24 Nisan yaklaşırken-2

Mesele Hrant Dink’in belirttiği gibi bu suçun ne şekilde tanımlanacağından çok daha önemlidir. Mesele iki toplum arasındaki yüz yıllık yaraların sarılması ve uzlaşma ikliminin hâkim kılınmasıdır.

Hakan Okçal*

Yazımızın ilk bölümünde Hrant Dink’in Ermeni Tehciri konusundaki sözlerini ve düşüncelerini hatırlatmış, daha sonra, Polonyalı Musevi hukukçu Raphael Lemkin’in çabalarıyla kabul edilen soykırım kavramı ve soykırım suçu, BM Soykırım Sözleşmesi ve Türk Ermeni Uzlaşma Komisyonu’nun (TARC) çalışmaları hakkında özet bilgiler vermiştik.

İNSANLIĞA KARŞI SUÇLAR

BM Soykırım Sözleşmesi şu ana kadar sadece Bosna ve Ruanda katliamları için işletilebildi. Eski Yugoslavya ve Ruanda için kurulan özel ceza mahkemelerinde BM Soykırım Sözleşmesi’nin gereği olarak sadece çok az sayıda gerçek kişi yargılanabildi. Eski Yugoslavya Ceza Mahkemesi (ICTY) Bosna Savaşı’nda öldürülen 200 binden fazla Boşnak için yapılan başvurulardan sadece Srebrenitsa katliamını soykırım kabul ederek Bosnalı Sırp katiller Radovan Karadziç ve Ratko Mladiç’i soykırım suçundan mahkûm etti. Srebrenitsa’da Hollandalı BM barış gücüne sığınan 8 bin 500 civarında sivil Boşnak erkek, Sırp katiller tarafından ormanlık bölgeye götürülerek katledilmiş ve toplu mezarlara gömülmüştü. ICTY yargı sürecinde Srebrenitsa dışındaki suçlar için soykırım niyeti (genocidal intent) konusunda “ciddi ve tartışmasız kanıt” bulunamaması gerekçesiyle bunları soykırım olarak kabul etmedi. Ortada Nazilerin Wannsee kararları gibi somut belgeler olmadan soykırım niyetinin kanıtlanması çok zor. Hukukun mantığı farklı işliyor.

Buna karşılık 2002 yılında kurulan Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (UCM) yetki alanına giren “insanlığa karşı suçlar” için özel niyet şartı aranmamaktadır. UCM Şartına göre toplu öldürme, yok etme, köleleştirme, zorla sürgün ve nakle tabi tutma, toplu işkence, toplu ırza geçme, toplama kamplarında tutma gibi suçlar insanlığa karşı işlenen suçlar kapsamındadır. Soykırım, savaş ve saldırı suçları da, insanlığa karşı suçlarla beraber UCM’nin yetki alanına dahildir. Türkiye’nin, ABD ve İsrail’le beraber UCM’ye üye olmayan pek az ülkeden biri olduğunu hatırlatalım.

TEHCİR KARARI

Kanlı tehcir kararını talep eden, Allahüekber dağlarında ordusunu ölüme yollayan Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili Enver Paşa’dan başkası değildir. Tehcir talimatını Dahiliye Nazırı Talat Paşa vermiş, Teşkilatı Mahsusa ileri geleni Bahattin Şakir uygulamıştır. Dönemin Başbakanı Sait Halim Paşa’nın tehcir kanunun altında imzası vardır. Bunların hepsi savaşın sonunda Türkiye’yi terk etmişler, Enver Paşa haricindekiler Ermeni kurşunlarıyla hayatlarını kaybetmişlerdir. İttihad ve Terakki triumvirasının (üçlü yönetim) diğer üyesi Cemal Paşa da tehcir kararıyla doğrudan ilgisi olmadığı halde Ermeniler tarafından yurtdışında öldürülmüştür.

Talat Paşa’nın 24 Nisan 1915’te Vilayetlere genelge göndererek tehcir için talimat vermesine ve aynı gün İstanbul’da 200’den fazla Ermeni toplum önderinin derdest edilerek Anadolu’ya sürülmesine rağmen, Türk kaynakları tehcirin 27 Mayıs 1915 tarihinde kabul edilen geçici bir kanunla uygulamaya konulduğunu belirtir. Türk kaynaklarına göre tehcir kararının gerekçesi Ermeni çetelerinin Doğu Anadolu’da Rus ordularıyla işbirliği yaparak cephe gerisinde sabotaj faaliyetleri yürütmeleri ve ordunun lojistik destek yollarını kesmeleridir. Bu sebeple doğudaki vilayetlerde yaşayan Ermeni nüfus, Türk kaynaklarına göre Osmanlı toprağı olan Suriye’ye “iskân” edilmek istenmiştir. Türk kaynakları Ermeni sürgününün son bulacağı yerin çölün ortasındaki Deyrizor olduğunu kaydederler.

Halbuki Ermeni nüfus sadece doğu vilayetlerinden değil, batı vilayetlerinden de kitlesel olarak kadın, erkek, yaşlı, çocuk demeden, gerekli güvenlik ve sağlık tedbirleri alınmadan, kitlesel olarak zor coğrafya ve iklim koşullarında, çoğu zaman yürütülerek sürgüne tabi tutulmuştur. İzmitli, Ankaralı, Eskişehirli, Trabzonlu, vb. sivil Ermenilerin Doğu Anadolu’da vuku bulduğu iddia edilen askeri sabotaj olaylarıyla ne ilgisi olduğu hâlâ açıklama beklemektedir. Tehcire tabi tutulan Ermenilerin çoğu yollarda bitkinlik ve hastalıklardan ölmüş, topluca öldürülmüş, eşkıyaların saldırısına uğramış, kadınlar cinsel istismara uğramış, çocuklar ailelerinden koparılmış, soyulmuş, paraları altınları ellerinden alınmıştır. Suriye’ye ulaşan Ermeniler aç sefil ortada kalmıştır. Ermenilerin geride bıraktıkları mallar ise talan ve müsadere edilmiştir. Tehcir sonrası Anadolu’nun 1,5-2 milyonluk müreffeh Ermeni toplumundan geride ancak çoğu İstanbul’da olmak üzere 100 bin civarında bir Ermeni nüfus kalmıştır. Ermeni kaynakları ölenlerin toplam sayısını 1,5 milyon, Türk kaynakları ise genelde 300 bin olarak verir. Gerçek sayı muhtemelen bu ikisinin arasındadır. Bu olaylar dönemin tanığı birçok ailede bilindiği halde, ileriki nesillere aktarılmayarak üzeri örtülmüştür. Bugünkü gözle bakıldığında Ermenilerin Anadolu’dan ölüm yürüyüşlerine maruz tutularak sürülmeleri, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin şartında belirtilen bir insanlık suçudur. Anadolu’da etnik temizlik yapıldığı kuşkusuzdur. Bu suçun açık açık kabullenilmesi gerekir. Suçlular İttihad ve Terakki’nin liderleri ve tehcir kararını uygulayanlardır. Bu suç halka veya Cumhuriyetin kurucu kadrolarına mal edilemez. Bu arada, tehcire tabi tutulan Ermenileri korurken öldürülen Lice Kaymakamı Hüseyin Nesimi Bey ve zulme kararlı şekilde karşı çıkan Halide Edip gibi onurlu, vicdan sahibi binlerce Türkü ve Kürdü de analım.

Mesele Hrant Dink’in belirttiği gibi, bu suçun ne şekilde tanımlanacağından çok daha önemlidir. Mesele iki toplum arasındaki yüz yıllık yaraların sarılması ve uzlaşma ikliminin nihayet hâkim kılınmasıdır. 1915 olaylarının tehcir olarak tanımlanması ortada ağır bir insanlık suçu bulunduğu gerçeğini değiştirmez. “Tehcir” esasen, etnik temizlik ve insanlık suçu anlamı taşıyan kötü şöhretli bir kavram olarak literatürdeki yerini almıştır.

ERMENİLER ‘MİLLET-İ SADIKA’YDI

Buna karşılık tehcir, Almanya ve Avusturya’daki Yahudi nefretine benzer şekilde, Osmanlı toplumu içinde öteden beri var olmuş Ermeni düşmanlığının savaş şartlarından şiddete dönüşmesi olarak da açıklanamaz. Zira böyle bir nefret veya düşmanlık Osmanlı toplumunda var olmamıştır. Aksine, Ermeniler yüzyıllarca Osmanlılar tarafından “Millet-i Sadıka” olarak ayrıcalıklı muamele görmüşlerdir.

Tehciri, Anadolu topraklarının da Balkanlar gibi kaybedileceği endişesine kapılan, çoğu Balkan kökenli İttihad ve Terakki yöneticilerinin panik içinde aldığı akıl dışı, zalim ve kanlı bir karar olarak açıklanmak daha doğru olur. Savaşın başında uğranan Sarıkamış bozgunun (Aralık 1914-Ocak 1915) Doğu Anadolu’da bir Ermeni devletinin kurulmasını destekleyen Rusya’nın bu bölgeyi işgaline açık hale getirmesi, bazı Anadolu Ermenilerinin Şebinkarahisarlı Taşnak militan Andranik Ozanyan ve Erzurum milletvekili Karekin Pastırmacıyan’ın önderliğinde Ermeni gönüllü birlikleri kurarak (1914 sonları) Kafkasya’daki Rus ordusuna katılmaları ve Van’da ayaklanan Ermenilerin şehri Rus ordusuna teslim etmeleri (Nisan-Mayıs 1915), tehcir kararının alınmasında (Nisan-Mayıs 1915) etkili olmuştur. Bunlardan Andranik Ozanyan Balkan Savaşlarında Bulgar Ordularına çete desteği vermiştir. Bugün hâlâ Bulgaristan’da heykelleri dikilmektedir. Ancak Balkan Savaşlarında sivil halkı tehcir etmek kimsenin aklına gelmemiştir. Talat Paşa’nın tehcir talimatını verdiği günlerde Çanakkale Savaşı’nda Mustafa Kemal’in yıldızlaştığı Anzak çıkarmasına karşı süngü savaşlarının (25 Nisan 1915) yapıldığını da hatırlamakta fayda var.

MUKATELE DEĞİL SİVİL HALKIN KIRIMI

Türk kaynaklarının iddia ettiği gibi Anadolu’da Türklerle (ve Kürtlerle) Ermeniler arasında mukatele olarak adlandırılabilecek karşılıklı öldürme olaylarının varlığına dair yeterli kanıt bulunmamaktadır. Bir mukateleden söz edilecekse bu ancak Van isyanı sırasında bölgesel olarak gerçekleşmiştir. Buna karşılık iki taraf da silahsız sivil nüfusa kırım uygulamıştır. Anadolu’nun sivil Ermenileri tehcir sırasında öldürülürken, Doğu Anadolu’daki Türk ve Kürt sivil nüfus da, Rus ordusunun önünde ilerleyen Ermeni gönüllü birlikleri tarafından intikam amacıyla kılıçtan geçirilmiştir. Türk kaynaklar Ermeni gönüllü birlikleri tarafından katledilen sivil nüfusun 2-2,5 milyon civarında olduğunu belirtirler. Türk hafızasına “Ermeni mezalimi” olarak yerleşen bu katliamlar da insanlığa karşı suçlar veya savaş suçları kapsamına girer.

Ermeni terör gruplarının 1980’lerde 30’un üzerinde masum meslektaşımı pusu kurarak öldürmeleri Türk toplumu içindeki olumsuz duyguları kamçılamış, meselenin açıkça tartışılmasını zorlaştırmıştır. Ermeni tarafı da bu konularla samimi bir şekilde yüzleşmelidir.

ÇÖZÜM TOPLUMLARIN ÖZGÜR İRADELERİYLE GÖRÜŞMELERİNDEN GEÇER

Bu konularda önyargıların yıkılması ve uzlaşmanın sağlanmasının yolu daha önceki yazılarımızda da belirttiğimiz üzere toplumların kendi özgür iradeleriyle yapacakları görüşmelerden geçer. Bunlar atanmış tarihçilerin, atanmış resmi görevlilerin, yabancı parlamentoların ve yabancı ülkelerin siyasi makam sahiplerinin karar verebileceği konular değildir. Karar toplumların kendilerine aittir.

Türk ve Ermeni toplumları arasında görüşme ve diyalog ikliminin oluşması için sınır kapılarının açılması, doğrudan temaslara imkân tanınması ve iki devlet arasında diplomatik ilişkilerin kurulması ilk adım teşkil edecektir. Dağlık Karabağ işgalinin sona ermesi sınır kapılarının açılması için gereken şartı yerine getirdi. Sınır kapılarının kapalı tutulmasının önünde artık siyasetçilerin sığınabileceği herhangi bir gerekçe kalmadı. Diplomatik ilişkilerin kurulması için haziran ayında yapılacak seçimlerden yetki almış yeni bir Ermenistan liderliğine ihtiyaç olacak. Sözkonusu seçimlerden sonra diplomatik ilişkilerin tesisi için Türkiye’nin ve Ermenistan’ın gereken insiyatifi alabilecek cesaret ve iradeye sahip olup olmadığını hep beraber göreceğiz.

Sınır kapıları açıldıktan sonra doğrudan temasların ve karşılıklı ticaretin başlaması iki toplum arasındaki diyalog ve uzlaşma ikliminin meyve vermesi bakımından önemli katkılarda bulunacaktır. Diyalog ve uzlaşma ortamının desteklenmesi için Ermenistan ve diaspora Ermenilerinin Türkiye’deki ata yurtlarını ziyaret etmeleri ve Türkiye ve Ermenistan arasında karşılıklı turistik ziyaretlere imkân tanınması, Ermeni kültürel varlığının daha yoğun şekilde restore edilmesi, Türkiye’de çalışan Ermenilere yasal izin verilmesi ve Zürih protokollerinde öngörülen sivil toplum temaslarının karşılıklı olarak teşvik edilmesi gerekmektedir. Bunları yazarken hatırıma hep 2000’li yılların başında Van’da ABD’li bir Ermeni çift tarafından açılan “Vartan Oteli” olayı geliyor. Vartan Oteli sahipleri uğradıkları tehdit ve tacizler nedeniyle işletmelerini kısa süre içinde kapatıp Türkiye’yi terk etmek zorunda kalmışlardı. Otelin binası da geçenlerde yıkılmış. Oysa bu tip yatırımların ayakta kalabilmesi, hoşgörü ve uzlaşma iklimine önemli katkılar sağlayacaktır. Yerel yönetimlere bu alanda daha fazla sorumluluk düşüyor.

Ancak son tahlilde, her iki tarafta da toplumlarına önderlik yapacak vizyon sahibi siyasi şahsiyetlere ihtiyaç var. Türkiye’nin kendi Willy Brandt’larını çıkarabilecek insan zenginliğine sahip olduğuna inanmak istiyorum. Lice Kaymakamı Nesimi Bey gibi cesur ve onurlu insanların varlığı bana bu konuda umut veriyor.

Anadolu devriminin en önemli kilometre taşlarından biri olan 23 Nisan’ı kutlarken, Ermeni dostlarımızın 24 Nisan “Medz Yeghern” gününde acılarını en içten duygularla paylaşıyorum.

*Emekli Büyükelçi


Gazete Duvar

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *