Galata ve Pera’da zaman

Bir zamanlar beylerin, madamların salındığı İstiklâl Caddesi’nden Galata’ya doğru yol alıyor, kente değer katan geçmişin unutulmaz izlerini soluyoruz.

Tepebaşı’ndaki durakta inip tünele doğru yürüyorum. Bugün niyetim eski Pera’yı ve Galata’yı solumak…

Nedense İstiklâl Caddesi yerine “Pera” demek daha nostaljik gelir bana hep. Emek, Markiz, Lebon, Rebul, İnci, İmroz… Söylerken bile içim ısınıyor sanki. Önce Çiçek Pasajı’na giriyorum,“Cite de Pera”. İçinde kimler yoktu ki? Acemyan’ın tütüncü dükkânı, Vallaury’nin pastanesi, Pandelis’in çiçekçi dükkânı, Keserciyan’ın terzihanesi, Yorgo’nun meyhanesi, Sideris’in kürk mağazası… İstanbul’u İstanbul yapan bu çoğulcu ortamda Levantenler, Beyaz Ruslar, Museviler, Ermeniler, Rumlar olağanüstü bir çeşitlilik yaratmışlardı. Galiba bu yüzden, İstanbul’da hiç bir Eylül, 1955’inki kadar hüzünlü olmamıştı.

Devrimden kaçan Beyaz Ruslar’ın, baroneslerin, düşeslerin burada çiçek sattıkları günleri düşünerek çıkıyorum pasajdan. Madam Anahit’e selam göndermeyi de ihmal etmiyorum. Sonra Balık Pazarı’na geçiyorum. Bu kentte yaşayıp da bu pasajdan geçmeyen yoktur herhalde. Midye kokuları, kokoreççilerin bıçak sesleri, balık kokuları birbirine karışıyor. Degüstasyon’un önünden geçerken büyük usta Orhan Veli’ye selam veriyorum ki çokça uğradığı bir meyhaneymiş. Bu kentte yaşayanların en büyük korkusu, mekânlarla birlikte anıları da kaybetmek galiba. Sonra Hazzopulo Pasajı’na giriyorum. Arnavut kaldırımı taşların duruyor olması, Madam Katia’nın şapkacı dükkânının hâlâ aynı yerde olması ne olağanüstü diye geçiriyorum içimden. Tepebaşı’na doğru yürüyorum. Galata Kulesi’nin altındaki kahveye oturup bir kahve söylüyorum. Ladino dilinde söylenen şarkılar, rembetikolar, Rusça şarkılar kulağımda. Bir kentin hafızasını yaratan, bu ortak değerler aslında. Bu noktada büyük usta Ara Güler İstanbul’u ne güzel tanımlar: “İstanbul yalnızca bir şehir değil, bir yaşam tarzıdır. Bir dünya görüşüdür, tarihtir” der.

Tüm gizleri içinde saklayan sihirli kulenin altında kentin fısıltılarını dinliyorum. Bu kadim kentte yaşayan tüm kültürler, İstanbul’u İstanbul yapan ortak zenginlikti aslında. Galata’nın bu tarafı tamamıyla bir Yahudi mahallesiymiş bir zamanlar. 1492 yılında İspanya’dan gelen Sefarad Yahudileri buraya yerleşmiş. Muhteşem bir mimari var. Üzerinde şapkalı kadın heykellerinin, meleklerin olduğu ince bir zevkin ürünü olağanüstü apartmanlar… Yapım yılı 1880’li yıllara dayanan binalar hâlâ bütün zarafetiyle ayaktalar.

İlk durağım Terziler Sinagogu. Aşkenaz Cemaati (Doğu Avrupa’dan Osmanlı’ya gelen Yahudiler) için kurulan bir sinagog. Sonra Neve Şalom Sinagogu’na giriyorum. Barış vadisi anlamına geliyor. İçinde mutlaka gezilmesi gereken bir Yahudi tarihi müzesi var. Gözümün önüne köfteci Mösyö Moiz, Avram kardeşler, Belifante Pastanesi, berber Mösyö Cibili, mezeci Yomtov, Aşer Levi Şarap Evi geliyor. Bu isimler, kayıtlardan okuduğum Galata esnafı. O şık kadınları, beyleri düşlüyorum. Bu uzun yürüyüşün ardından Tünel’de bir şarap evine giriyorum. “Aşer Levi’nin şarap evi mi?” diye soruyorum. Garson şaşkın şaşkın yüzüme bakıyor. Ben de gülerek, “Olsun, sen bir kadeh kırmızı şarap ver” diyorum. Tüm gidenlerin ruhuna ve bıraktıkları izlere teşekkür ederek şarabımı yudumluyorum.


Cumhuriyet Gazetesi

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *