Şanlıurfa’da (Urfa / Yedesia- ‘Akunq’ web sitesi) yürütülen ve 2021 yılından itibaren “Taş Tepeler Projesi” adını alan arkeolojik çalışmalarda ortaya çıkarılan 12 bin yıllık tarih, ilk kez yurtdışına çıkarılan eserler eşliğinde Almanya’nın başkenti Berlin’de sergileniyor.
İnsanlık tarihinde yerleşik hayata geçişinin başlangıcına ilişkin şu ana kadar bilinen ilk yerleşim yerlerinden 12 bin yıllık “Göbeklitepe” ve çevresi, Almanya’nın başkenti Berlin’de açılan geniş kapsamlı ve orijinal eserler içeren bir sergiyle ilk kez Türkiye dışında tanıtılıyor.
Berlin’deki “Bergama Müzesi”ne (Pergamonmuseum) bağlı “Robert Simon Galerisi”nde önceki gün “Toplumun Keşfi: 12 Bin Yıl Önce Göbeklitepe ve Taş Tepeler’de Yaşam” başlığı altında ziyarete açılan sergide büyük bir bölümü ilk kez kamuoyuna çıkarılan yüze yakın esere özenle hazırlanmış Almanca, İngilizce ve Türkçe bilgi metinleri eşlik ediyor.
Berlin’deki sergide, başta Göbeklitepe ve Karahan Tepe olmak üzere Şanlıurfa çevresindeki neolitik dönemden (Yeni Taş Devri) kalan onlarca yerleşim ve toplanma merkezini içine alan arkeolojik kazı ve yüzey araştırmalarında ortaya çıkarılan orijinal insan ve hayvan heykelleri yanı sıra çok sayıda arkeolojik buluntu, bölgenin simgesi olan T şeklindeki dikilitaşların ışıklandırılmış animasyonları eşliğinde sergileniyor.
Büyük kısmı Şanlıurfa Arkeoloji Müzesi’nden getirilen orijinal eserlerle, çeşitli müzelerden bölgeye ait eserlerin aslına uygun replikalarının da yer aldığı sergi, tanınmış İspanyol fotoğraf sanatçısı Isabel Munoz’un bölgedeki eserlere ilişkin özgün fotoğrafları ve filmlerinden oluşan özel bölümüyle sanatsal bir derinlik de taşıyor. Sergi 19 Temmuz’a kadar devam edecek.
Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü, Berlin Ön Asya Müzesi ve İstanbul Alman Arkeoloji Enstitüsü iş birliğiyle gerçekleştirilen serginin resmi açılış töreni yarın (10 Şubat, Salı günü) Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy ile Federal Almanya Hükümeti’nin Kültür ve Medyadan Sorumlu Devlet Bakanı Wolfram Weimer’in katılımıyla yapılacak. Sergiye ev sahipliği yapan “James Simon Galerisi”, yenileme çalışmaları nedeniyle ziyarete kapalı olan “Bergama Müzesi”nin (Pergamonmuseum) bünyesinde yer alıyor.
Başta “Bergama Müzesi” (Pergamonmuseum) olmak üzere arkeoloji ve sanat tarihi açısından çok önemli müzelerin yer aldığı “Müzeler Adası”ndaki (Museumsinsel) sergiyle ilgili tanıtım toplantısına Alman medyası büyük ilgi gösterdi.
“Taş Tepeler Projesi”nin Koordinatörü Prof. Dr. Necmi Karul ve Berlin Ön Asya Müzesi Müdürü Prof. Dr. Barbara Helwing, bu serginin Berlin gibi çok önemli bir bilim ve kültür kentinde gerçekleşmesinin iki ülke arasındaki 100 yılı aşkın bir tarihi olan arkeolojik işbirliği açısından da çok değerli olduğunu vurguladılar. Birbiriyle arkeoloji öğrenciliği dönemlerinden beri tanışan iki bilim insanı, serginin insanlığın avcı ve toplayıcı toplumdan yerleşik yaşama geçiş dönemindeki sosyal süreçlerin anlaşılmasına içine bölgedeki arkeolojik çalışmalarla ortaya çıkarılan eserler eşliğinde yeni bir ışık tuttuğunu kaydetti.
Dönemin insanlarının günlük yaşamlarından, inançlarına ve diğer toplu ritüellerine, beslenme, avlanma pratiklerine, hayvanlarla ilişkilerine, ölüme ilişkin buluntuları içeren sekiz bölümlük sergiyi tanıtan Helwing ve Karul, gazetecilerin sorularını yanıtlarken Göbeklitepe ve çevresindeki bulunan bazıları 12 bin yıllık yerleşim birimini “şehir” olarak tanımlanmaması gerektiğini, günümüzdeki anlamıyla “din” olgusunun o dönemde henüz söz konusu olmadığını, şehirleşmenin ve dinlerin bu dönemden binlerce yıl sonra ortaya çıktığını hatırlattı.
Kendisi de bölgedeki ilk arkeolojik çalışmalara (Nevali Çori’deki kazılara) katılmış olan Prof. Helwing, araştırmaların Göbeklitepe’nin tanınmasında büyük katkısı olan ve 1995 yılından itibaren buradaki kazıları yöneten Prof. Dr. Klaus Schmidt’in (1953-2014) “önce tapınak yapıldı, sonra şehirler!” tezini doğruladığını belirtti.
2016 yılında Göbeklitepe’deki kazıların başkanlığını ve 2021 yılından itibaren de tüm bölgeyi içine alan “Taş Tepeler Projesi”nin koordinatörlüğünü üstlenen Prof. Karul da, kendisinden önceki kazı başkanı Prof. Schmidt’in Göbeklitepe’nin “ikinci keşfi”ni gerçekleştirdiğini vurgulayarak, buradaki çalışmalara çok önemli katkıları olduğunu ve Türkiye’nin ona “vefa borcu” olduğunu kaydetti.
Bölgedeki çalışmaların sadece anıtsal ve kamusal yapıların dışında insanların yaşamını sürdüğü konutları da içerdiğini belirten Karul, birbiri arasında onlarca kilometre mesafe olan yaşam alanlarında buluntulardaki sembollerin, yapılar arasındaki benzerliklerin, bunların birbiriyle bağlantılı olduğunu gösterdiğini kaydetti. Göbeklitepe’deki yapıların ilk ortaya çıkarıldığı dönemdeki ortaya atılan çeşitli popüler tezlerin (ki bunlar arasında “tarihin yeniden yazılması gerekeceği” gibi iddialar da söz konusuydu) yanlış anlamalara yol açtığını ve bunları “düzeltmenin çok zor olduğunu” da belirten Prof. Karul, “Göbeklitepe’yi içinde bulunduğu bütün coğrafyanın bir parçası olarak araştırarak anlayabiliriz. Tarih değişmez. Onu, sürekli araştırarak öğrenebiliriz” dedi.
Aynı zamanda İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ne bağlı Tarihöncesi Arkeolojisi Anabilim Dalı Başkanlığı’nı yürüten Karul, çeşitli ülkelerden 36 farklı akademik kurumun katılımıyla süren “Taş Tepeler Projesi”nin Şanlıurfa’da aralarında kilometrelerce mesafe olan 10 ayrı noktada yürütülen arkeolojik çalışmaları içerdiğini hatırlatarak, son yıllardaki çalışmaların yurtdışında ilk kez kapsamlı bir sergiyle tanıtıldığını kaydetti.
Almanya’nın Türkiye dışında en yoğun Türk nüfusunun yaşadığı ülke olduğuna da dikkat çeken Karul, yurtdışındaki ilk sergi için Berlin’in seçilmesinde bu durumun da önemli bir rolü olduğunu vurgulayarak, “Burada yaşayan insanlarımızın kendi ülkelerindeki çalışmaları ve zenginlikleri görerek kendilerini iyi hissetmelerini umuyorum” diye konuştu.
Yaklaşık beş ay sürecek sergi boyunca çeşitli uzmanlara ve halka yönelik etkinlikler de planlanıyor. Ön Asya Müzesi’nin eğitim uzmanlarından Berin Wolff-Özaytürk örneğin Berlin’deki okullarla da, öğrencilerin insanlığın yerleşik yaşama geçiş sürecini burada sergilenen eserler yardımıyla daha iyi anlayabilmeleri için programlar düzenleneceğini belirtti.
Göbeklitepe ve Taş Tepeler’deki çalışmaları geniş biçimde tanıtan, hem kazılardan, hem de müzelerden çok sayıda görsel malzeme içeren, yapılar, heykelleri, heykeller ve kabartmalar diğer eserler üzerlerindeki sembolleri ayrıntılı olarak açıklayan, bölgedeki çalışmaların öncülerinin tanıtımına da özel bir bölüm yer verilen Almanca kataloğun İngilizce ve Türkçesi’nin de önümüzdeki günlerde yayınlanacağı öğrenildi.
MÜZELER ADASI’NA YENİ BİR TARİHİ DERİNLİK!
“Toplumun Keşfi: 12.000 Yıl Önce Göbeklitepe ve Taş Tepelerde Yaşam” (Gebaute Gemeinschaft: Göbeklitepe, Taş Tepeler und das Leben vor 12.000 Jahren) sergisiyle Berlin’de dünyanın en önemli müzelerinden beşinin yer aldığı (Bode Müzesi, Bergama Müzesi, Neues Museum – Yeni Müze -, Altes Museum – Eski Müze – ve Alte Nationalgalerie – Eski Ulusal Galeri) “Müzeler Adası”nda sergilenen tarih binlerce yıllık geriye taşınmış oldu.
Bu müzelerde Antik Yunan, Roma, Mısır, Anadolu ve Ön Asya’daki uygarlıkları, İslam sanatını, Ortaçağ, Bizans ve Rönesans dönemlerinden 18 ve 19’ncu yüzyıl Avrupa sanatına ilişkin eserler sergileniyor. Yani burası şimdiye kadar M.Ö. 4000 yılından 19’ncu yüzyıla kadar olan altı bin yıllık insanlık tarihi dönemi kapsıyordu. Şimdi adanın tam ortasında açılan ve 19 Temmuz’a kadar sürecek olan “Göbeklitepe ve Taş Tepeler” sergisiyle buradaki tarihi derinlik ikiye katlanıyor.
Türkiye ile Almanya arasında arkeoloji alanında Osmanlı İmparatorluğu döneminde başlayan çok eski ve zengin bir işbirliği tarihi var.
Dünyaca ünlü birçok Alman arkeolog, Bergama, Troya, Boğazköy, Hattuşa’dan Göbeklitepe’ye birçok arkeolojik araştırmaya imzasını attı. Türkiye’de arkeoloji biliminin kurulup, gelişimine katkıları oldu. Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde arkeolojik çalışmalar yapan Alman arkeologların ortaya çıkardığı eserlerden Troya Hazineleri (II. Dünya Savaşı’ndan sonra Berlin’i işgal eden Kızıl Ordu tarafından el konuldu ve “savaş ganimeti” ya da “tazminatı” olarak Moskova’ya götürüldü. Berlin’deki Yeni Müze’de ise bu hazineden kalan birkaç küçük parça bulunuyor), Bergama Zeus Sunağı, Milet Pazar Kapısı, Hitit tabletleri başta olmak üzere çok sayıda önemli arkeolojik eser, büyük bölümü “Müzeler Adası”nda olmak üzere Alman müzelerinde sergileniyor. Bergama Müzesi bünyesinde yer alan dört müzeden (Antik Eserler Kolleksiyonu, İslam Sanatı Müzesi, Ön Asya Müzesi ve James Simon Galerisi) üçü, en azından 2027 yılına kadar sürecek yenileme çalışmaları nedeniyle ziyaretçilere kapalı. Ancak tadilat süresince bu müzenin tam karşısında açılan “Bergama – Panaroma” sergisinde kentin M.Ö. 129 yılındaki halini, günlük yaşamı, Zeus Sunağı’nı 360 derecelik, gerçeğe yakın ölçülerde ve üç boyutlu bir panoramik sunum izlemek mümkün.
Ancak bu tablonun bir de farklı yanı var.
Alman müzelerindeki eserlerin bir bölümünün Osmanlı idaresinden yasal izinleri alınarak Almanya’ya götürüldüğü ileri sürülüyor. Ancak bu eserlerden bir bölümünün de tarihi eser kaçakçılığı marifetiyle – yani çalınarak¬ – ya da alınan izinlerin suiistimal edilmesiyle ülke dışına çıkarıldığı da biliniyor. Almanya’nın Afrika’daki sömürgelerinden getirilen eserlerle ilgili de benzer sorunları var.
Türkiye uzun yıllardır Almanya da dahil olmak üzere birçok ülkedeki kaçırılmış eserlerin iadesi için aktif çalışmalar yürütüyor. Almanya da bu çalışmalar çerçevesinde çok sayıda eseri Türkiye’ye iade etti. Ancak Bergama Zeus Sunağı gibi büyük eserlerin iadesi konusunda bir ilerleme söz konusu değil.
“Toplumun Keşfi: 12 Bin Yıl Önce Göbeklitepe ve Taş Tepeler’de Yaşam” sergisinin yanıbaşındaki müzeleri zenginleştiren eserlerle ilgili tartışmaları da hatırlatması kaçınılmaz.





Leave a Reply