Senede ‘bir’ gün

Ahtamar’da 1095 yıllık Surp Khaç Kilisesi’nin taş duvarlarına sürülen avuç ve yüzler, çıkarılan ıstavrozlar o 95 yıllık hasret ve kavuşmuşluktan çok daha fazlasını ifade ediyordu. Bir asırlık yaraya sürülen bir parça merhemin, atalardan alınan o emanet bedenlerdeki hissedişi anlatmak çok zor.

19 Eylül 2010’ da Ahtamar’da yaşananlar geri dönülmez bir sağaltıcı sürecin başlangıcı gibi. Sürece emeği geçen her bir kişinin tarihe geçecek çabalarının hiç  küçümsenmemesi gerektiğini düşünenlerdenim. Özellikle hastalığı günden güne ağırlaşan Patrik Mutafyan’ın 2004 yılında başlattığı o ilk adımların.
Bu kadim şehirde bulunma halinin kendisi kişiyi istemi dışında geçmiş yüzyıl başına oradan  da binlerce yıl öncesi yaşamlara savurmaya yetiyor. Sanki bir zaman tüneli gibi. Sizi o tünelden çıkarıp getiren ise martı sesleri oluyor… Herkes gibi ben de çok yoğun anılarla döndüm. Üç gün boyunca tanık olduğum fotoğraflardan bazılarını çok kısa aktarmak isterim.
İlk gün şehrin en işlek caddesi Cumhuriyet Caddesi’nin kaldırımında yürürken, küçük Mehmet ve arkadaşlarının önlerine koydukları tartıları ile yoldan gelip geçenlerden meraklısının ağırlığını ölçerek aile bütçelerine katkı sağladıklarına tanık olmak Türkiye yoksulluk panoramasında çok yeni bir şey olmayabilir. İçlerinden Mehmet’in  bana doğru “ağabey 85 kilo gelmezsen para yok ha..”  çağrısı kilolarıma olan aşırı güvenim nedeniyle beni tartısının üzerine çıkarmaya yetti.  Tartıldıktan sonra Mehmet ve arkadaşlarına az geride Kürtçe caddeye asılmış olan pankartta ne yazdığını sordum. Gidip okuyanlardan birisi anlayamamış, diğeri ve içlerinden en küçüğü olan belki daha yeni ilkokul çağına gelmiş olanı hararetle koşarak gelip, “ağğbey orda ne yazir bilirsin?
Hani 2 gün önce Hakkari’de mayın patladı, insanlar öldü yaaÖ Onun için miting, yürüyüş yapilacağini yazir..”.  İçinde Ermeni geçen pankartın bunu dillendirmediği çok açıktı. Burada vahim olan  yoksulluk tablosuna eklemlenmiş olan savaşın ölüm yüzünün küçük çocukların hayal dünyalarını çoktan işgal etmiş olmasıdır. 

Pankartlar…
Daha sonra tahmin edileceği üzere Van Belediye Başkanlığı kentin değişik caddelerine Kürtçe,Türkçe ve Ermenice yazılı pankartlarla “Sayın Ermeni konuklar hoşgörü kenti Van’a hoş geldiniz”  ile karşılamaktaymış. Belediye yetkililerinin iyi niyet dilekleri ile çabalarından hiç kuşkum olmamasına rağmen, pankartta kullanılan kelimelere takılmadan da edemiyorum. Çünkü binlerce yıl o şehirde yaşamış, krallıklar kurmuş kadim bir halkın 1915 soykırımdan hayatta kalmayı başaranların torunlarını birer “konuk”  olarak karşılanması ile geçen o bir asır boyunca, tüm bu yapıp etmeleri“hoşgörünün taşırılması ” olarak niteleye gelmiş siyasi  kültürün lügatından kelimeler aşırmak, benzer şeyleri yaşayan mağdur Kürt halkının siyasi temsilcilerine uygun düşmemiş.
İkinci gün Ahtamar’a yolculuk var. Bilineceği üzere Van, okyanuslarla bağlantısı olan, o genel kabul gören denizlerden 1650 mt. yükseklikte  kendi adıyla anılan bir deniz kenarında kurulmuş şehirdir. Van ve denizinin dört bir yanı da sönmüş volkanik dağlarla çevrilidir.
Kent merkezinden Ahtamar Adası’na gitmek için araçla Van Denizi sahil yolunu takip etmek ve teknelerin kalktığı iskeleye ulaşmak için yaklaşık yarım saat süren yolculukla  sahil kenarında bulunan Edremit ilçesinden geçmek gerekiyor. Haliyle birkaç bin Ermeni “konuk” ile Van ve çevre illerden gelenler bu güzergahı takip ederek Ahtamar’a ulaştı. Bu güzergahda dikkatlerden kaçırılması istenmeyen bir husus özellikle kendini göstermeye çabalıyordu. Jandarma İl Komutanlığı’nın Edremit ilçesinde bulunan yazlık kamp çevresi büyük bayraklarla donatılarak tüm “konukların” dikkatine sunulmuştu.  19 Eylül gününün gün olarak hiçbir resmi güne denk gelmemesine rağmen bu sıra dışı bayrak gösterisinin mahiyeti çok açık değil midir? Bu yapılanın kentin idari amiri Valiliğin bilgisi dışında gerçekleştiği  kuvvetle muhtemeldir.    
Gökçeada örneği
Benzer karşılamanın biraz daha abartılmışına 8 yıl önce 15 Ağustos günü Gökçeada’da kutlanan Meryem Ana şenliklerinde tanık olmuştum. 15 Ağustos’tan bir gün önce ve bir gün sonrasına gelen günler boyunca ada çevresi askeri savaş gemileri ile sanki  kuşatılmıştı.15 Ağustos’ta ise şenliklerin yapıldığı, bir hayalet köye döndürülmüş, 1950 hanesi ile bir zamanlar Türkiye’nin en büyük köyü olan Dereköy üzerinden askeri jetler alçaktan uçarak adeta şenlikleri provake etmişlerdi.
Ahtamar’da saat 11.00 yaklaşırken 1095 yıllık Surp Khaç Kilisesi’nin taş duvarlarına sürülen avuç ve yüzler, çıkarılan ıstavrozlar o 95 yıllık hasret ve kavuşmuşluktan çok daha fazlasını ifade ediyordu. Kayıttan da olsa tam saatinde çalan çanın sesinin kalplerde ve tüm bedendeki hissedilişini buğulu gözler ve o gözlerde akan gözyaşları fazlasıyla anlatıyordu. Bir asırlık yaraya sürülen bir parça merhemin, atalardan alınan o emanet bedenlerdeki hissedişi anlatmak çok zor.
Varak Surp Khaç Manastırı
Van’daki son günü yapım tarihi Ahtamar’daki Surp Khaç Kilisesinden daha önceki asırlara dayanan Yedi Kiliselere gidebilmek için taksi şöforü Selahattin Bey’le yola çıktık. Kentin Karşıyaka Mahallesi’nden Erek Dağı yamaçlarına doğru kıvrılarak tırmanan yolu takip ederek ulaştığımız Yukarı Bakraçlı ya da diğer adı  ileYedi Kilise Köyü adeta kendine dağ yamacında ağaçlardan bir taht kurmuş gibiydi. İlk karşılaştığınız manzara geçmişi 8.yüzyıla kadar uzanan Varak Surp Khaç Manastırının yok olmakla yüz yüze kaldığını görmek oluyor. Adından da anlaşılacağı üzere 7 kiliseden oluşan manastırın büyük bölümü harabeye dönmüş durumdadır. Önemli din insanlarının yetiştiği bu manastırda aynı zamanda dönemin Patriki Mıgırdıç Hrimyan tarafından 1858 yılında kurdurulan matbaa ile Van Kartalı Gazetesi’nin
basımı burada yapılmış. Manastırı oluşturan en eski kiliselerden  St.Sophia Kilisesi’nden günümüze  sadece apsisi kalmış. Manastırın kuzey duvarına bitişik olarak inşa edilmiş St.John Kilisesi’nin ise büyük bölümü yıkık halde. Manastırın harabe halinden kurtarılarak yeniden restorasyonu için ilgili kurumların köy sakinlerinden daha fazla olanaklara sahip olduğuna dair kimsenin şüphesi yok. Özellikle de devletin. Hata devletin, bir zamanlar köyün imamlığını yapmış babasından kendisine bırakılan vasiyet gereği köyü terk etmeyerek, kendi imkanları ile kiliseyi korumaya çabalayan Hüseyin Çoban’dan daha fazla imkanlara sahip olduğundan yine aynı şekilde  hemen hemen hiç kimsenin şüphesi yok. Yeter ki niyet olsun…

Erdal Doğan: Avukat

04/10/2010

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetay&ArticleID=1022012&Date=04.10.2010&CategoryID=99