‘Torunlar’ın tanıklığında Ahtamar

 Babası bir gün götürülüyor ‘babaanne’nin. O daha dört yaşında. Sivas’ta köydeler. Kardeşleri ve annesiyle kalıyor. Fakat annesi tehlikeyi görüyor ve bir sabah erkenden ailece yola çıkıyorlar. Bir dağı tırmanırlarken annesi, bizim babaanneyi daha fazla taşıyamayacağını anlıyor ve onu bir ağacın dibine bırakıyor. Yanına da çamaşır, yiyecek ve giysi koyuyor. Kızın bırakıldığı o ağaç, bilinen bir yer. Etrafta hayvanlar otluyor. Annesi, böylelikle çocuğunun öldürülmekten korunacağını düşünüyor. Yavrusunu bu tehlikeli yolculuktan korumak için ondan vazgeçmeyi göze almış annenin terk ettiği çocuk. Ağaç altında… Öylece… Uzayan sonsuzluğu bekliyor. Kaderini. Yanında çamaşırları… 

Beş yıl sonra köye dönüyor anne. Kızının bir çoban tarafından ölmek üzereyken bulunduğunu, falan köyde çocukları olmayan bir aileye verildiğini öğreniyor. Gerçekten de ‘babaanne’ orada çok iyi yetiştirilmiş, bakılmış. Annesi gelip buluyor onu. “Ben senin annenim” diyor. Anlatıyor olanları. Fakat kız, “sen benim annem değilsin” diyor. Tabii bu arada o yaşlarda etrafında söylenilenlerden de etkileniyor mutlaka: 

“Ermeniler gâvurdur, seni alıp götürebilirler, öldürebilirler…” Sonuçta annesiyle gitmiyor. Ve anne gözyaşları içinde köyü terk ediyor…:  İşte o babaannenin torunu, bugün bu hikâyeyi kayda geçiriyor. Kalanların, bölünmüşlerin, dağılmışların hikâyesini.

Suskunlukların dili kelimelere bürünüyor. Mahcubiyetin sessiz dili, paylaşıldıkça çözülüyor, çözülüyor… 

Torunlar adlı, bugüne dek yazılarımda birkaç kez alıntı yaptığım o eşsiz tanıklıklar kitabında. (Ayşe Gül Altınay, Fethiye Çetin. Metis Yayınları.) 

Ahtamar Surp Haç Kilisesi’ndeki ayin için Van’a yurtdışından ve Ermenistan’dan Ermeniler geldiğinde ve Vanlıların evine yerleştiğinde… Birkaç ay önce Erivan’da yaptığım konuşmaları hatırladım. Uçakta, sokakta, müzede, mağazada, kafede konuştuğum herkese Ahtamar Surp Haç Kilisesi’nde gerçekleşecek tek günlük buluşmadan bahsediyordum. 

İçe kapalı, ürkek bakışlarıyla “göreceğiz” diyorlardı. Mesafeli ve korumacı bir zırh kuşatıyordu sözcüklerini. Kendi kiliselerinde, kendilerine tanınan tek günlük izin… Züğürt tesellisi gibiydi kuşkusuz. Van’a gidemedim ama bazı şeyleri yine de gördüm. Paylaşmak, kayda geçirebilmek için… 

Hep ıssız, panoramik görüntüsüyle hafızamıza kazınan bu kilisenin insanlarla dolup taşması içimi ısıttı öncelikle. İnsansız mabet olur mu? Kartpostalda olur ancak. Hayatta değil! Müze olarak vücuda getirilmiş bir yer elbette müze olarak canlıdır. Ama varoluş hakikati mabet ise, o ancak orada ibadet edenler olduğunda canlanacaktır… Diasporadan bazılarının itirazı vardı: “Bir müzede yapılacak ayine safça gidecek Ermeniler, tarihî kiliseye el konmasını meşrulaştıracak ve Türk siyasal şovunun reklamını yapacaklardır!” İran’dan gelen Vahik Ratevostan adlı Ermeni’nin şu cümlesi bu yüzden işitilmeli: “Çok iyi anladık ki buradaki insanlar bize düşman değil!” 

Değişirken birbirimizi dönüştüreceğiz birlikte. Çünkü bu ilk adımı bence safça attık. Safça geldi Ermeniler ayine. Kürtler, Müslümanlar, Türkler izlemeye… Safça! 

Siyasal şovun’ sivri sözcüklerini kesen kalbin sesi olmalı. Kimsenin adı diaspora, gâvur, hain döl vesaire olmamalı artık. Evet, Haç’ın yerinde olmaması çok yazık. Başka sorunlar da var. Ama ilk adım olmadan göremezdik ki haksız yere yerlerinden yurtlarından koparılmış, sürülmüş insanların torunlarını, çocuklarını burada (kendi evlerinde) ağırlamak için ellerinden gelen gayreti gösteren Vanlıları… 

Kendilerinin Kürt olduğunu ama ailelerinde Ermeni akrabaları olduğunu belki ilk kez, bunca kuşak sonra, saklamadan, düşmanlık yapmadan, gururla, iyi niyetle ifade ettiler. Kayda geçmeli. 

Onların aşırı nezaket ve ilgisinin, olağanüstü gayretinin bir çeşit pişmanlık ve gözyaşı olduğunu da göremezdik. Bir başka dilde özürdü bu belki. Başka bir vesileyle devamı da gelebilirdi. (Özrü kabul edeceklerin de sınavı var ve çok yıpratıcı.) 

Erivan’daki ‘Soykırım Müzesi’nde Van’ın tehcirden önceki ve sonraki görüntülerinin önünde dakikalarca dikilmiştim. Cansız bir şehre dönüşmüştü neredeyse. Yaralı bilinci, delik deşik olmuş anılarıyla… Donup kalmıştı. Eksilmiş, çökmüş, varoluş hakikatini yitirmişti. 

Ahtamar’la bir günlüğüne kalkan sınır, hayatın diğer alanlarında da kalktıkça, geçmişlerine, köklerine, evlerine geri dönebilecek mağdurlar. Ve ancak o zaman gerçek anlamda yas tutmaya başlayacaklar. Kovulanların yeni bir geleceği inşa etmesi kalanlarla birlikte mümkün ancak. 

“Dedemler çocuklarını öyle bir yetiştirmişler ki, ne Kürt’türler, ne Türk’türler, ne Ermeni’dirler. Yani bir yere kendilerini hiçbir zaman bağlı hissetmediler.” Böyle diyordu kitapta bir başka torun. 

Birlikte dua ederek başlayalım o zaman. Duaların dili bağlayacaktır en görünmez ipliklerle bizi birbirimize! 

Kaynak: taraf.com.tr
Yer: Türkiye
Tarih: 24.9.2010

Leyla İpekçi  /lipekci@yahoo.com/