kararı almıştı. Tarihçi Seyhun Tunaşar’ın belirttiğine göre, “Bu tanık, Atatürk dahi olsa sonuca bir etkisi olmayacağı açıktı. Mahkeme önceden hazırlanmış bir senaryoyu oynuyordu. Sanki bir kamu mahkemesi değil, birbirlerini çok iyi tanıyan kişilerden oluşmuş bir “aile mahkemesi” kimliğinde görev (!) yapıyordu”[9].

Ayrıca, 1919-1921 yıllarında İttihatçıların yargılanmaları esnasında sanıkların, ölüm cezalarına itiraz etme hakları vardı, fakat 1926 yılında bu imkândan da yoksun kaldılar.

Yukarıda getirilen kanıtlar, bazı Türk tarihçileri tarafından öne sürülen 1919-1921 yıllarında Ermenilerin tehcir ve taktiyle ilgili yargılamaların uluslar arası baskı sonucunda gerçekleştirildiğinden tarafsız olmadığı iddialarını boşa çıkarmaktadır.

Tersine, 1926 yılındaki yargılamaların aksine, Olağanüstü Askeri Mahkeme (Divan-ı Harb-i Örfi) tarafından sanıklara kendilerini savunma konusunda tüm imkânlar verilmişti.

1919-1921 yıllarında İttihatçıların yargılanmalarının amacı, Birinci Dünya Savaşı galibi devletlerin Türkiye’ye yönelik duruşunun yumuşatılması ve savaş suçlularının Antant Devletleri tarafından yargılanmasını önlemeyi amaçlamaktaydı.

1926 yılında İttihatçıların yargılanması ise Mustafa Kemal Atatürk’ün monopolünün korunması, muhaliflerin tasfiyesi ve ülkede tek parti sisteminin tesis edilmesine yönelikti.

Belirtmek gerekir ki, 1919-1921 yılları ve 1926 yılında yapılan yargılamalar hiçbir zaman İttihatçı ideolojiye karşı olmamış, sadece bazı üst düzey parti temsilcilerinin tasfiyesine yönelik olmuştur.

Lakin prof. Tarık Zafer Tunaya’nın belirttiği gibi, “Eylemci İttihatçılar tarihe karışır. Mütareke döneminden başlıyarak, tüm İttihatçıların Mustafa Kemal Paşa’ya ve Cumhuriyet yönetimine karşı olduklarını ileri sürmek gerçeklere uygun düşmez. Tersine, İttihatçıların bir bir bölümü bu yönetimle kaynamışlardır. Hem Cumhuriyet Halk Fırkası’nda, hem de yönetici kadroda önemli görevlere getirilir”[10].

1926 yılındaki Ankara yargılamaları sonrasında İttihat, parti olarak Türkiye siyaset sahnesinden uzaklaşmış, Türk tarihçiliğinde de Milli Mücadele’deki İttihatçı faktörüyle ilgili sessizlik koruma eğilimi yer bulmuştur[11].

İzmir ve Ankara yargılamalarının akabindeki süreçte Türk resmi tarihçiliğinin, Atatürk’e karşı hazırlanan suikastta İttihatçıların rolüne değinmekten kaçınması dikkat çekicidir.

Alman Profesör Erik Jan Zürcher’in belirttiği gibi, 1931 yılında Fransızca olarak yeniden basılan “Türkiye Cumhuriyeti Tarihi” kitabında suikastın başı olarak Rauf Orbay gösterilmekte, İttihatçılardan ise söz edilmemektedir[12].

Zürcher’e göre, Türk resmi tarihçisi Karal da aynı çizgiyi benimsemekte, 1945 yılında yayınlanan “Türkiye Cumhuriyeti Tarihi” kitabında sadece Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı suikasttan dolayı suçlayarak, İttihatçılara değinmemektedir dahi[13].

Hollandalı profesöre göre, o dönemin Türk tarihçileri ya İzmir ve Ankara yargılamalarını tamamen göz ardı etmiş, ya da bu olayları, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası üyelerinin bir komplosu olarak göstermektedir.

Rauf Orbay dahi kaynaklarda baş suçlu olarak gösterilmiştir[14].

Kanaatimizce bu yaklaşım, İttihat’ı bir parti olarak aşağı vurmama arzusundan kaynaklanmaktadır. Yunus Nadi’nin sözleriyle, Mustafa Kemal’in “İttihatçılar içinde en büyük ve birinci”[15] olduğu ve Mustafa Kemal başta olmak üzere Türkiye Cumhuriyeti’nin tüm kurucularının İttihatçı olduklarını unutmamak gerekir.

Atatürk, “hissinin babasının Namık Kemal, fikrinin babasının ise Ziya Gökalp”[16] olduğunu hiçbir zaman gizlememiştir.

Hatta cumhuriyetin ilanının 29 Ekim olarak belirlenmesi dahi, 29 Ekim 1907 tarihinde Mustafa Kemal’in İttihat ve Terakki Partisi’ne kaydedilmesiyle ilgilidir.

1926 İzmir ve Ankara yargılamaları, İttihat’ı bir parti olarak tarih sahnesinden silerken, ne İttihatçı zihniyeti siyasetten silmek, ne de İttihatçı gelenekleri ve faaliyet stili ile düşünce şeklini ortadan kaldırma niyeti vardı.

Türk tarihçiler ve siyasetçiler, Cumhuriyet dönemindeki iki temel parti olan Cumhuriyet Halk Partisi ve Demokrat Parti’nin, aynı İttihatçılar ve aynı ideolojiden oluşmuş olup, Türkiye’deki tüm diğer partilerin de bu iki partiden kopmuş veya yaratılmış olduklarından dolayı günümüz Türkiye’sinde sadece bir partinin, İttihat ve Terakki’nin var olduğunu belirtmektedir.

Türk tarihçi Şükrü Hanioğlu, günümüzde Türkiye’de hâkim olan ideolojiyi dahi asırlık İttihatçı zihniyeti olarak tanımlamakta ve bunun temelinin 23 Temmuz 1908’de atılmış olduğunu, 1922 yılındaki değişimin ise gerçekte bu ideolojinin devamının bir neticesi[17] olduğunu belirtmektedir.

Bunun haricinde, İttihat ve Terakki’nin, Mason locaları örneğiyle kurulmuş olduğunu göz önünde bulundurmak gerekir. Bundan dolayı, Türk tarihçi Mete Tunçay’ın belirttiği gibi, son İttihatçının ölümünden sonra İttihad’ın yok olduğunu düşünmek yanlış olur[18].

Seyhun Tunaşar’ın sözleriyle, İttihat ve Terakki Partisi’nin ruhu bugün de yaşamaktadır[19].

Kemalistler de İttihatçıların örneğini izleyip, Milli Mücadele’de “hürriyet, eşitlik kardeşlik” sloganının kullanmış ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan sonra “Devletimiz milli bir devlettir. Çok milletli bir devlet değildir. Devlet, Türk’ten başka bir millet tanımaz” fikriyle hareket etmiştir[20].

Cumhuriyetin ilanından sonra, Türklerin haricindeki halklar hor görülmüş, devlet tek dil, tek din, tek kültür ve tek millet yaratma ve kalan tüm halkları Türkleştirme siyaseti gütmüştür.

İttihatçıların, 1926 yılındaki yargılanması, Türkiye’de İttihatçıların “derin devletine” son vererek, Kemalist derin devletin şekillenmesinin temelini atmış, Ermenilerin intikamından kaçan bir dizi İttihatçı liderle hesaplaşmış, fakat siyasi alanda İttihatçı ideolojisini ve çalışma stilini değiştirmeden korumuştur.

Türkçesi: Diran Lokmagözyan

Akunq.net



[1] Архив Внешней Политики Российской Федерации (АВП РФ), Фонд 132, Референтура по Турции, опись 11, папка 78, д. 35, 1926 г., л. 346.

[2] Архив Внешней Политики Российской Федерации (АВП РФ), Фонд 132, Референтура по Турции, опись 11, папка 78, д. 34, 1926 г., л. 23.

[3] Архив Внешней Политики Российской Федерации (АВП РФ), Фонд 08, Секретариат Карахана, оп. 10, папка 38, д. 263, 1926-1927 гг., лл. 147-148.

[4] Архив Внешней Политики Российской Федерации (АВП РФ), Фонд 132, Референтура по Турции, опись 11, папка 79, д. 36, 1926 г., л. 387.

[5] Архив Внешней Политики Российской Федерации (АВП РФ), Фонд 132, Референтура по Турции, опись 11, папка 78, д. 33, 1926 г., л. 139.

[6] Bk. “Los Angeles Examiner Quote”, 1 Auguste 1926.

[7] Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler, Cilt 3, İttihat ve Terakki, Bir Çağın, Bir Kuşağın, Bir Partinin Tarihi, İstanbul, 2000, s. 713.

[8] İzmir davası sanıklarından İzmit vekili Şükrü Bey, avukat tutma arzusunun bildirdiğinde mahkeme başkanı Ali Çetinkaya, “İstiklâl Mahkemeleri avukatların cambazlığına gelmez” diye cevaplamıştır. Bk. Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler, cilt III, s. 712.

[9] Seyhun Tunaşar, Gizemli Bir Devrimci Osmanlı’nın Dâhiliye Vekili Cumhuriyetimizin İstanbul Milletvekili İsmail Canpolat (Janbulet), Ankara, Piramit Yayıncılık, 2004, s. 87.

[10] Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler, cilt III, s. 30.

[11] А. Авакян, Черкесский фактор в Османской империи и Турции (вторая половина XIX-первая четверть XX вв.), Ереван, изд. “Гитутюн”, 2001, с. 381.

[12] Erik Jan Zürcher, Milli Mücadelede İttihatçılık, İstanbul, İletişim Yayınları, 2008, s. 243.

[13] a.g.e., s.244

[14] a.g.e.

[15] Gülçiçek Günel, İttihat Terakki’den Günümüze Yek Tarz-ı Siyaset: Türkleştirme, Belge Yayınları, İstanbul, 2006, s. 174.

[16] a.g.e., s.175

[17] M. Şükrü Hanioğlu, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Zihniyet, Siyaset ve Tarih, İstanbul, Bağlam Yayıncılık, 2009, s. 73.

[18] Mete Tunçay, Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek-Parti Yönetimi’nin Kurulması (1923-1931), İstanbul, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1999, s. 169.

[19] Seyhun Tunaşar, Gizemli Bir Devrimci Osmanlı’nın Dâhiliye Vekili Cumhuriyetimizin İstanbul Milletvekili İsmail Canpolat (Janbulet), s. 82.

[20] Gülçiçek Günel, İttihat Terakki’den Günümüze Yek Tarz-ı Siyaset: Türkleştirme, s. 180.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *