Pera Müzesi’ndeki “Cumhuriyetin Kamera Arkası” sergisi, erken Cumhuriyet İstanbul’una “çöp arşivde” kalan fotoğraflar üzerinden bakıyor. Gazetelere yansıyan görüntülerin yanı sıra yayımlanmamış, hasarlı ve unutulmuş fotoğrafları da bir araya getiren sergi, dönemin farklı yüzlerini görünür kılıyor.
Ilgaz Gökırmaklı
Her an, her şeyin fotoğrafını çekiyor; kimini sosyal medya hesaplarımıza yüklüyor, kimini de telefon galerimizdeki sonsuz dehlize uğurluyoruz. “Kötü” olanları ise tek tuşla silerek telefon hafızamıza küçük nefesler aldırıyoruz.
Sahi, kötü fotoğraf nedir? Bir fotoğraf nasıl kötü olur, ne zaman anlatmak istediğimiz hikâyenin karşılığı olmaz? Onları silmek, bir yönüyle o anı gördüğümüz haliyle sonsuza kadar yok etmek değil midir?
İşte bu yüzden bir arşiv sadece “iyi ve seçilmiş” fotoğraflardan oluştuğunda aslında o kadar da sağlam bir arşiv olmuyor. Arşivin kimi zaman manipüle edilerek kimi zaman silinerek, geçmişi bugüne anlattığını fark ettiğimiz günümüzde, aslında iyi bir arşivin en kıymetli unsurlarının zamanında saklamaya değer bulunmamış görüntüleri de koruması olduğunu anlıyoruz. Zira görülenler kadar gösterilmeyen ve gösterilemeyenler de o döneme dair çok şey söylüyor.
Neyse ki fotomuhabiri Selahattin Giz, farklı nitelikteki negatifleri yıllar boyunca koruyarak bugün yüzlerce görüntünün bir arada incelenebilmesini mümkün kılmış. Başta ustası Namık Görgüç olmak üzere meslektaşlarından derlediği kişisel basın arşivini koruyan ve genişleten Giz’in arşivinde, okunaksız bulunan negatifler de dahil pek çok görüntü bugüne ulaşmış.
Bu arşiv kimin?
Pera Müzesi, bu arşivi İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’nün (İAE) 20. yıl dönümü için düzenlediği erken Cumhuriyet İstanbul’unun gündelik hayatını ve foto muhabirliğinin perde arkasını ele alan “Cumhuriyetin Kamera Arkası” sergisini ziyaretçilerle buluşturdu.
İdil Çetin ve Ahmet Ersoy’un küratörlüğünü üstlendiği sergi, 90 bini aşkın negatiften oluşan Suna ve İnan Kıraç Vakfı Fotoğraf Koleksiyonu, Basın Fotoğrafları Arşivi’nden seçilen görüntülerle dönemin toplumsal çeşitliliğine ve görsel hafızasına farklı açılardan yaklaşıyor.
Seçki, Basın Fotoğrafları Arşivi’nin 12 bin 586 cam ve 8 bin 97 asetat negatiften oluşan ilk grubundan hazırlanıyor. Bu grubun önemli bir bölümünü gazeteci ve foto muhabiri Namık Görgüç’ün oluşturduğu düşünülüyor. Cumhuriyet gazetesinin fotoğraf servisini, gazetenin kurulduğu 1924 yılında Benli Kemal’le birlikte oluşturan Görgüç, İstanbul’u adım adım kaydederken Türkiye’de basın fotoğrafçılığının gelişimine de katkıda bulundu. Görgüç’ün 1947’deki vefatının ardından arşivin, fotoğrafçı Selahattin Giz tarafından korunduğu ve genişletildiği biliniyor. Koleksiyonda Cemal Göral ve Faik Şenol gibi dönemin diğer fotoğrafçılarının çekimleri de yer alıyor.
Yaklaşık 1910’lardan 1970’lere uzanan ve büyük bölümü İstanbul’da çekilen 90 bin 52 negatifi barındıran arşivi, Suna ve İnan Kıraç Vakfı 2011 yılında satın aldı. Arşivin onarım, zarflama, kutulama ve dijitalleştirme çalışmaları 2013’te tamamlandı. Kataloglama süreci ise fotoğraflardaki kişi, mekan ve olaylara ilişkin yeni bilgilerle gelişmeye devam ediyor. İAE’nin İstanbul’un çok katmanlı hafızasını araştırma, koruma ve erişime açma çalışmalarının bir devamı niteliğindeki sergi, İstanbul Araştırma Enstitüsü’nün 20 yıllık birikimini Pera Müzesi’ne taşıyor.
İyi ki kötü fotoğraflar var!
Sergi, 1920’lerden 1950’lerin başlarına uzanarak dönemin İstanbul’una alışılmışın dışında bir yerden bakıyor. Resmi söylemin göstermek istediği modern ülke dışında sokaktaki insanın gündelik yaşamını, şehrin ritmini ve mekanlarını, dönemin toplumsal ve siyasi olaylarını, hatta gazete sayfalarına hiç girmemiş kareleri görünür kılıyor. Ama en ilgi çekici özelliği “kötü fotoğrafları!”
Nedir bu kötü fotoğraf derseniz… Sergi, gazetelerde yayımlanmayan, teknik açıdan kusurlu bulunan, aynı olayın birkaç saniye öncesini ya da sonrasını gösteren ve haberin son haline dönüşmeyen negatiflerin yanı sıra politik nedenlerle gazetelerde kullanılamayan karelere de yer veriyor.
Küratör Ahmet Ersoy’un anlattığı üzere serginin çıkış noktası, bu fotoğrafların “nasıl anlaşılabileceği, nasıl değerlendirilebileceği ve nasıl sergilenebileceği” sorusu. Önlerinde iki yol olduğunu söyleyen Ersoy, ilk seçeneğin küratörü öne çıkaran, fotoğrafları estetik ölçütlere göre seçip onları “estetik obje statüsüne yükselten” temiz bir sergi hazırlamak olduğunu anlatıyor. Ancak böyle bir yaklaşımın arşivin karmaşası ve katmanlılığı hakkında pek bir şey söylemeyeceğini düşünüyor.
Arşivi konuşturmak
Bu nedenle sergide tercih edilen yol, Ersoy’un ifadesiyle “arşivi konuşturmak”. Fotoğrafları tek tek öne çıkarmak yerine arşivin kendi doğasına, içeriğine ve içindeki örüntülere bakılıyor. Böylece bir yandan erken Cumhuriyet döneminde foto muhabirliğinin arka planı görünür hale gelirken, çoğunlukla gazetelerde yayımlanmamış fotoğraflar üzerinden dönemin gündelik hayatına da başka bir pencereden bakılıyor.
Ersoy’a göre bu görüntülerin teknik ve estetik açıdan sergileme standartlarının altında kabul edilmesi ya da bazılarının ideolojik nedenlerle yayımlanamamış olması, arşivi ayrıca önemli kılıyor. Çünkü bu fotoğraflar, erken Cumhuriyet döneminin gündelik hayatına dair alışıldık bellek kalıplarının dışında, “alternatif bir hayatın dokusuna çok daha yakın bir kesit” sunuyor.
Küratörlerle sergiyi gezip sohbet ederken, sık sık tekrar ettiğimiz bir cümle vardı: “Hiçbir şey değişmemiş!” Kadınların görünürlüğünün az olması, haberde kullanılacak fotoğrafların iktidara göre şekillenmesi, değişmeyen yoksulluk…
Küratör İdil Çetin’e basın toplantısında sergi üzerinden “Ne değişmiş?” diye sorulduğunda, sansürden söz edilmesinin ona “hiçbir şey değişmemiş” hissi verdiğini anlatıyor. Sorum üzerine, bu duyguyu geçtiğimiz hafta sergiyi gezen abisinin sözlerinin de güçlendirdiğini anlatıyor. Çetin’in aktardığına göre abisi fotoğraflara baktıktan sonra “Hiçbir şey değişmemiş ya” demiş. İlk anda kendisini çarpan bu cümle üzerine düşündüğünde, serginin ilerleyen bölümlerinde karşılaşılan kadın cinayetleri, çocuk işçiliği, yoksulluk, şiddet ve halk iradesinin gaspına ilişkin görüntülerin bugünün gerçekliğiyle kurduğu benzerliği fark etmiş.
Tek bir anlatı yetmez
Çetin’e göre bu benzerlik, erken Cumhuriyet döneminin görsel hafızasının yalnızca bugün bildiğimiz, daha “inceltilmiş” görüntüler üzerinden okunamayacağını gösteriyor. Sergi de bu nedenle dönemin gazete sayfalarından yola çıkarak farklı katmanları bir araya getiriyor. İlk bölümde, siyasi haberler üzerinden Cumhuriyet projesine kendi üsluplarınca entegre olan insanları ve bu projenin kendisini kurma biçimlerini görüyoruz. Ancak arşivin diğer bölümleri, bu anlatının dışında kalanları da görünür kılıyor: Eşit pay alamayan, bu projeden eşit ölçüde yararlanamayan insanların hayatları; yoksulluk, sefalet ve şiddet görüntüleri. Böylece sergi, erken Cumhuriyet İstanbul’una ilişkin tek bir anlatının yeterli olmadığını gösteriyor. Arşivin katmanlılığı, dönemin görsel hafızasının da bundan çok daha karmaşık olduğunu ortaya koyuyor.
Sergide erken Cumhuriyet İstanbul’unun siyasi haberlerinden şehir yaşamına, adli olaylardan spor, eğlence ve kültür-sanat haberlerine uzanan geniş bir görsel arşiv yer alıyor. Cumhuriyet projesine dahil olanları gösteren siyasi haberlerin yanı sıra yoksulluk, çocuk işçiliği, işsizlik, evsizlik, şiddet ve kadın cinayetleri gibi gündelik hayatın daha görünmez kalan yüzleri de arşivde öne çıkıyor.
Tatavla Yangını, 1930 yerel seçimleri ve Serbest Cumhuriyet Fırkası protestoları, Nazım Hikmet’in davası, Menemen Olayı, Keriman Halis’in 1932’de dünya güzeli seçilmesi, Aslanköy’deki muhtarlık seçimi gibi olaylara ait fotoğraf serileri, dönemin haber üretim sürecini farklı aşamalarıyla görme imkânı sunuyor. Sergide ayrıca Cumhuriyet’in kamusal hayata katılımını teşvik ettiği kadınların, cumhuriyetin ilk heykeltraşlarından Sabiha Bengütaş gibi isimlerin yanı sıra haber konusu olmadan fotoğrafçıların objektifine takılan kadınların görüntüleri de yer alıyor. Gündelik hayat bölümünde bayramlar, karnavallar, seks işçileri ve sokaktaki insanlardan portrelere uzanan fotoğraflar bulunurken, adli haberler bölümünde cinayetler, mahkemeler ve dönemin suç haberleri ele alınıyor.
Dikkat: Bu bir nostalji sergisi değildir!
Küratörlere göre sergi, bir nostalji sergisi olmadığı gibi, alternatif ve tekil bir büyük anlatı öneren bir “karşı tarih” yazma iddiası da taşımıyor. Arşivin filtresiz yapısından hareket eden sergi, erken Cumhuriyet döneminin belirsizliklerini, gerilimlerini ve çoğulluğunu görünür kılarken bu dönemin başka şekillerde nasıl hatırlanabileceğini sorguluyor. Cumhuriyetin “cumhur”una odaklanan sergi, izleyiciyi bu çok sesli tarihe farklı açılardan bakmaya davet ediyor.
“Cumhuriyetin Kamera Arkası”, 28 Mart 2027’ye kadar Pera Müzesi’nde ziyaret edilebilecek. Pera Müzesi salıdan cumartesiye 10.00-19.00, pazar günleri 12.00-18.00 saatleri arasında gezilebilir. Cuma günleri “Uzun Cuma” kapsamında 18.00-22.00 arası tüm ziyaretçiler, çarşamba günleri ise “Genç Çarşamba” kapsamında tüm öğrenciler müzeyi ziyaret edebilir.
Editörün notu: İnanmayacaksınız, bugünkü gibi aşırı tatlı kedi fotoğrafları bile var!
https://www.agos.com.tr/tr/haber/iyi-ki-kotu-fotograflar-var-42091





Leave a Reply