2020 Uluslararası Dini Özgürlükler Raporu: Türkiye

Yönetici Özeti

Anayasa, ülkeyi laik bir devlet olarak tanımlamakta ve vicdan, dini inanç, kanaat, ifade ve ibadet özgürlüğünü öngörmekte ve dini gerekçelerle ayırım gözetilmesini yasaklamaktadır. Bir devlet kurumu olan Diyanet İşleri Başkanlığı (Diyanet), İslam’la ilgili dini konuları idare ve koordine etmekte olup görevleri, İslam’ı uygulamak, dini eğitim vermek ve dini kurumları yönetmektir. Yargıtay’ın, Ocak ayında Ermeni bir vatandaşa Peygamber Hazreti Muhammed’i eleştirmek suretiyle kin ve düşmanlığa tahrik suçlamasıyla verilmiş olan 13 buçuk aylık hapis cezasını onadığı haberi basında yer aldı. Hükümet, gayrimüslim azınlıkların, özellikle de sadece Ermeni Apostolik Kilisesi’ne mensup Ortodoks Hristiyanları, Musevileri ve Rum Ortodoks inancına sahip Hristiyanları kapsayan 1923 yılına ait Lozan Antlaşmasının devlet tarafından yorumlanması çerçevesinde tanınmayan gayrimüslimlerin haklarını kısıtlamaya devam etti. Medya kuruluşları ve sivil toplum kuruluşları, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmayan Protestan cemaati önderlerine yönelik ülkeye giriş yasaklarının ve sınır dışı etme faaliyetlerinin hızla artığını bildirdi. Hükümet, dini azınlık gruplarının kendi din adamlarını eğitmesine kısıtlamalar getirmeye devam etti ve Heybeliada’daki Rum Ortodoks Ruhban Okulu’nun kapalı olma durumu sürdü. Dini azınlıklar; ibadethane açmak veya işletmek, arazi ve mülkiyetle ilgili anlaşmazlıkları ve arazileri daha evvel hükümet tarafından kamulaştırılmış kiliselerin karşılaştığı hukuki sıkıntıları çözüme kavuşturmak, dini vakıfları için yönetim kurullarında seçim yapmak ve okullardaki zorunlu din derslerinden muaf olmak gibi konularda zorluklarla karşılaştıklarını ifade etti. Dini azınlıklar, özellikle de Alevi cemaati mensupları, kamusal eğitim sistemindeki dini içerik ve uygulamalara bir kez daha itirazlarda bulundu. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, İstanbul’da bulunan ve ilk başta bir Ortodoks Kilisesi olan, sonrasında ise önce camiye ardından yine müzeye dönüştürülmüş olan Ayasofya Müzesini Temmuz ayında yeniden camiye dönüştürerek Müslümanlar için ibadete açtığını duyurdu. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Ağustos ayında benzer bir şekilde Kariye Müzesi’nin de yeniden camiye dönüştürülmesine karar verdi. Süryani Ortodoks Metropolitliğinin bildirdiğine göre İstanbul Süryani Ortodoks Kilisesi’nin inşaatına devam edildi.

Basında yer alan bir habere göre Katolik Keldani Kilisesi Papazının annesi Şimoni Diril eşiyle birlikte kimliği belirsiz kişiler tarafından kaçırıldı ve iki ay sonra 20 Mart günü Diril’in cansız bedeni yakınları tarafından bulundu. Medyada yer alan haberlere göre ibadethanelere ve mezarlıklara yönelik münferit vandalist eylemler devam etti. Mayıs ayında bir kişinin İstanbul’daki bir Ermeni kilisesini yakmaya teşebbüs etme görüntüleri güvenlik kameralarına takıldı. Polis, şüpheliyi göz altına alırken yetkililer şahısla ilgili vandallık suçlamasında bulundu. Diğer medya kuruluşları da Ankara’da yer alan Ortaköy Hristiyan mezarlığında 20 mezar taşının tahrip edilmesi de dahil olmak üzere mezarlıklarında vandallık olaylarının arttığını bildirdi. Bir habere göre 1938 yılında öldürülen Alevilerin anısına yapılmış olan anıt, Haziran ayında kimliği belirsiz kişilerin saldırısına uğradı. Yahudi karşıtı söylemler ve nefret söylemleri yazılı basında ve sosyal medyada yer almaya devam etti; Mart ayında çeşitli sosyal medya sitelerinde COVID-19 salgınını Yahudilerle ilişkilendiren Yahudi karşıtı söylemlerin olduğuna dair basında ve Yahudi yayın kuruluşu Avlaremoz’da haberler yer aldı.

ABD Büyükelçisi, Türkiye’yi ziyaret eden Amerikalı yetkililer ve diğer konsolosluk ve büyükelçilik yetkilileri, dini çeşitliliğe saygı duyulmasının ve kanun çerçevesinde herkese eşit muamele yapılmasının taşıdığı önemi hükümet yetkilileri nezdinde vurgulamaya devam ettiler. ABD Hükümet yetkilileri, hükümeti dini gruplara uyguladığı kısıtlamaları kaldırmaya ve mülklerin sahiplerine iadesi hususunda ilerleme kaydetmeye davet etti. Dışişleri Bakanı da dahil üst düzey ABD hükümet yetkilileri, hükümeti Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılmasına izin vermeye ve ülkede yaşayan tüm cemaatlerin ruhban sınıfı mensuplarının eğitimine izin vermeye davet etmeyi sürdürdü. Haziran ayında Uluslararası Din Özgürlüğü Özel Elçisi, hükümete Ayasofya’nın müze statüsünde kalması çağrısında bulundu. 25 Haziran’da Twitter üzerinden yaptığı paylaşımda “Ayasofya, dünyanın dört bir yanında farklı inançlara sahip milyarlarca inanan için muazzam manevi ve kültürel öneme sahiptir. Ayasofya’nın bugünkü statüsünde müze olarak herkesin erişebilirliğinin sürdürülmesi ve @UNESCO Dünya Mirası sit alanı olarak devamı yönünde #Türk hükümetine çağrıda bulunuyoruz” dedi. Temmuz ayında Dışişleri Bakanı, hükümeti “ülkenin inanç geleneklerine saygı taahhüdünün bir örneği olarak Ayasofya’nın bir müze olarak kalmaya devam etmesini sağlamaya” çağırdı. ABD Dışişleri Bakanı, ABD’nin tüm dünya genelinde dini özgürlükler konusundaki güçlü duruşunu vurgulamak üzere Kasım ayında İstanbul’a yapmış olduğu ziyarette Ekümenik Patrik 1. Bartholomeos ve Vatikan Büyükelçisi Başpiskopos Paul Russel ile bir araya geldi. Dışişleri Bakanı, Fener Rum Patrikhanesi’nin ardından Rüstem Paşa Camisi’ni de ziyaret etti. Elçilik ve konsolosluk yetkilileri, dini özgürlüğün ve dinler arası hoşgörünün önemine vurgu yapmak ve dini grupların mensuplarına karşı ayrımcılığı kınamak üzere Rum Ortodoks, Yahudi, Ermeni Apostolik Ortodoks, Roma Katolik, Protestan, Alevi, Süryani Ortodoks ve Keldani Katolikleri de dahil olmak üzere pek çok azınlık cemaatinin ruhani lideriyle de bir araya geldi.

I. Kısım – Dini Demografi

ABD hükümeti, (2020 yıl ortası tahminlerine göre) toplam nüfusun 82.0 milyon olduğunu tahmin etmektedir. Türk hükümetine göre nüfusun yüzde 99’u Müslüman’dır ve bunun yaklaşık yüzde 77.5’i Sünni, Hanefi mezhebine mensuptur. Diğer dini grupların temsilcilerinin sayısının, nüfusun yüzde 0.2’sine denk geldiği tahmin edilirken son zamanlarda yapılan ve Ocak 2019’da Türk araştırma şirketi KONDA tarafından yayımlanan kamuoyu anketlerine göre nüfusun yaklaşık yüzde 3’ü kendisini ateist olarak tanımlarken yüzde 2’si de herhangi bir dine mensup olmadığını belirtmektedir.

Alevi cemaati liderleri, Alevilerin toplam nüfusun yüzde 25 ila 31’ini oluşturduğu tahmininde bulunmaktadır. Pew Araştırma Merkezi, Türkiye’de yaşayan Müslümanların yüzde beşinin kendilerini Alevi olarak tanımladığını belirtmektedir. Şii Caferi cemaatiyse toplam nüfusun yüzde 4’ünü oluşturduğu tahmininde bulunmaktadır.

Gayrimüslim dini gruplar, çoğunlukla İstanbul’da ve diğer büyük şehirler ile güneydoğuda toplanmış bulunmaktadır. Gayrimüslim dini gruplara ilişkin net rakamlar mevcut bulunmasa da bu gruplar kendi sayılarını (Ermenistan’dan göç edenler de dahil olmak üzere) yaklaşık olarak 90,000 Ermeni Apostolik Ortodoks Hristiyan; (Afrika ve Filipinler’den göç edenler de dahil olmak üzere) 25,000 Roma Katolik ve 16,000 Musevi şeklinde bildirmektedir. Bunun yanında yaklaşık 25,000 Süryani Ortodoks (Süryaniler olarak da bilinirler), (ikamet iznine sahip çoğu Rusya göçmeni olan) 15,000 Rus Ortodoks Hristiyan ile 10,000 Bahai de bulunmaktadır.

Diğer dini gruplara ilişkin tahminlere göre ise 7,000 ila 10,000 Protestan mezhebi mensubu, 5,000 Yehova Şahidi, 3,000’den az Keldani Hristiyan ve 2,500 kadar Rum Ortodoks Hristiyan ile 1,000’den az Ezidi bulunmaktadır. Bunların haricinde küçük ve sayısı bilinmeyen Bulgar Ortodokslar, Nasturiler, Gürcü Ortodoks, Ukraynalı Ortodoks, Süryani Katolik, Ermeni Katolik, Keldani Katolik ve Maruni Hristiyanlar da bulunmaktadır. İsa Mesih’in Son Zaman Azizler Kilisesi (İsa Mesih’in Kilisesi) mensuplarınınsa 300 kişi olduğu tahmin edilmektedir.

II. Kısım- Hükümetin Dini Özgürlüklere Saygı Gösterilmesi Konusundaki Yaklaşımı

Yasal Çerçeve

Anayasa, ülkeyi laik bir devlet olarak tanımlamakta ve vicdan, dini inanç, kanaat, ifade ve ibadet özgürlüğünü öngörmektedir. Anayasa, bireylerin dini törenlere katılmaya ya da dini inançlarını açıklamaya zorlanmamasını ve ibadetlerin “devletin bütünlüğüne” yönelmediği sürece serbestçe yerine getirilmesini garanti altına almaktadır. Anayasa, dini gerekçelerle ayrımcılığı yasaklamakta ve “dinin veya dini duyguların yahut dince kutsal sayılan şeylerin” istismar edilmesini veya kötüye kullanılmasını ya da devlet düzenini “kısmen de olsa” din kurallarına dayandırmayı yasaklamaktadır.

Anayasa, devletin İslam’la ilgili konuları koordine ettiği Diyanet kurumunu tesis etmektedir. Yasaya göre Diyanet’in görevi özellikle Sünni İslam’a ağırlık verecek şekilde İslam inancını, uygulamalarını ve İslam’ın ahlaki ilkelerine imkân sağlamak ve teşvik etmek, halkı dini konularda eğitmek ve camilerin idaresini sağlamaktır. Diyanet, Cumhurbaşkanlığı’na bağlı bir kuruluş olarak din adamlarının ve üniversitelerin ilahiyat fakültelerinde görev yapan öğretim görevlilerinden oluşan 16 kişilik bir kurul tarafından idare edilmektedir. Diyanet bünyesinde, yüksek kurullar adıyla da bilinen Din İşleri, Hac ve Umre Hizmetleri, Eğitim, Dini Yayınlar ve Halkla İlişkiler şeklinde beş ana birim yer almaktadır. Kanunca şart koşulmuş olmasa da kurul üyelerinin tamamı Sünni Müslümanlardan oluşmaktadır.

Dini değerlere hakareti yasaklayan bir kanun olmasa dahi Ceza Kanununda dini değerlere alenen saygısızlık da dahil olmak üzere “halkı din ve düşmanlığa tahrik etmekle” ilgili suçlar için ceza öngörülmektedir. Kanun, “dine göre kutsal sayılan değerlerin aşağılanmasını” suç kabul etmektedir. Dine hakaret edilmesi, altı aydan bir yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılmaktadır.

Ceza kanunu, imam, rahip ve haham gibi din adamlarının görevlerini yerine getirdikleri sırada devlet idaresini ya da kanunlarını “takbih veya tezyif” edecek hareketlerde bulunmasını yasaklamaktadır. Bu yasağın ihlal edilmesi halinde bir aydan bir yıla kadar hapis cezası ya da suç, başkalarını kanuna uymamaya tahrik fiilini içeriyorsa üç aydan iki yıla kadar süreyle hapis cezası verilebilmektedir.

Dini grupların faaliyetlerini yerine getirebilmeleri için devlet nezdinde tescilli olmalarına gerek bulunmasa da ibadethanelerin kanunen tanınması şarttır. Bir ibadethanenin kanunen tanınması için, yeni ibadethanenin inşaatı veya tespitine yönelik olarak belediyelerden izin alınması gerekmektedir. Merkezi hükümet tarafından ibadethane olarak tanınmamış olan yerlerde ibadet yapılması kanuna aykırıdır; devlet, kanunu ihlal edenlere para cezası kesebilmekte ya da kanuna aykırı yerleri kapatabilmektedir.

Bir dini grubun ibadetine müdahale edilmesi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasıyla; dini mülkiyete zarar verilmesi üç aydan bir yıla kadar hapis cezasıyla ve dini mülkün tahrip ya da imha edilmesiyse bir yıldan dört yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılmaktadır. İbadethane olarak tescil edilmemiş yerlerde ibadet yapılması yasadışı olduğundan, uygulamada bu hukuki yasaklamalar sadece tanınan dini gruplar için geçerlidir.

Her ne kadar hükümet genellikle bu kısıtlamaları uygulamasa da kanun, Sûfî ve diğer dini tarikatları ve cemaatleri yasaklamaktadır.

Erkekler için askerlik hizmeti zorunludur; vicdani retle ilgili bir hüküm bulunmamaktadır. Hükümet tarafından uygulanan bir politikaya göre kişilerin 37,070 Türk Lirası (5,000 Dolar) ücret ödeyerek askerlik hizmetinden muaf olmasına izin veriliyor olsa da bu ücreti ödeyen kişilerin de üç haftalık temel eğitim programını tamamlaması şarttır. Zorunlu askerlik hizmetine dini gerekçelerle karşı çıkanlar, askeri ve sivil mahkemelerde yargılanabilmekte ve hüküm giymeleri halinde iki ay ila iki yıl arasında değişen hapis cezalarına çarptırılabilmektedir.

Dini cemaatlerin yönetimi ve idari yapıları tüzel bir kişilik gerektirmediğinden cemaatler doğrudan mülkiyet satın alamamakta ya da mülkiyet hakkını elinde bulunduramamakta ya da mahkeme nezdinde bu mülkler için hak iddia edememektedir. Cemaatler, varlık ve mülklere sahip olmak ve yönetmek için tek tek kurulların yönetimindeki ayrı vakıf ya da derneklerin desteğiyle varlıklarını sürdürebilmektedir.

1935 yılına ait bir kanun, mensuplarının dini ya da etnik kökenini temel alan vakıfların kurulmasını yasaklamakta olsa da bu kanunun kabulünden önce var olan vakıflara muafiyet tanımaktadır. Uzun süredir varlığını sürdürmekte olan bu vakıflar gayrimüslim vatandaşlar tarafından yönetilmektedir; bunlardan 167’si varlığını sürdürmekte olup çoğunluğu Rum Ortodoks, Ermeni Ortodoks ve Musevi cemaatleriyle bağlantılıdır. Uygulamada ise 1935 yılında çıkan yasanın ardından kurulan dini bir grup, beyan ettiği amacının dini olmaktan ziyade hayır, eğitim veya kültürel amaçlı olması kaydıyla dernek ya da vakıf olarak tescil edilmek üzere başvuruda bulunabilmektedir. Altı Protestan vakfı (bunların dördü 1935 Vakıflar Kanunu’nun kabulünden önce mevcuttu), 36 Protestan derneği ve bu derneklerle ilişkili 30’u aşkın temsilcilik bürosu bulunmaktadır.

Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde faaliyet gösteren Vakıflar Genel Müdürlüğü (VGM), tüm vakıfların faaliyetlerini ve vakıflara bağlı mülkleri düzenlemekte ve vakıfların beyan edilen hedef ve kuruluş tüzükleri dahilinde faaliyet gösterip göstermediğini değerlendirmektedir. 1935 yılında çıkan kanunun öncesinde var olan dini cemaat vakıfları da dahil olmak üzere birçok vakıf kategorisi bulunmaktadır.

Bir vakfın faaliyetlerine son vermesi durumunda, devlet söz konusu vakfın artık faal olmadığının tespiti ve vakfın tüm varlıklarının devlete devri hususunda mahkemelere dilekçe verebilir. Hükümetin, kararnamelerle vakıf kapatabildiği olağanüstü hâl dışında hangi kategoride olursa olsun vakıflar ancak mahkeme kararıyla kapatılabilmektedir.

Vakıflar, şirketler ve kira geliri sağlayan mülk ve bağışlar yoluyla gelir elde edebilir. Vakıf kurma süreci, dernek kurma sürecinden daha uzun ve pahalıdır ancak derneklerin yerel düzeyde vakıflara nazaran daha az yasal hakkı bulunmaktadır.

Çok sayıda dini topluluk, kendilerine uygun dernekleri resmi olarak tescil ettirmiş bulunmaktadır. Dernekler, kâr amacı gütmemek ve sadece bağış şeklinde mali destek almak zorundadır. Bir derneğin tescili için bir grubun dernek iç tüzüğü ve kurucu üyelerinin adının yer aldığı bir listenin de içinde bulunduğu destekleyici belgelerle ilgili ilin valiliğine başvuruda bulunması gerekmektedir. Yabancı bir derneğin ya da kâr amacı gütmeyen kuruluşun kurucu üye listesinde yer alması durumunda grubun İçişleri Bakanlığı’nın iznini alması gereklidir; söz konusu grubun kurucu üyeleri içinde yabancı olması halindeyse o kişilerin oturma izinlerinin birer örneğini ibraz etmeleri gerekmektedir. Valiliğin söz konusu iç tüzüğü kanuna ya da anayasaya aykırı bulması halinde, derneğin yasal koşulları karşılamak amacıyla iç tüzüğünde değişiklik yapması gerekir. Kanun gereği valilik, kuruluşun iç tüzüğünü ihlal ettiğine kanaat getirdiği faaliyetleri için dernek yetkililerini para cezası ya da diğer cezalara çarptırabilmektedir. Bir dernek, mahkeme emriyle kapatılabilir ve İçişleri Bakanlığı bir dernek veya vakfı geçici olarak kapatabilir ve kapatılması kararı için 48 saat içinde mahkemeye müracaat edebilir. Aksi halde hükümet, vakıfları ve dernekleri ancak olağanüstü hallerde kararnameyle kapatabilmektedir. Medeni kanun, derneklerin din, etnik köken veya ırka dayalı ayrımcılık yapmamasını şart koşmaktadır.

Kanun gereği mahkumların dini inançlarının gereğini hapiste yerine getirme hakkı bulunmaktadır; ancak tüm hapishanelerde ibadet yeri bulunmamaktadır. Kanuna göre cezaevi yetkilileri, mahkûmun dini inancının bir parçası olarak din görevlilerinin kitap ve diğer materyalleri sağlamalarına izin vermek zorundadır.

Anayasa, devlet okullarının ve özel okulların dördüncü sınıflarından itibaren tüm sınıflarda içeriği Cumhurbaşkanlığı’nın yetki alanına giren Millî Eğitim Bakanlığı Din Öğretimi Genel Müdürlüğü tarafından belirlenen zorunlu din ve ahlak dersi verilmesini öngörmektedir.  Öğrencilere, dördüncü sınıftan on ikinci sınıfa kadar haftada iki saat din dersi verilmektedir. Sadece kimliklerinde “Hristiyan” ya da “Musevi” ibaresi yer alan öğrencilerin din derslerinden muaf olmak için başvuruda bulunma hakkı vardır. Ateistler, agnostikler, Aleviler ya da diğer Sünni olmayan Müslümanlar, Bahailer, Ezidiler ya da kimliklerinde din ibaresinin yer aldığı bölümü boş bırakan kişiler, din derslerinden nadiren muaf tutulmaktadır. Ortaokul ve lise öğrencileri, normal okul saatleri sırasında haftada iki saat olacak şekilde seçmeli ek İslam dini eğitimi alabilmektedir.

Hükümet, kişinin mensubu olduğu dini inancı gösterir özel bir bölümün yer almadığı çipli kimlik belgelerini dağıtmaya devam etmektedir. Kişinin dini mensubiyetine ilişkin bilgiler çipte kaydedilmekte ve yetkili kamu görevlileri bu bilgileri “nitelikli kişisel veri” şeklinde görebilmekte ve bu veriler özel bilgi olarak korunmaktadır. Eskiden düzenlenmiş olan kimlikler halen geçerli olup bu kimliklerde kişinin mensubu olduğu dini inancın yer aldığı bir bölüm bulunmaktadır ve bu kişi bu bölümü boş bırakılabilmeyi tercih edebilmektedir. Bu eski kimlik kartlarında seçenek olarak şu dini kimlikler yer almaktaydı: Müslüman, Rum Ortodoks, Ortodoks olmayan Hristiyan, Musevi, Hindu, Zerdüşt, Konfüçyüsçü, Taocu, Budist, Dinsiz ya da diğer. Bahai, Alevi ve Ezidi ile ülkede bulunduğu bilinen diğer gruplar kimlik kartlarında yer almamaktaydı.

İş Kanunu’na göre özel sektörde ve kamu sektöründeki işverenler, çalışanlara dine dayalı ayrımcılık yapamaz. Çalışanlar, bu hususta İş Mahkemesi nezdinde işverenlerine karşı dava açabilir. Çalışanların, bu konuda bir ihlal olduğunu kanıtlaması halinde istihdam konusunda verilen kararın bozulmasına ilaveten söz konusu çalışanların dört ay maaşa kadar tazminat hakkı doğar.

Hükümetin Mevcut Uygulamaları

Basında yer alan haberlere göre, Ocak ayında, Yargıtay, sürgüne giden Ermeni kökenli Türk vatandaşı Sevan Nişanyan’ın Hazreti Muhammed’e yönelik kin ve düşmanlığa tahrik edebilecek “hakaret içeren” sözcükler kullanmış olması gerekçesiyle verilmiş olan 13 buçuk aylık hapis cezasını onadı. Mahkeme, kararını ülkenin ceza kanununa dayandırmakla kalmayıp İ.A. yayınevi tarafından Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) nezdinde Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine 2005 yılında açılmış olan davada “ucuz saldırı” olarak görülebilecek dini beyanlardan kaçınılması gerektiğine ilişkin kararı da alıntılayarak gerekçelendirmiştir. Karara karşı çıkan bir Yargıtay üyesi ise Nişanyan’ın yazısının Müslümanları aşağıladığını ancak kamu barışını bozan herhangi bir somut olgunun da meydana gelmediğini belirtmiştir.

Medyada yer alan haberlere göre İstanbul’da bir lisede din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmeni olan Cemil Kelik, yetkililerce uzak bir şehre atanmasının ardından eski görevine iade edildi ve öğretmenlik yapmaya devam etti. Kelik, ateistlerle deistlerin ahlak anlayışını “kendinden menkul” Müslümanlarınkiyle karşılaştırıp başörtüsünün İslam’da zorunlu olmadığını söyledikten sonra 2019 yılında görevinden uzaklaştırılmıştı.

20 Mayıs günü, polis, ana muhalefetteki Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) eski bir görevlisi olan Banu Özdemir’i, camilerin hoparlörlerinden İtalyanların solcu devrim şarkılarından “Çav Bella” şarkısının çalındığı görüntüleri Twitter üzerinden paylaştığı için göz altına alıp tutukladı ve kendisini “halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik etmekle” suçladı. Savcılık, Özdemir hakkında üç yıla kadar hapis istemiyle iddianame hazırladı ve sonrasında kendisi serbest bırakıldı. Aralık ayında mahkeme, Özdemir’in beraatine karar verdi.

16 Temmuz günü muhalefet yanlısı günlük gazete Sözcü, sosyal medyada Peygamber Hz. Muhammed’e yönelik hakaret içerikli karikatür paylaşımında bulunarak halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik ettiği için Muhammed Cevdet S.’nin İstanbul’da tutukladığı haberini verdi. Yıl sonu itibariyle konuyla ilgili başka gelişmeler yaşanmadı.

Hristiyan Dayanışma Birliğine (CSW) göre polis, 2018 yılında Mardin’deki 1500 yıllık Mor Yakup Manastırı’nı ziyaret ettiği söylenen terör örgütü Kürdistan İşçi Partisi (PKK) mensuplarına ekmek ve su verdiği için Süryani Ortodoks Rahip Sefer Bileçen (Rahip Aho olarak da bilinir) ile birlikte diğer iki Süryani’yi Ocak ayında tutukladı ve terör örgütüne üye olmakla suçladı. Bir sonraki duruşmanın Ocak 2021’de yapılması bekleniyor.

Hükümet, “gayrimüslim azınlıklara” geniş ölçüde atıfta bulunan 1923 Lozan Antlaşması’nı, münhasıran tanınan üç gruba; Ermeni Apostolik Ortodoks Hristiyanlara, Musevilere ve Rum Ortodoks Hristiyanlara özel hukuki azınlık statüsü verdiği şeklinde yorumlamayı sürdürdü. Hükümet, İstanbul Ermeni Apostolik Patrikliği, İstanbul Ekümenik Patriklikliği ve Hahambaşılık gibi Müslüman olmayan azınlıkların yöneticilerini veya idari yapılarını tüzel kişilik olarak tanımadığından bunların mülk satın alma veya sahip olmaları ya da mahkemelerde dava açmaları mümkün olmadı. Diğer dini azınlık cemaatleriyle birlikte bu üç grup, dini mülklere sahip olmak ve bu mülkleri kontrollerinde tutabilmek için ayrı yönetim kurulları ile daha önceden kurmuş oldukları bağımsız vakıflardan yararlanmak zorunda kaldı.

Ocak 2019’da AİHM, Yedinci Gün Adventistleri’nin vakıf kurmasına izin vermemesi sebebiyle hükümetin, toplanma ve örgütlenme özgürlüğünü teminat altına alan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni ihlal ettiğinde karar kıldı. Mahkeme kararı, İstanbul’daki cemaatin altı mensubuna toplam 8.724 Avro (10.700 Dolar) tazminat ödenmesini gerekli gördü. Söz konusu tazminata hukuki yardım ve avukat ve mahkeme masrafları da dahildi; yıl sonu itibariyle hükümetin söz konusu altı kişiye tazminat ödeyip ödemediğine dair bir bilgi olmadığı gibi hükümetin ödeme yaptığına dair bir açıklama da bulunmamaktaydı.

Ermeni Apostolik Patrikhanesi ve Rum Ortodoks Ekümenik Patrikhanesi, hukuken tanınabilmek için girişimlerini sürdürdü; cemaatleri de ayrı dini vakıfların üyeleri sıfatıyla faaliyet gösterdi.

İstanbul Protestan Kilisesi Vakfı, Haziran ayında bir basın duyurusu yaparak “Türkiye’de hizmet eden Protestan yabancı din adamlarının ülkede ikametlerinin gittikçe zorlaştığını” bildirdi. Merkezi Ankara’da bulunan Protestan Kilisesi Vakfı’na göre yıl içinde hiçbir kilise tescil edilmeye çalışılmadı. İki grup da önceki yıllarda yapılan tescil talepleriyle ilgili bir ilerleme kaydetmediler.

Çok sayıda Protestan kilisesi temsilcisi, ibadethanelerin tescil edilmesi konusunda bürokratik güçlüklerle karşılaştıklarını belirtti. Kilise temsilcileri, yerel yetkililerin tescil başvurularını onaylamaması ve camilere uygulanmayan asgari alan ihtiyacı gibi imar standartlarını kiliselere uygulamaya sürdürmesinden dolayı ibadetlerini yapabilmek için tescil edilmemiş yerlerde toplanmaya devam ettiklerini belirtti. Yetkililer, bu şartı alışveriş merkezlerine, havalimanlarına ve diğer küçük yerlere cami yapmalarına izin verdiği Sünni Müslüman cemaatlerine uygulamadı. Buna ilaveten bazı Protestan kiliseleri, yerel yetkililerin binalarının dışında haç asıp göstermelerine izin vermediğini belirtti.

Haziran 2019’da Bursa’daki yerel bir mahkeme, Bursa’da Protestan bir cemaatin vakıf kurma başvurusunu onayladı. Yıl sonu itibariyle hükümet, Protestan vakfının 2018 yılında kamu kaynaklarından yararlanılarak renove edilen bir kilisenin uzun dönemli kullanılmasına ilişkin talebine halen cevap vermemişti. Roma Katolik, Ortodoks ve Türk Protestan cemaatleri, VGM’nin 10 yılı aşkın süredir sahibi olduğu binayı paylaşmaya devam etti.

Devlet, büyük hapishanelerde Sünni Müslümanlar için mescit (küçük cami) ve Sünni din görevlisi imkânı sağlamaya devam etti. Aleviler ve gayrimüslimlereyse hapishanelerde kendi inançlarının gereğini yerine getirme konusunda din adamı imkânı sağlanmamaktadır. Buna karşılık, diğer dinlere mensup din adamlarının hapishanelerin güvenliğini tehdit etmemek suretiyle cumhuriyet savcısının izniyle kendi dinlerine mensup kişilere dini hizmet sağlamak üzere bulundukları hapishanelere girmelerine izin verildi.

Hükümet, Alevi İslam anlayışına heterodoks bir İslam “mezhebi” muamelesi yapmaya devam etti ve Yargıtay’ın cemevlerinin ibadethane olduğuna ilişkin 2018 yılında verdiği karara rağmen Alevilerin ibadethanelerini (cemevlerini) tanımadı. Mart 2018’de Diyanet İşleri Başkanı, camilerin gerek Aleviler gerekse Sünniler açısından uygun ibadet yerleri olduğunu belirtti. 13 Ocak günü İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi, yedi cemevinin ibadethane statüsüne alınmasına karar verdi. 16 Ocak günü İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Meclisi toplantısında diğer belediye ve hükümetlerin cemevlerini ibadethane olarak görmesiyle aynı doğrultuda cemevlerine ücretsiz hizmet verilmesi hususu onaylandı.

Kasım ayında muhalefet partisi Halkların Demokratik Partisi’nden bir milletvekili, Sivas’ın Hardal köyünde yaşayan Alevilerin, Alevi yazıtlarının bulunduğu ve Alevi toplumuna ait olan tarihi bir konağın camiye çevrilmesine ilişkin hükümet planlarına itiraz ettiklerini bildirerek Kültür ve Turizm Bakanlığına soru önergesi verdi. Bakanlık ise yıl sonu itibariyle soru önergesine yanıt vermemişti.

VGM, Diyarbakır’ın Sur İlçesi’nde bulunan Surp Giragos Ermeni ve Mar Petyun Keldani Kiliselerinin restorasyonuna devam etti. Yıl boyunca hükümet, PKK ile gerçekleşen çatışmalarda zarar görmüş mülklerin kamulaştırılması sebebiyle dini grupların doğan zararını karşılamadı ve herhangi bir tazminat ödemedi.

Yıl boyunca hükümet, daha önceki yıllarda el konulan mülkleri iade etmedi; hükümet 2018 yılında 56 mülkü Süryani cemaatine iade etmişti. Muhtelif cemaat temsilcileri, uygun hukuki yollarla ve hükümet kanallarından mülklerinin iadesinin takibini yapmaya devam ettiklerini söyledi. Mülklerinin iadesi için daha önce başvuruda bulunan Rum Ortodoks, Ermeni Ortodoks, Musevi, Süryani Ortodoks, Bulgar Ortodoks, Gürcü Ortodoks, Keldani ve Ermeni Protestan cemaatleri çözüme ulaştırılmayan bu taleplerin cemaatleri açısından önemli bir mesele olduğunu söylemeyi sürdürdü. Hukuki statüleri nedeniyle tanınmış dini vakıflar, el konulan mülkleri için tazminat almaya hak kazanmıştı ancak vakıfları hukuken tanınmayan kuruluş ve cemaatler bu haktan yararlanamadı.

Dini topluluklar, özellikle de Aleviler hükümetin yürüttüğü birçok eğitim politikasıyla ilgili endişelerini dile getirdiler. Yıl sonu itibarıyla hükümet, AİHM’nin 2013 yılında hükümetin devlet okullarında zorunlu din dersi uygulamasının eğitim özgürlüğünü ihlal ettiğine dair kararına riayet etmemeyi sürdürmekteydi. AİHM, hükümetin 2015 yılında alınan kararla ilgili olarak yaptığı itirazı reddetti ve Alevi toplumunun hükümetin verdiği derslerde Sünni İslam anlayışının özendirildiğine ve bunun Alevi toplumunun dini inançlarına aykırı olduğuna dair yasal talebini haklı buldu. AİHM’nin verdiği kararın ardından yetkililer 2011 yılında din dersi müfredatına Alevilikle ilgili materyal ilave etmişse de Alevi grupları bu eğitim materyalinin yetersiz olduğunu ve kimi durumlarda doğru bilgi de vermediğini ifade etti. Alevi grupları ayrıca hükümeti, AİHM kararlarını uygulamaya da davet etti.

Sünni olmayan Müslümanlar ve dinini aktif olarak yaşamayan Müslümanlar, ilk ve orta okullarda zorunlu din eğitiminden muaf tutulma hususunda güçlükle karşılaşmaya devam ettiklerini ve kimliklerinde din ibaresinin olduğu yerde Müslüman yazması sebebiyle sıklıkla Sünni İslam anlayışının farklı bakış açılarına ilişkin seçmeli dersler arasından bir ders seçmek durumunda kaldıklarını belirttiler. Hükümet, zorunlu eğitimin bir dizi dünya dinini de kapsadığını ifade etse de Aleviler ve Hristiyan mezhep mensuplarının da içinde olduğu bazı dini gruplar, verilen derslerin çoğunlukla Hanefi Sünni İslam öğretisini yansıttığını ve Alevi inançlarına mistisizm atfının yapıldığı bazı eğitim metinlerinde görüldüğü gibi derslerde diğer dini gruplarla ilgili olumsuz ve yanlış bilgilerin verildiğini ifade etti. Şubat 2019’da Konya Bölge İdare Mahkemesi, zorunlu din dersi müfredatında yapılan değişikliklerin 2013 yılında AİHM’nin hükmettiği üzere eğitim özgürlüğü ihlallerini ortadan kaldırmadığına karar verdi. Haziran 2019’da İstanbul 12’inci Bölge İdare Mahkemesi, bir Alevi ebeveynin oğlunun zorunlu din dersinden muaf tutulmasına yönelik itirazını kabul etti. Yıl sonu itibariyle dava halen görülmekteydi.

Diyanet’in verdiği bilgilere göre yıl sonu itibariyle 128,534 çalışanı olup işgücünün yüzde 18’i kadınlardan oluşuyordu. Diyanet, imamlar gibi Diyanet çalışanlarının her ilde hükümetin yönetiminde bulunan üniversite yurtlarına atanmasına ilişkin olarak 2016 yılında başlatılan pilot programın kapsamını genişletti. 9 Eylül’de Diyanet, devlet üniversitesi yurtlarına 922 çalışan daha tayin etti. Diyanet, görevlilerin yurtlardaki “ahlaki değer” sorunlarını ele almak amacıyla “ahlaki bir rehberlik” sağlayacağını ve Diyanet’in ilk müftülerine her altı ayda bir performans değerlendirmesi yapacağını ifade etti.

Hükümet, İslam inancının öğretildiği devlet okullarıyla özel ve dini okullara maddi kaynak sağlamaya devam etti. Hükümet, Türk edebiyatı gibi Türkçe verilen eğitimler karşılığında yaptığı maaş ödemesi haricinde Lozan Antlaşması çerçevesinde azınlık okulu olarak kabul edilen okullara bu tür bir maddi kaynak temin etmedi. Dini azınlık grupları, diğer tüm masraflarını kilise bağışları ve mezunların sağladığı bağışlarla kendileri finanse etti.

Hükümet, Rum Ortodoks, Ermeni Ortodoks ve Musevi cemaatlerine ait vakıfların Millî Eğitim Bakanlığı’nın denetimi altında okullarında eğitim faaliyeti yürütmelerine izin vermeyi sürdürdü. Kayda geçirilmemiş Ermeni göçmenlerle Suriye’den gelen Ermeni mültecilerin çocukları da bu okullarda eğitim alabilmektedir. Hükümet, göçmen ve mülteci çocuklarını hukuken “misafir” olarak sınıflandırmaya devam ettiğinden bu çocukların söz konusu okullardan diploma almaları uygun görülmedi. Bu okulların müfredatlarında sadece anılan üç grubun kültürüne özgü bilgiler yer almakta ve bu bilgiler sadece azınlık gruplarının dillerinde öğretilmektedir. Süryani Ortodoks cemaatinden bir temsilciye göre cemaatleri bir anaokulu işletmeye devam etmekte ancak kreşten 12’inci sınıfa kadar eğitime devam edecek bir okul garantisi vermeye yetecek yaşta çocuk bulunmamaktaydı.

Şubat ayında çıkan haberlere göre veliler, İsmail Tarman Ortaokulu’nun prensipte, hükümet tarafından istihdam edilen imamları yetiştirme amacı güden, mesleki bir din okulu niteliğindeki imam hatip okuluna dönüştürülmesini durdurmak üzere dilekçe verdi. Velilerin, bölgelerinde halihazırda beş imam hatip okulu olduğuna ilişkin iddiaları başarıyla sonuçlandı ve okulun imam hatip okuluna dönüştürülmesinin önlenmesine ilişkin dört mahkeme kararı lehlerine verildi. Ancak Millî Eğitim Bakanlığı, iki yerel idari mahkemesinin ve iki bölge idare mahkemesinin kararlarına uymadı ve okul, yıl sonuna kadar imam hatip okulu olarak çalışmaya devam etti. Basında çıkan haberlere göre bazı öğrencilerin velileri, dini nitelikli olmayan bazı devlet okullarının imam hatip okullarına dönüştürülmesi uygulamasını eleştirdi. Ülkenin genel bütçe içindeki 2020 yatırım programında, hükümetin öncelikleri arasında imam hatip okulları için 460 milyon lira (61.96 milyon dolar) tahsis edilirken yeni açılan fen okullarına ise 30 milyon lira (4.04 milyon dolar) kaynak tahsis edilmekteydi.

Üniversitelerin de içinde olduğu çoğu kamu binasında, Müslümanların dua edebileceği mescit bulunmaktaydı. 2017 yılında Millî Eğitim Bakanlığı, açılan her yeni okulda İslami ibadetlerin yapılması için bir oda ayrılmasını gerekli kılan bir yönetmelik yayınladı. Hükümet, Sünni olmayanlar için ibadet yerinin bulunmadığı hükümet binalarında Alevilerin benzer ibadet yerleri kurmalarına izin vermemeyi sürdürdü. Alevi liderler, ülkede sayıları 2500 ila 3000 civarındaki cemevlerinin talebi karşılamaya yetmediğini belirtti. Hükümet, hangi dini düşünce ekolünden gelirse gelsin Diyanet’in finanse ettiği camilerin Alevilere ve tüm Müslümanlara açık olduğunu ifade etmeyi sürdürdü.

Pek çok Alevi vakfı, altı ila on üç yaş arasındaki okul çocuklarının iki haftalık kış tatilinde dini eğitim amacıyla yerel camilere gönderilmesine ilişkin devam etmekte olan bir programın sona erdirilmesi talebini yineledi. Millî Eğitim Bakanlığı’nın 81 ilden seçilen 50.000 çocuğa yönelik 2018 yılında başlattığı program üçüncü yılında da devam etti; yıl içinde yaklaşık 10.000 çocuk katılım gösterdi. Alevi temsilcileri, programa katılmayan öğrencilerin katılım sağlamadıkları ve diğer öğrencilerden farklı oldukları gerekçesiyle “ayrı muameleye tabi” tutulacağını söyleyerek programa itiraz etti.
12 Ocak’ta siyasi muhalefet ile ilişkili bir gazete olan BirGün, Millî Eğitim Bakanlığı’nın, üç ilde anaokullarında İslam dini eğitim sınıfları pilot programını başlattığı haberini yaptı. Basında yer alan haberlere göre bu derslerde öğrencilere, kadınların başörtüsü takması gibi İslam geleneklerine uygun görselleri olumlu sıfatlarla eşleştirmeleri, başı açık olan kadınları ise olumsuz sıfatlarla eşleştirmeleri öğretiliyordu. Hükümet, bu konuda verilen örneklerin kapsayıcı olmadığı ve materyali yansıtmadığı şeklinde cevap verdi.
Medyada yer alan haberlere göre Haziran ayında Ekümenik Patrik I. Bartholomeos, ülkede yaşayan Rum Ortodoks din adamlarının eğitimine imkân vermek amacıyla hükümeti bir kez daha Heybeliada Ruhban Okulu’nun bağımsız bir kurum olarak yeniden açılmasına izin vermeye davet etti ve Ruhban Okulu’nun kapalı kalmaya devam etmesinin yüzlerce yıl öncesinde manastır olarak faaliyet gösteren okulun eğitim geleneğinin kesintiye uğratılmasına sebep olduğunu belirtti. Anayasa Mahkemesi’nin 1971 yılına ait bir kararıyla, yüksek eğitim veren özel kuruluşların faaliyetleri yasaklanmış ve bunun sonucunda Heybeliada Ruhban Okulu kapatılmıştı. 1982 Anayasası’nda yapılan değişikliklerle özel yüksek öğretim kuruluşlarının kurulmasına izin verilmiş ancak bu kuruluşlar üzerinde ciddi kısıtlamalara gidilmiş ve Ruhban Okulu’nun yeniden açılmasına ve gelenekleri çerçevesinde faaliyet göstermesine de izin verilmemişti.

Sözcü gazetesinin Eylül ayındaki bir haberine göre Diyanet, kapıları kapatılmış olan Heybeliada Ruhban Okulu’yla aynı adada bulunan tarihi bir sanatoryumu İslami eğitim merkezi kurmak amacıyla devraldı.

Hükümet, Sünni Müslüman din adamlarına eğitim vermeye devam ederken diğer dini grupların ülke içinde din adamlarına eğitim vermelerine kısıtlama getirdi. Rum Ortodoks ve Ermeni Ortodoks Patriklikleri, din adamlarına ülke içinde eğitim veremediler. Protestan kiliseleri de ülke içinde din adamlarına eğitim veremediklerini bildirerek bu durumun cemaatlerini yabancı din adamlarına bağlı hale getirdiğini belirttiler. Yerel Protestan kilisesi temsilcileri, hükümetin giderek daha fazla sayda yabancı din adamını sınır dışı etmesinin, cemaatlerinin yurtdışına seyahat etme imkânı olmayan yerel din adamlarını eğitme olanağını zedelediğini belirtti.

Çoğu raporda bu Protestan cemaatlerinin, din adamlarına ülkede eğitim veremediği ve gerekli hizmeti verebilmek için yabancı gönüllülere ihtiyaç duyduğu ifade edildi. Yerel Protestan grupları, yabancı gönüllülere bağlı olarak hareket etmenin giderek daha zor bir hal alması sebebiyle ve ülkede eğitim yapacak binaları açıp işletemediklerinden Türkiye içinden dini liderler yetiştirmeyi amaçladıklarını ifade etti. Cemaate bağlı kaynaklar yıl boyunca gerçekleşen bazı sınır dışı etmelerin ve ülkeye girişe yönelik yasaklamaların ülkede hukuka uygun şekilde uzun dönemli oturma iznine sahip kişiler olarak yaşamakta olan ve daha önce göçle ilgili sıkıntılar da yaşamayan yabancı ülke vatandaşı olan kişileri hedef aldığını da belirtti. 16 Haziran’da İstanbul Protestan Kilisesi Vakfı bir basın duyurusu yayınlayarak “2019 yılından beri, Türkiye’de hizmet eden Protestan yabancı din adamlarının ülkede ikametlerinin gittikçe zorlaştığını” bildirdi. Cemaat mensuplarına göre bu göç prosedürleri yerel bir cemaatin yerel kiliseler için kaynak bulmasını da etkilemekteydi çünkü yabancı ruhban sınıfı mensupları, bireysel bağışlar ve menşe ülkelerindeki kilise cemaatlerinden destek almaktaydı. Ülkeye giriş yasağına tabi tutulan ya da oturma izinleri reddedilen bazı kişiler, ülkenin hukuk sistemi vasıtasıyla mevcut durumlarının gözden geçirilmesini talep etti. Yıl sonu itibarıyla bu davalardan hiçbiri sonuçlanmamıştı ve medyada yer alan haberlere göre adli sistemde mevcut karmaşıklıklar ve birikmiş işler nedeniyle meselenin halli yıllar alabilirdi.

Middle East Concern, International Christian Concern, World Watch Monitor, Mission Network News ve Voice of Martyrs gibi çok sayıda izleme kuruluşu ve medya organı, ülkedeki Protestan kiliseleriyle bağlantılı kişilerin ülkeye girişten men, oturum izinlerinin uzatılmaması ve uzun süredir oturmakta bulunanların sınır dışı edilmesi gibi durumları rapor etmeye devam etti. Aralık 2019’da İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Genel Müdürlüğü, 1 Ocak itibariyle hükümetin (evlilik, çalışma, eğitim gibi) sebepler dışında bir gerekçeyle oturma izni talebinin bulunmaması halinde uzun dönemdir ülkede oturmakta kişilerin oturma haklarını turistik amaçlarla uzatmayacağını duyurdu. Gözlemciler, oturma izni retleri ve ülkeye giriş menleri de dahil olmak üzere Temmuz ayına kadar askıda bekleyen 54 göç davası olduğunu, bunların 19’unun ise yeni dava olduğunu rapor etti. Ret ve men kararı alınanların çoğu, sıklıkla “milli güvenliğe karşı eylem” ve “milli güvenliğe karşı çalışma izni eylemi” ifadelerinin bulunduğu güvenlik kodlarından bahsetti. Çok sayıdaki dini azınlığa mensup papaz, ülkede turist olarak uzun dönemli oturma hakkı bulunduğu dönemde dini törenleri yürütmüştü. Geçmiş yıllarda bir takım benzer önlemler alınmış olsa da çoğu grup, yıl boyunca ülkeden çıkarılma ve giriş hakkından men edilme gibi uygulamaların sayısında ciddi oranda artış olduğuna söyledi.

Dini cemaat mensupları, vakıf yönetim kurullarına seçim yapamama durumlarının faaliyetlerini sevk ve idare etmelerine bir engel teşkil etmeyi sürdürdüğünü belirtti. Kurul üyeleri öldüğünde, emekli olduğunda ya da ülkeden ayrıldığında vakıf yönetim kurullarının görevlerini yerine getirme konusunda çok sıkıntılı zamanlar yaşadığını ve yeni olmadan da faaliyet gösterememe riskiyle karşı karşıya kaldıklarını söylediler. Kurullarının faaliyetlerine devam edemeyecek noktaya gelmeleri durumundaysa hükümet vakfı feshetmekte ve vakfın mülklerini ve diğer varlıklarını da devlete devretmektedir.
Hükümet, bu hususta hukuki bir yükümlülük altında olmadığı yönündeki tavrını devam ettirerek, Ekümenik Patrik I. Bartholomeos’u dünyadaki yaklaşık 300 milyon Ortodoks Hristiyan’ın lideri olarak tanımamayı sürdürdü. Hükümet’in, Ekümenik Patrik’in sadece ülkedeki Rum Ortodoks azınlık nüfusunun dini lideri olduğu şeklindeki tutumu devam eti. Hükümet Ekümenik Patrikhane’nin Kutsal Sinod veya patrik seçimlerinde sadece Türk vatandaşlarının oy kullanmalarına ve seçilmelerine izin verme uygulamasına devam etti ancak ileride patrikliğe aday olabilecek kişilerin sayısını artırmak için hükümetin 2011’de bulduğu geçici çözüm çerçevesinde Rum Ortodoks metropolitlerine vatandaşlık verme uygulamasını da sürdürdü. İstanbul’da merkezi hükümeti temsil eden İstanbul Valiliği, Rum Ortodoks (Ekümenik Patrikhane), Ermeni Apostolik Ortodoks ve Musevi cemaati liderlerinin Türk vatandaşı olmaları gerektiğini belirtmeye devam etti.

İsa Mesih Kilisesi’nin kendi gönüllülerini ve uluslararası personelini ülkeden tahliye etme kararı yıl boyunca yürürlükte kaldı. 2018’de Kilise, bu kişilerin ülkeden çıkarılmasının güvenlik endişesi gerekçesiyle yapıldığını açıkladı. Kilise’nin yerel mensuplarına göre Kilise’nin bazı takipçileri, cezalandırılmaktan ve ayrımcılığa tabi tutulmaktan korktukları için Kilise’den uzak kalmıştır. Bazıları da kamu sektöründe çalışanlar da dahil olmak üzere inançları nedeniyle işlerini kaybettiğini ve yeni iş bulma konusunda sıkıntı çektiklerini belirtmiştir.

AİHM, Şubat 2019’da hükümetin Alevi Cem Vakfı’na ödemek zorunda olduğu 54.400 Avro (66.700 dolar) tazminatı düşürmek için yaptığı itirazı reddettikten sonra hükümet, 2017 avro döviz kuruna göre 39.010 avro (47.900 dolar) tutarına tekabül eden tazminatı Türk lirası cinsinden kısmi olarak ödedi. Cem Vakfı, tazminatın geri kalanını faiziyle birlikte tahsil etmek için dava açtı. Cem Vakfı, camilerin elektrik faturasının hükümet tarafından ödenmesine karşılık aynı imkânın Alevilerin ibadethanelerine sağlanmaması sebebiyle ayrımcılık yapıldığı gerekçesiyle 2010 yılında hükümet aleyhinde AİHM’de dava açmıştı. Hükümet, ödemekle yükümlü olduğu ücretin 23.300 Avro’ya (28.600 dolar) indirilmesi için karara itiraz etmişti. Kasım 2018’de Temyiz Mahkemesi, cemevlerinin ibadethane olduğuna ve bu sebeple de elektrik faturası gibi faturaların ödenmesi de dahil olmak üzere Sünnilere ait camilerle aynı imkanlardan yararlanması gerektiğine hükmetmişti. Alevi örgütleri yıl boyunca hükümeti alınan kararlara uymaya davet etti.

Diyanet, kayıt altındaki tüm camilerin işleyişini düzenlemektedir. Diyanet, en güncel mevcut veriler çerçevesinde yıl sonu itibariyle 128,469 Sünni personele maaş ödemesi yaparken bu rakam 2019 yılında 104,814 olmuştur. Hükümet, diğer dini gruplara mensup dini liderlere, eğitmenlere ya da diğer personele ise maaş ödememiştir.

Hükümet, 1453 yılında camiye, sonradan 1935 yılında ise müzeye dönüştürülmüş olan Ayasofya’nın statüsünü 24 Temmuz’da tekrar camiye dönüştürdü ve Ayasofya Camii, 1935 yılından sonra ilk defa yeniden İslam ibadetine açıldı. Temmuz ayında Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Tüm camilerimiz gibi Ayasofya’nın kapıları da Müslim ve gayrimüslim herkese sonuna kadar açık olacaktır. İnsanlığın ortak mirası olan Ayasofya, yeni statüsüyle herkesi kucaklamaya çok daha samimi, çok daha özgün şekilde devam edecektir” dedi. Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, Ayasofya Cami’ndeki tasvirlerin korunacağını söyledi. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Temmuz ayında televizyonda yaptığı ulusa sesleniş konuşmasında “Ayasofya’yı cami olarak ibadete açarken insanlığın ortak kültürel miras vasfını da koruyacağız” dedi ve “Ayasofya’nın hangi amaçla kullanılacağı Türkiye’nin egemenlik hakkı kullanımından ibarettir” diye de ekledi.

Hükümetin, Ayasofya’nın tekrar camiye dönüştürülmesine ilişkin planını duyurmasının ardından 30 Haziran’da Ekümenik Patrik I. Bartholomeos “Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesi kararı, milyonlarca Hristiyan’ı hayal kırıklığına uğratacaktır” dedi ve Ayasofya’nın müze statüsünün korunması yönünde çağrıda bulundu. 25 Haziran tarihinde Washington Post gazetesinde yayınlanan bir makalede, Ekümenik Patrik’in Ayasofya’nın camiye dönüştürülme niyetinden ötürü “müteessir olduğu ve sarsıldığı” aktarıldı. 20 Haziran’da bir grup Türk Katolik piskopos, “Ayasofya’nın müze statüsünde kalmasını istediklerini” belirtti. Türkiye Ermeniler Patriği Sahak Maşalyan, 13 Haziran’da Twitter hesabından yaptığı bir paylaşımda Ayasofya’nın Hristiyanlara da bir alan tahsis edilerek ibadete açılması fikrini destekledi. 24 Temmuz’da kılınan Cuma namazıyla ibadete açılmasından sonra Ayasofya’ya ücretli giriş düzenlemesi sonlandırıldı ve tüm ziyaretçilere açık oldu.

BM Din ve İnanç Özgürlüğü Özel Raportörü Ahmed Shaheed ve BM Kültürel Hakları Koruma Özel Raportörü Karima Bennoune, 28 Temmuz’da Cumhurbaşkanı Erdoğan’a bir mektup yazarak “Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesinin, başka kültürel alanların statüsünde gelecekte yaşanabilecek değişikliklere emsal teşkil edebileceğine ve kültürel hakların dinle uyumu üzerinde olumsuz bir etkisinin olacağına” dair endişelerini dile getirdi ve Ayasofya’nın müzeden camiye dönüştürülmesinin “farklı dinden ve geçmişten kişiler ile dindar olmayan kişilerin kültürel alanlara giriş ve bu alanları kullanım haklarını ihlal edebileceğini” belirtti. Mektupta ayrıca hükümetten “dini azınlıkların tarihi ve kültürel izlerini korumak, geçmişi de kapsayacak şekilde dini ve kültürel çeşitlilik konusundaki hoşgörü ve anlayışı desteklemek ve dini azınlıklara mensup kişiler de dahil olmak üzere eşitliği teşvik etmek” üzere alacağı tedbirleri de açıklaması talebinde bulunuldu.

Danıştay’ın, Kariye Müzesi’nin yeniden cami olarak açılmasına ilişkin Bakanlar Kurulu kararını 2018 yılında kabul etmesi sonrasında 21 Ağustos tarihinde Cumhurbaşkanlığı, Müze’nin 30 Ekim’de yeniden cami olarak açılabileceğini duyurdu. Cami’deki restorasyonun devam etmesi sebebiyle açılışı geciktirildi ve yıl sonuna kadar gerçekleşmedi. Hristiyan tasvirlerinin yer aldığı mozaikleri ve freskleriyle ünlü olan müze, beşinci yüzyılda Yüce Kurtarıcı Rum Ortodoks Kilisesi adıyla kurulup daha sonra renove edilmiş; daha sonra da 1945 yılında müzeye dönüştürülmeden önce 1511 yılında Kariye Camii’ne dönüştürülmüştü. Hükümet yanlısı Yeni Şafak gazetesinin haberine göre Danıştay, o dönem cami olan yapının sahibi olan vakfın tüzüğünü ihlal etmesi sebebiyle 1945 yılında alınan ve binanın müzeye dönüştürülmesine ilişkin kararın yasadışı olduğuna karar vermişti; söz konusu tüzükte binanın belirsiz bir süre boyunca cami olarak hizmet vereceği ifade edilmekteydi. Bölgede yaşayan Müslümanların çoğu, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın müzeyi yeniden camiye dönüştürme kararını memnuniyetle karşıladı.

Hükümet, Antakya’daki Aziz Petrus Kilisesi, Demre yakınlarındaki Aziz Nikolas Kilisesi, Isparta yakınlarındaki Aziz Paul Kilisesi, Akdamar Adası’ndaki Surp Harç Kilisesi ile Selçuk yakınlarında bulunan Meryem Ana Evi gibi daha önce devlet müzesine dönüştürülen ve dini açıdan önemli olan alanlarda her yıl anma amaçlı dini törenler düzenlenmesine izin vermeye devam etti. Hükümet, Rum Ortodoks Ekümenik Patrikhanesinin Trabzon yakınlarındaki Sümela Manastırı Müzesinde 2015 yılında ziyarete kapatılmasının ardından ilk defa 15 Ağustos’ta yıllık ayinini gerçekleştirmesine izin verdi.

2013 yılında İzmit’teki bir Protestan Kilisesine geniş çaplı bir saldırı düzenlemekle ve Kilisenin rahibine yönelik suikast hazırlığında olmakla suçlanan 13 kişinin davası yıl boyunca devam etti.

Ülke, Uygur kökenli Çinli Müslümanlardan oluşan büyük bir diaspora topluluğuna ev sahipliği yapmaya devam etti. Çin Halk Cumhuriyeti (PRC), bazı Müslüman Uygurların Türkiye’den kendi ülkelerine zorla gönderilmesinin yollarını aramaya devam etti; ancak yerel Uygur cemaati kaynakları, yıl boyunca Çin Halk Cumhuriyeti’ne iade edilmiş bir Uygurlu olduğunu duymadıklarını söylediler. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu da dahil olmak üzere hükümet yetkilileri, Uygurların Çin’e iade edilmeyeceğine yönelik taahhütlerini doğruladılar. 31 Aralık tarihinde Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, “Bugüne kadar Çin’in Türkiye’deki Uygurlara yönelik iade talepleri olmuştur ancak bildiğiniz üzere Türkiye bu konuda adım atmamıştır” ifadesini kullandı.

Türkiye İnsan Hakları Derneği ve çeşitli haber kaynakları, 1993 yılında Sivas’taki Madımak Otelinin yakılması sonucu yaşamını yitiren 33 Alevi aydın ve iki otel personelinin yaşamını yitirdiği olayın anısına 2 Temmuz’da Demokratik Alevi Derneği tarafından düzenlenen gösteriye Ankara polisi tarafından müdahale edildiğini bildirdi. Türkiye İnsan Hakları Derneğine göre polis, yedi göstericiyi gözaltına aldıktan sonra serbest bıraktı.

Medyada çıkan haberlere göre Tunceli Valiliği, Alevilik açısından bir ibadet alanı olan Munzur Gözelerini mesire ve ticaret alanına çevirmek istedi. 22 Eylül’de kazı ekipleri sahada inşaata başladı. Munzur Gözelerini korumaya yönelik bir kuruluş olan Dersim Araştırma Merkezi yaptığı resmî açıklamada “Bu girişimi inanç yerlerimize bir saldırı olarak görüyor, yetkilileri bu yanlıştan vazgeçmeye çağırıyoruz” dedi. Temmuz ayında yetkililer, kamuoyundaki tepkilere rağmen Tunceli’nin doğusunda az sayıda bulunan dağkeçilerinin avlanmasına izin verdi. Dersim Merkezi temsilcilerinin verdiği bilgiye göre Munzur Vadisi Milli Parkına özgü olan dağkeçileri, yöre sakinleri arasında kutsal sayılıyor. Basında yer alan haberlere göre Haziran 2019’da Ovacık Kaymakamlığı, ilçedeki sekiz köyün muhtarına bir yazı göndererek köylerinin “doğal afet bölgesinde bulunması” sebebiyle köylerini en kısa sürede boşaltmaları talimatını verdi. İlçede çok sayıda Alevi ve dini alan yer alıyor. Medyada yer alan haberlere göre Aleviler için manevi bir yer olan ve çok sayıda kutsal alana da ev sahipliği yapan Munzur Milli Parkı’nda maden arama çalışma yapma hakkını bir Kanada-Türk maden konsorsiyumuna verdiği için köylerin boşaltılması planlanmış bulunuyordu. Yazıda köylerin ne zaman boşaltılacağı tam olarak belirtilmezken yıl sonu itibariyle bu durumla ilgili kamuoyuyla paylaşılmış güncel bir bilgi bulunmamaktaydı.

Hükümet, Sünnilere yönelik cami yapımı için arazi sağlamaya ve camilerin belediyeler aracılığıyla yapılması için gerekli maddi kaynağı sağlamaya devam etti. Diyanet’in yayınladığı son istatistiklere göre 2018 yılında ülkedeki cami sayısı 88,681 iken 2019 yılında Diyanet tarafından işletilen 89,259 cami bulunuyordu. Alevi grupları yeni cemevleri inşa edebilecek durumda olsa da hükümet çoğu zaman cemevlerinin inşaatı ve bakımı için mali destek sağlamayı reddetti hatta bazı örneklerde bu desteği belediyelerin verdiği görüldü.

İstanbul’da yer alan Yeni Süryani Ortodoks kilisesi Aziz Efrem (Mor Efrem) Kilisesi’nin 2021 yılında tamamlanması beklenen inşaatı devam etti. Kilise, tamamlandığında Türkiye Cumhuriyeti’nin 1923 yılında kuruluşundan bu yana inşa edilen ilk yeni kilise olacak. Bugüne kadar İstanbul’da yaşayan yaklaşık 18.000 Süryani Ortodoks cemaati mensubu dini tören yapmak için mevcut kiliselerine ek olarak diğer cemaatlerin kiliselerinden yararlanmıştır.
Basında yer alan haberlere göre ülkenin doğusunda bulunan Van yakınlarındaki tarihi Ermeni Akdamar Kilisesinde üç yıl üst üste Aşai Rabbani Ayini düzenlendi; ayin, bu defa yeni seçilen Ermeni Patrik’i tarafından yönetildi. Yetkililer, Türk silahlı kuvvetleriyle PKK arasındaki çatışmalardan kaynaklanan güvenlik endişelerinden dolayı 2015-2017 yılları arasındaki dini törenleri iptal etmişti.

Hükümetlerin, azınlıklar tarafından yayımlanan günlük ve haftalık gazete ve dergiler için sağladığı maddi kaynaklar yıl sonu itibariyle karara bağlanmadı. 2019 yılında hükümet, azınlıklar tarafından çıkarılan yayınlar için toplam 250,000 lira (33,700 dolar) ayırmıştı.

Musevi vatandaşlar, yine Yahudi düşmanlığı ve güvenlik tehditleriyle ilgili endişelerini ifade etti. Cemaatin mensuplarına göre hükümet güvenlik konularında kendileriyle koordinasyon içinde olmayı sürdürdü. Hükümetin aldığı önlemlerin yararlı olduğunu ve hükümetin güvenlik taleplerine karşılık verdiğini belirttiler.

Aralık ayında Cumhurbaşkanı Erdoğan, ülkede yaşayan Musevi vatandaşların ve “tüm dünyadaki Yahudi aleminin” Hanuka Bayramı’nı kutlayan bir açıklama yayınladı. “Her vatandaşın din, dil, ırk, etnik köken ve inanç ayrımına maruz kalmadan kendi inanç ve geleneklerini özgür bir şekilde yaşayabilmelerine” vurgu yaptı. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, video konferans üzerinden Türkiye Musevileri Hahambaşısı ve Musevi cemaati liderlerinin Hanuka Bayramı’nı kutladı.

Nisan ve Eylül aylarında Cumhurbaşkanı Erdoğan, Musevi cemaatine Hamursuz Bayramı ve Roş Aşana’yı kutlayan mesajlar gönderdi. Mesajlarda ülkenin en önemli servetinin “sevgi ve hoşgörünün” sembolü olarak tanımlanan kültürel ve sosyal çeşitlilik olduğu ifade edildi.

İzmir’de bulunan Etz Hayim Sinagogu’nda restorasyon çalışmaları devam etti; aynı zamanda müze olarak da kullanılacak olan sinagogun 2021 yılının başlarında açılması planlanıyor. İzmir’deki Musevi cemaati liderlerine göre sinagog, bazıları halen restorasyon ihtiyacında olan bölgedeki diğer sinagoglarla birleştirilerek projelendirilen “Musevi Müzesinin” bir parçasını oluşturacak. Projenin finansmanı, belediye idari teşkilatı tarafından ve uluslararası bağışlarla gerçekleştirildi.

Ankara Üniversitesi ve Dışişleri Bakanlığı, 31 Ocak günü yerel Musevi cemaati liderleri, diplomatlar, üst düzey hükümet görevlileri, akademisyenler ve öğrencilerin katılımıyla Holokost Anma Günü düzenledi. Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Ersoy, etkinlikte açılış konuşması yaptı. Üniversite rektörünün de katılımıyla hükümet sözcüleri, ülkenin geçmişte Yahudilerin Nazi zulümden kaçmasına yardımı etmiş olduğuna ve BM’nin 27 Ocak gününü Uluslararası Holokost Kurbanlarını Anma Günü” olarak ilan etmesine ilişkin 2005 sayılı kararın destekçilerinden biri olduğuna değindi. Türkiye Musevileri Hahambaşısı İshak Haleva ve Musevi cemaatinin diğer liderleri ile lise öğrencileri de etkinliğe katılım gösterdi. Şubat ayında hükümet, Yahudi göçmenleri taşıyan Struma adlı geminin 1942 yılında İstanbul kıyılarında batması sonucu hayatını kaybeden yaklaşık 800 Musevi vatandaş için beşinci kez üst üste anma töreni düzenledi. İstanbul valisi, Hahambaşı İshal Haleva ve Musevi cemaatinin diğer mensupları ile diplomatlar topluluğu üyeleri de anma törenine katılım sağladı.

III. Kısım – Toplumun Dini Özgürlüklere Saygı Gösterilmesi Konusundaki Yaklaşımı

Basında yer alan bir habere göre 20 Mart günü, eşiyle birlikte kimliği belirsiz kişiler tarafından kaçırıldıktan iki ay sonra Keldani Kilisesi Papazının annesi Şimoni Diril’in cansız bedenine ulaşıldı; babası Hürmüz Diril ise halen kayıptı. Diril’in cansız bedeni, Şırnak’ın güneydoğusundaki bir köyün yakınlarında bulundu. Hristiyan Dayanışma Birliği CSW’ye göre çift, bölgede yaşayan Türkler ve Kürtler tarafından tehdit ediliyordu. Bir görgü tanığı, çifti PKK mensuplarının kaçırdığını iddia ederken başkaları da kaçırılmadan hükümetle bağlantılı grupların sorumlu olabileceğini söyledi. Basında yer alan haberlere göre polis, kaçırılma olayını ve Simoni Diril cinayetini yıl sonuna kadar araştırmaya devam etti. Mart ayında CSW Başkanı Mervyn Thomas, yetkilileri Hürmüz Diril’in bulunmasını sağlamak üzere çabalarını hızlandırmaya ve ayrıca “Türkiye’deki Hristiyan azınlıkların korunması, nefret söylemlerinin, Hristiyanlık karşıtı duyguların ve her türlü dini ayrımcılığın önünün için ek tedbirlerin alınması yönünde” çağrıda bulundu.

İslam’dan ya da Ortodoks Hristiyanlık’tan Hristiyan Protestan gruplara geçiş yaparak dinini değiştiren bazı kişiler, yerel cemaat üyelerinin belirttiğine göre irtibat halinde oldukları kişilerin din değiştirdiklerini keşfetmeleri ardından aileleri içinde, arkadaşları arasında ve işyerlerinde dışlanmayla karşılaştıklarını bildirdi.

15 Ağustos’ta hükümet yanlısı bir haber sitesi A Haber, “Joe Biden kimdir, Yahudi mi?” başlıklı bir makale yayınladı. Haber sitesi bu makaleyi, Biden’ın Aralık 2019’da ülke hakkında yapmış olduğu ve The New York Times’ta yayımlanan röportaja cevaben yayınladı.

An Haber Ajansı adındaki bir haber kaynağı, 18 Haziran’da Arnavutköy Cemevi Başkanı Yüksel Yıldız’ın bir din bilgisi öğretmeninin sarf ettiği nefret söylemleri nedeniyle yaptığı başvuruda savcılığın kovuşturmaya gerek görmediğini bildirdi. Yıldız, Arnavutköy Cumhuriyet Ortaokulundan bir ortaokul öğretmeninin Alevilerin yaptığı yemeğin yenmemesi gerektiğini açıklaması; sonrasında da bir kimse Alevi elinden yemek yemişse bu durumu imama danışması gerektiğini söylemesi üzerine 2018 yılında suç duyurusunda bulundu. Şüpheli, iddia edilen sözleri kendisinin söylediğini kabul etti ve okulla ilişiği kesildi. Ancak savcılık, öğretmenin bu eylemlerinde “kamu güvenliği açısından açık ve yakın bir tehlike ortaya çıkmamış olmasından sebep” kovuşturmaya yer olmadığına karar verdi.

28 Eylül’de bağımsız bir haber sitesi olan Duvar, İstanbul Kumkapı’daki Ermeni Apostolik Patrikhanesi önünde bir grubun araçlarla konvoy oluşturup Azerbaycan bayraklarıyla gösteri düzenlediğini bildirdi. Konvoy, Eylül ayında Ermenistan ile Azerbaycan arasında Dağlık-Karabağ nedeniyle başlayan çatışmalar sonrasında gösteri yaptı.

Ekim ayında kimliği bilinmeyen kişiler, Bursa’daki bir Alevi kuruluşu olan Pir Sultan Abdal Derneği Başkanının evinin kapısına “Ölüm vaktin geldi” şeklinde bir not bıraktılar. Polis, olayla ilgili soruşturma başlattı, yıl sonuna kadar halen devam ediyordu.

Medyada yer alan haberlere göre mezar taşları ve ibadet yerlerine yönelik münferit vandallık eylemleri, Hristiyan mezarlıklarına yönelik artan vandallık vakalarıyla beraber devam etti; 2019 yılında hiç vaka bildirilmemişti. Şubat ayında haber kaynakları, Ankara’daki Ortaköy Hristiyan Mezarlığında bulunan 72 mezar taşından 20’sinin tahrip edildiğini bildirdi. Trabzon’da meydana gelen başka bir olayda Santa Maria Kilisesi mezarlığında bir mezar tahrip edildi. Mayıs ayında, İstanbul’da bir Ermeni kilisesine vandallık girişiminde bulunan bir şahıs güvenlik kameralarına yakalandı. Bir habere göre Haziran ayında kimliği belirsiz kişiler, 1938 yılında hayatını kaybetmiş olan Alevilerin anısına yapılmış olan bir anıtı yaktı. Basında yer alan haberlere göre Mayıs ayında kimliği belirsiz bir kişi Kuzguncuk Surp Krikor Lusavoriç Ermeni Kilisesi’nin kapısındaki haçı söktü. Polisin olayla ilgili soruşturma başlattığı bildirildi.

Bazı haber kaynakları, Yahudileri ilgilendiren komplo teorileri yayınladılar ve COVID-19’un çıkması ve yayılması ile ülkenin içinde bulunduğu ekonomik sıkıntılardan ötürü Yahudileri suçladılar. Avlaremoz (adını Ladino dilinden alıyor ve “konuşalım!” anlamına geliyor) isimli Yahudi cemaatine yönelik bir yayın kuruluşunda yer alan bir makalede, Musevi cemaati mensuplarının pandeminin yayılmasında Musevileri suçlayan komplo teorileriyle ilgili endişelerini dile getirildi. Mart ayında Avlaremoz editörü Nesi Altaras, Jerusalem Post gazetesine şunları söyledi: “Pandemi, Türklerde daha önceden de var olan antisemitizmi ve Yahudiler hakkındaki komplo teorilerini iyice körükledi”.
Yahudi karşıtı söylemler, yıl boyu yazılı basında ve sosyal medyada da devam etti. Hrank Dink Vakfı’nın Aralık 2019’da çıkarttığı nefret söylem projesine göre 2018’deki basılı 899 haberle karşılaştırıldığında 2019 yılında Yahudileri şiddet yanlısı, komplocu ve ülke için tehdit olarak resmeden Yahudi karşıtı 430 haber yer aldı. Vakıf, 2020 yılı için bir rapor çıkarmadı. Yeni Akit gazetesinde yayınlanan bir okur mektubunda İstanbul’da ikamet eden Yahudilerin, sokak köpeklerini Müslümanları ısırması için eğittiği belirtilerek Yahudilere yönelik tarihi kan iftirası suçlamaları yinelendi. Bazı yorumcuları, mektubu gülünç olmakla eleştirirken iktidar partisi olan AKP’den eski Milletvekili Mustafa Yeneroğlu’nun yazının içeriğini “Nazilerin dili” olarak kınaması çok sayıda medya haberinde yer aldı.

18 Mart’ta Ahval gazetesinin haberine göre Yeniden Refah Partisi Genel Başkanı Fatih Erbakan, 6 Mart’ta şu ifadeyi kullandı: “Elimizde kesin bir delil yok ama korona virüsün arkasında Siyonizm olabilir”. COVID-19’un yayılmasından Yahudileri ve İsrail’i sorumlu tutan otobüs yolcularını gösteren bir video da medyada dolaştı.

Kendini muhafazakâr olarak tanımlayan Gerçek Hayat dergisi, 11 Mayıs’ta yayınladığı makalede Türkiye Hahambaşı, Ekümenik Patrik ve Ermeni Apostolik Patrik’ini hükümet tarafından terör örgütü olarak kabul edilen “Fethullah Gülen örgütünün hizmetkarları” olarak bir şema içinde sıraladı. Editörler, aralarında Ekümenik Patrik Bartholomeos, Türkiye Hahambaşı Haleva, eski Ermeni Patrik ve Papa II. John Paul’un da bulunduğu dini azınlık cemaati liderlerinin “Fethullahçı Terör Örgütünün “iş birlikçileri” olduğunu belirtti. Dini liderlerin çoğu bu açıklamaları kınarken bu tür açıklamaların şiddete ve ibadet yerlerine yönelik saygısızlığa yol açabileceği yönünde uyarılarda bulundu.

Eylül ayında hükümet yanlısı günlük gazete Sabah, İsrail, Birleşik Arap Emirleri ve Bahreyn arasında ABD önderliğindeki İbrahim Anlaşmasını eleştiren bir düşünce yazısı yayınladı. Bu makalede, söz konusu anlaşmanın “dünyada kadir-i mutlak devletler tarafından tezgahlandığını” belirten ifadelerin yanı sıra Yahudilik karşıtı pek çok tanımlama yer alıyordu.

Şubat ayında Pew Araştırma Merkezi, İlkbahar 2019 Küresel Tutumlar Anketinde yaptığı görüşmeleri esas alarak 34 ülkede düzenli seçimler, serbest konuşma özgürlüğü ve serbest sivil toplum gibi demokratik ilkelere yönelik tutumlar hakkındaki tespitlerini yayınladı. Araştırma merkezinin tespitlerine göre ankete katılan Türk vatandaşlarının yüzde 82’si din özgürlüğünün “çok önemli” olduğunu düşündüğünü söyledi ve ankete dahil edilen dokuz demokratik ilke arasından önceliği en yüksek olan ilke din özgürlüğü oldu.

IV. Kısım – ABD Hükümeti’nin Mevcut Politikası ve Rolü

Büyükelçi, Büyükelçilik ve konsolosluklarda görevli diğer yetkililer ile ziyaret için gelen diğer ABD’li yetkililer, yıl boyunca Dışişleri Bakanlığı, Diyanet ve VGM de dahil olmak üzere hükümet yetkilileri ile düzenli olarak görüşme yapmaya devam etti. Dini özgürlük, dinler arası hoşgörü ve herhangi bir dini gruba yönelik nefret ve ayrımcı dilin kınanmasının önemini vurguladılar.

ABD’li yetkililer hükümet yetkilileriyle gerçekleştirdikleri özel toplantılarda da dini eğitimi de içeren din özgürlüğü meselelerini pekiştirdiler. Yetkililer, hükümet yetkililerine yerel dini cemaatlerin dile getirdiği dini özgürlük meseleleriyle ilgili özel taleplerine ve dini özgürlerin korunması ve dini özgürlüklere saygı gösterilmesi için iki ülke hükümetinin en iyi nasıl iş birliği yapacağına dair görüşlerine ilişkin cevaplar aradı.

25 Haziran’da Uluslararası Din Özgürlüğü Özel Elçisi, hükümete Ayasofya’nın müze statüsünde kalması yönünde çağrı bulunarak Twitter üzerinden yaptığı paylaşımda “Ayasofya, dünyanın dört bir yanındaki farklı inançlara sahip milyarlarca inanan için muazzam manevi ve kültürel öneme sahiptir. Ayasofya’nın bugünkü statüsünde müze olarak herkesin erişebilirliğinin sürdürülmesi ve @UNESCO Dünya Mirası sit alanı olarak devamı yönünde #Türk hükümetine çağrıda bulunuyoruz” dedi. ABD Dışişleri Bakanlığı 1 Temmuz’da yaptığı basın açıklamasında “Ayasofya’nın statüsünün değiştirilmesi kararından hayal kırıklığına uğradıklarını” ve “…mekâna herkesin hiçbir sıkıntıya uğramadan erişimini sağlama planlarını duymayı merakla beklediklerini” belirtti. 24 Temmuz’da Fener Rum Patrikhanesi Amerika Başpiskoposu Elpidophoros’un Ayasofya’nın müzeden camiye dönüştürülmesi konusunda ABD Başkanı ve Başkan Yardımcısıyla yaptığı toplantının ardından, ABD Başkan Yardımcısı şu tweeti attı: “Amerika, Ayasofya’nın her inançtan kişi için esin ve tevekkül kaynağı olarak erişilebilir kalması çağrısının arkasında Rum Ortodoks Kilisesi ile birlikte kararlılıkla duracaktır”.

Amerikalı üst düzey yetkililer, hükümeti, dini grupların üzerindeki kısıtlamaların kaldırılmasını hedefleyen reformları uygulamaya davet etti ve taşınmazların iadesi ve restorasyonu konusunu ortaya attı. Büyükelçilik personeli de Diyarbakır ve Mardin’de kiliseye ait taşınmazların iadesi hususunda baskı yapmaya devam etti.

Dışişleri Bakanı ve ABD Hükümetinin diğer üst düzey görevlileri, hükümet yetkililerini Heybeliada’daki Rum Ortodoks Ruhban Okulu’nu yeniden açmaya ve tüm dini cemaatlerin ülkede din adamı yetiştirmesine izin vermeye davet etti. 30 Temmuz’da Büyükelçi ve Başkonsolos, yeniden açılması konusuyla ilgilendiklerini göstermek için Ruhban Okulu’nu ziyaret etti. Ocak ayında Uluslararası Dini Özgürlük Özel Elçisi de Ekümenik Patrikhanesi ve Ruhban Okulu’nu ziyaret etti.

24 Haziran’da Uluslararası Dini Özgürlük Özel Elçisi, Sincan’daki Müslüman azınlıkları baskı altında tutmasından ötürü Türkiye’nin Çin Halk Cumhuriyeti’ne yaptığı çağrıyı haklı buldu. Büyükelçilikten üst düzey yetkililer, Çin baskısı altındaki Uygurlara ülkenin desteğinin devam ettiğini görüşmek üzere yıl boyunca Dışişleri Bakanlığı yetkilileriyle bir araya geldi.

ABD Dışişleri Bakanı, Kasım ayında İstanbul’a yaptıkları bir ziyarette aralarında Ekümenik Patrik I. Bartholomeos ve Türkiye’deki Vatikan Büyükelçisi Başpiskopos Paul Russell’ın da bulunduğu dini liderlerle bir araya geldi. Dışişleri Bakanı ayrıca St. George Kilisesi ve Rüstem Paşa Camii’ni de ziyaret etti.

1 ve 3 Aralık günlerinde Uluslararası Dini Özgürlük Özel Elçisi, nefret söylemlerini önlemeye, kutsal alanları korumaya ve kamuoyunun dostluğunu kazanmaya odaklı Semavi İnançlar Girişiminin ikinci toplantısı için İslam, Hristiyanlık ve Yahudilik dinlerini temsil edilen uluslararasınca tanınmış inanç liderleriyle sanal ortamda bir araya geldi. Toplantıya, ülkenin dini topluluklarının temsilcileri de katılım gösterdi.

Ağustos ayında Büyükelçi, Müslümanlara ve Musevilere ait tarihi yerleri ziyaret etmek ve ABD hükümetinin dini özgürlükler konusundaki kararlılığını göstermek için Edirne’ye bir ziyaret gerçekleştirdi.

31 Ocak’ta Büyükelçi, üst düzey hükümet yetkilileriyle ve ülkenin Musevi cemaatinin liderleriyle beraber Holokost Anma Günü dolayısıyla Ankara Üniversitesi’nde gerçekleştirilen törene katıldı.

COVID-19 pandemisi ve pandeni çerçevesinde ülkeye ve elçiliklere getirilen kısıtlamalar dolayısıyla ABD büyükelçiliğinin ve başkonsolosluğun kıdemli yetkilileri, dini cemaatlerle ve ibadet yerlerindeki fiziki temaslarını sınırlandırmış olsa da endişelerini dinleyip ele almak ve dinler arası diyaloğu teşvik etmek amacıyla çok sayıda dini cemaat lideriyle düzenli aralıklarla sanal ortamda ve mümkün mertebe yüz yüze görüştüler. Büyükelçilik ve konsolosluk yetkilileri, ülkedeki diğer inanç temsilcilerinin yanı sıra Rum Ortodoks, Musevi, Ermeni Apostolik Ortodoks Hristiyan, Ermeni Protestan, Ermeni Katolik, Protestan, Alevi, Süryani Ortodoks, Süryani Katolik, Roma Katolik, Keldani ve İsa Mesih’in Son Zaman Azizler Kilisesi mensuplarıyla görüştüler. Büyükelçilik ve Konsolosluklar, ABD’nin dini özgürlüklere ve insan haklarına olan taahhüdünün taşıdığı önemi ortaya koymak ve bu taahhüdün altını çizmek amacıyla belirli günlerde #DiniOzgurluk tabelası altında verilen mesajlarla beraber dini azınlıklara yönelik sosyal içermeye vurgu yapmak üzere Twitter, Facebook ve Instagram’dan istifade ettiler.

https://tr.usembassy.gov/tr/uluslararasi-dini-ozgurlukler-raporu-turkiye-2020/ 

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *